HALKIN SEÇMEDİĞİ YARGI ÜYELERİ KARARLARINA "TÜRK MİLLETİ ADINA" YAZMAMALI

TÜM KRİTİK YARGI ÜYELERİNİ 3-5 YIL GİBİ SÜRELER İÇİN HALK SEÇMELİ - ÖMÜR BOYU HESAP VERMEKSİZİN SALTANATA SON VERİLMELİ - HALKIN SEÇMEDİĞİ YARGI ÜYELERİ KARARLARINA "TÜRK MİLLETİ ADINA" YAZMAMALI - HAKKA HUKUKA ALDIRMAYAN , REFERANDUM YAPILSA HALKIN %90'ININ KARŞI ÇIKACAĞI YIĞINLA KARAR VAR , PEK ÇOĞU DOĞRUDAN TÜM ÜLKENİN KADERİNİ ETKİLEYEN , MİLYONLARCA KİŞİYİ MAĞDUR EDEN. HERŞEYİN BAŞI : İNSAN HAKLARI - ŞİMDİ VE HER ZAMAN !!.....

Saturday, February 27, 2010

Ahmet Altan (Taraf) - Ordu, yüksek yargı ve bürokrasi- “devlet” kabul edilmiş- onlara çok geniş bir “suç özgürlüğü” alanı açılmış

---------------------------------------------


http://taraf.com.tr/makale/10245.htm


Röntgen...


Ahmet Altan - 26.02.2010


Şu son yaşananlar, bu ülkeyle ilgili çok temel gerçekleri bu halka gösterdi.

“Görmemiş gibi yapanlar” da gördü aslında ama bir kısmı gerçeği kabullenmekte zorlanıyor, bir kısmı da eski oyunu hâlâ devam ettirebileceğini sanıyor.

Ama önemli olan onlar ya da tepkileri değil.

Önemli olan, gerçeğin çok çıplak bir şekilde röntgeninin çekilip halkın önüne konması.

Bugüne dek bütün uğraşları bu röntgeni çektirmemek, gerçekleri göstermemekti.

Çünkü bu röntgen bir kere çekildikten, bu cumhuriyetin yapısındaki çarpıklıklar açığa çıktıktan sonra halkı kandırmak o kadar da uzun sürmez.

Biz ne gördük bu son olaylarla?

Bir kere bu ülkenin hukuk sisteminin tamamen “ayrımcı” bir anlayışla ve “haksızlığa” dayanan bir zihniyetle oluşturulduğunu gördük.

Hukuk, devleti ve halkı ikiye ayırmış.

Ordu, yüksek yargı ve bürokrasi “devlet” kabul edilmiş, hukuk sisteminin içine yerleştirilen maddelerle bunlar “hukukun dokunamayacağı” bir koruma altına alınmış, onlara çok geniş bir “suç özgürlüğü” alanı açılmış.

Halktan birisinin yapması halinde “suç” kabul edilenler, “devleti oluşturanlar” tarafından yapıldığında “suç” kabul edilmiyor.

“Suç” kabul edilse bile bu insanlar “yargılanamıyor”, yargının dışında tutuluyor.

Ordu ve yüksek yargı istediklerinde “hukuk sistemi” üzerinde büyük bir baskı kurabiliyorlar ve bunun hesabını vermiyorlar.

Hatta bu “ayrıcalıklı” alanın, emeklileri kapsamasını da istiyorlar.

Geçen gün ordunun bütün orgeneralleri ve oramiralleri toplanıp “yargıya doğrudan” müdahale sayılabilecek bir açıklama yaptılar.

İstedikleri neydi?

Balyoz darbe planı nedeniyle hukuk önünde hesap vermesi gereken eski kuvvet komutanlarıyla generallere dokunulmamasıydı istedikleri.

“Böyle bir plan yoktur, uydurmadır, iftiradır, bu komutanlara dokunulması haksızlıktır” mı diyorlardı?

Hayır.

Balyoz planının varlığını reddeden bir tek söz söylemiyorlardı.

Çünkü onlar da bu planların gerçek olduğunu ve bu planı yok saymaya kalkmanın ileride kendi başlarını da derde sokabileceğini biliyorlardı.

Peki, ne diyorlardı?

“Böyle bir plan olsa bile o paşalara dokunmayın, biz çok kızarız.”

Korkutmaya çalışıyorlardı.

Bu arada biz, “emekli kuvvet komutanlarının” ifadelerinin “normal” savcılar tarafından alınamayacağını da öğreniyorduk.

Yasalara öyle bir madde eklemişler.

Peki, niye böyle bir ayrıcalıkları var?

Neden beyin cerrahlarına tanınmayan bir ayrıcalık kuvvet komutanlarına tanınıyor?

Neden fırıncıları bir karakol polisi bile sorgulayabilirken bir paşayı sorgulamak o kadar zor oluyor?

Ya da neden başsavcılar ayrı bir sorgulama sürecine tâbi?

Bu ayırımcılık zaten bu toplumu “efendiler” ve “köleleri” olarak ikiye ayırıyor.

Bu ayırımcılığın en büyük destekçisi de medya.

Doğrusu ya ben medyanın bu kadar “paşacı” olduğunu tahmin etmiyordum, biraz daha utanma duygusuna sahip olabileceklerini sanıyordum, ortada Balyoz planı gibi bir plan dururken, camilerin bombalanmasından söz edilirken, “ama efendim teşebbüs hali suç sayılmaz” diyebileceklerine, “darbe hazırlayanların” yargı önüne çıkmasını “büyük zulüm” diye niteleyebileceklerine ihtimal vermiyordum.

Medyanın bir bölümü peçesini attı ve CHP ile birlikte “darbe savunuculuğuna” geçti.

Halkın değil darbecilerin yanında yer aldı.

Röntgen elimizde şimdi.

Ordudaki, yüksek yargıdaki, medyadaki çarpılmaları açıkça görebiliyoruz.

Bu “cumhuriyetin” nasıl bir “azınlık tahakkümü” üzerine bina edildiğini, halkı hiç umursamadığını artık her olayla biraz daha net bir biçimde anlayabiliyoruz.

En önemli gelişme budur.

Generallerin, yüksek yargının, medyanın çırpınmaları, bu gerçeğin halkın zihnine daha keskin bir şekilde yerleşmesine yol açıyor.

Son olaylar, sisteme “teşhis” konmasını sağladı.

Tedavisi de halk tarafından elbette yapılacak.

Böyle hasta hasta sürünmeye devam edecek değiliz ya.

---------------------------------------------

ZZ_Haber - Sadullah Ergin (Adalet bakanı) - Hukuka müdahalede bulunan bir yargı- demokrasi için ciddi tehlike

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=955789


Hukuka müdahalede bulunan bir yargı demokrasi için ciddi tehlike


Stratejik Düşünce Enstitüsü tarafından düzenlenen 'Demokratikleşme Sürecinde Hukukun Üstünlüğü ve Yargı' konulu konferansın açılışında konuşan Adalet Bakanı Sadullah Ergin, yargının tarafsızlığıyla ilgili önemli mesajlar verdi.

Ergin,
"Tarafsız olmak yerine, sınırsız bir iktidar sahibi olarak aktif, şekillendirici ve yönetime hukuk üstü müdahalelerde bulunan bağımsız bir yargı, bağımlı bir yargıdan daha kötü sonuçlar doğurabilir.''
dedi. Yargı reformu stratejisinde herkesin görüşüne önem verdiklerini ifade eden Ergin, yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığının hukuk üstünlüğüne dayalı devletle eşanlamlı olduğunu vurguladı. Hiç kimsenin etkisi altında kalınmaması gerektiğini ve bağımsızlığın bir kast ayrıcalığı olmadığını belirten Ergin, son günlerde sıkça gündeme gelen yargı reformunun bir an önce hayata geçirilmesi gerektiğine değindi.

Yargı reformunun Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nda (HSYK) bakan ve müsteşarın olup olmamasına indirgenmesini eleştiren Ergin, çok kapsamlı, objektif, tarafsız, şeffaf olması için yeniden yapılandırma yapmak istediklerini kaydetti. Cumhurbaşkanı ve Parlamento'nun hâkimler sınıfından seçim yapmayacağını anlatan Adalet Bakanı, etkili bir şekilde yargı organlarının HSYK'da temsil edilmesini istediklerine işaret etti. Sadullah Ergin, hukuka uymanın yalnızca vatandaşlar için değil, devlet için de bir zorunluluk olduğunu vurgulayarak, "Bunun anlamı ise vatandaşların tek taraflı olarak devlete boyun eğmekle yükümlü tebaa konumunda olmadıklarıdır. Demokrasinin bir anlamı da zaten budur.'' diye konuştu. Bakan Ergin, hukukun üstünlüğüne dayalı ve kuvvetler ayrılığı sistemini benimseyen devletlerin amacının, 'evrensel ilkeler ışığında oluşturulan hukuk kurallarına vatandaşların ve devlet kurumlarının uymasını sağlamak olduğunu' ifade ederek, "Böyle bir sistemde hukuk kurallarının uygulanmasında herhangi bir kişi ya da kuruma ayrıcalık tanınamayacak, kurallar hukukun üstünlüğüne göre yorumlanacaktır. Hepsinden önemlisi hukukun üstünlüğü, hukukçunun üstünlüğü anlamına gelmemektedir. Üstün hukuk kuralları herkes için bağlayıcıdır.'' dedi.

OSMAN CAN: Yargı sistemi, referansını özgürlüklerden değil, ideolojiden alıyor

Toplantıda konuşan Demokrat Yargı Genel Başkanı Osman Can ise yargıda, 1960 darbesiyle, tek parti tüzüğüyle yeni bir sistem inşa edildiğini söyledi. Adalet Bakanlığı ve HSYK üzerinden yapılacak kurumsal reformlar olduğunu vurgulayan Can, yargının kendi içerisinde adeta bir emir-komuta ilişkisi olduğunu belirtti. Modernliği en çok dile getirenlerin demokratikleşmeye en çok karşı çıktığını dile getiren Can, 1961 Anayasası'nda 63 tane temel hak ve özgürlüklerle ilgili madde bulunduğunu ancak hayata hiçbir zaman geçirilmediğini ifade etti. Temel sorunun sistem olduğunu vurgulayan Can, yargı sisteminin referansını özgürlüklerden değil başka yerlerden aldığını ileri sürdü. Yargının ideolojiden referans aldığını ve bunun değişmesi gerektiğini anlatan Can, toplum-yargı ilişkisinin yeniden kurulması gerektiğini anlattı.

ZAMAN

EMRULLAH BAYRAK ANKARA

26 Şubat 2010, Cuma

---------------------------------------------

ZZ_Haber - İlhan Cihaner için toplanan barolara ihsas-ı rey uyarısı

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=956466&title=cihaner-icin-toplanan-barolara-ihsasi-rey-uyarisi


Cihaner için toplanan barolara ihsas-ı rey uyarısı


Tutuklu Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'e destek vermek amacıyla Bursa'da toplanan baro başkanları ayrılığa düştü.

Uludağ'da iki gün süren bir toplantı yapan 14 ilin baro başkanı, hazırladıkları sonuç bildirgesini düzenledikleri basın toplantısıyla kamuoyuna açıkladı. Ancak sonuç bildirgesine Afyonkarahisar Baro Başkanı Celal Mümtaz Akıncı ile Kırıkkale Baro Başkan Vekili Harun Saygılı imza atmadı. Hakkındaki suçlamalar sebebiyle tutuklanan İlhan Cihaner'e yüksek yargının sahip çıkmasını ihsas-ı rey olarak nitelendiren Afyonkarahisar ve Kırıkkale Barosu, yargı süreci tamamlanmadan Yargıtay, Danıştay ve HSYK'nın taraf olmasının yanlış olduğunu belirtti.

Marmara ve Ege baroları genişletilmiş 3. Baro Başkanları Toplantısı sonuç bildirgesine imza atmayan Afyonkarahisar Baro Başkanı Celal Mümtaz Akıncı, görüş ayrılığının Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in tutuklanması konusunda yaşandığını ifade etti. Akıncı şunları söyledi: "Ortada bir dosya var. İddialar ve birtakım suçlar var. Net olarak olay ortaya çıkmadan Yargıtay, Danıştay ve HSYK'nın taraf olmalarını yanlış buluyoruz. Yüksek yargı, kararlarıyla konuşmalı. Bir süre sonra Erzincan başsavcısının dosyası Yargıtay'ın önüne gelecek. Bu insanlar ihsas-ı reyde bulundukları bir konuda nasıl karar verecekler?" Konunun hukuk kuralları çerçevesinde değerlendirilmesi ve ihsas-ı reyden kaçınılması gerektiğini anlatan Akıncı, toplantıda itirazlarını aktardıklarını ve bildiriye imza atmadıklarını dile getirdi. Kırıkkale Baro Başkan Vekili Harun Saygılı ise baro yönetimi olarak bu tür kararları tasvip etmedikleri için imza atmadıklarını kaydetti.

İstanbul Baro Başkanı Muammer Aydın, Denizli Baro Başkanı Adil Demir, Tekirdağ Baro Başkanı A. Müsellem Görgün, Yalova Baro Başkanı Cemal İnci,

Çanakkale Baro Başkan Vekili Tülay Ömercioğlu,

Manisa Baro Başkanı Fadıl Ünal, Edirne Baro Başkanı Faruk Sezer, Bilecik Baro Başkanı Halime Aynur, Kocaeli Baro Başkanı M. Cumhur Arıkan, Muğla Baro Başkanı M. İlker Gürkan, Balıkesir Baro Başkanı Muzaffer Mavuk, İzmir Baro Başkanı Özdemir Sökmen, Uşak Baro Başkanı Rıza Albay, Aydın Baro Başkanı Sümer Germen ve Sakarya Baro Başkanı Vacit Öktem, özel yetkili savcıların yetkilerinin kaldırılmasını istedi. Ev sahibi Bursa Baro Başkanı Zeki Kahraman tarafından okunan sonuç bildirgesinde, Türkiye'nin bir yargı reformuna ihtiyaç duyduğu, ancak bunu siyasilerin yapmaması gerektiğine vurgu yapıldı. Tutuklanarak cezaevine gönderilen Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'e sahip çıkan baro başkanları, "Erzurum Özel Yetkili Savcılığı'nca gerçekleştirilen işlemler, ne hukukla ne de meslek etiği ile bağdaşmaktadır." dedi.

ZAMAN

FATİH KARAKILIÇ - BURSA

28 Şubat 2010, Pazar

---------------------------------------------
---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=956348&title=barolar-arasinda-cihaner-catlagi


Barolar arasında 'Cihaner' çatlağı


Bursa'da yargı reformuna tepki göstermek amacıyla toplanan baro başkanları, tutuklu Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner konusunda ayrılığa düştü.

Uludağ'da iki gün süren bir toplantı yapan 14 ilin baro başkanı, hazırladıkları sonuç bildirgesini düzenledikleri basın toplantısıyla kamuoyuna açıkladı. Ancak sonuç bildirgesine Afyonkarahisar Baro Başkanı Celal Mümtaz Akıncı ile Kırıkkale Başo Başkan vekili Harun Saygılı imza atmadı. Afyon ve Kırıkkale baro başkanları, hakkındaki suçlamalar sebebiyle tutuklanan başsavcıya yüksek yargının sahip çıkmasını ihsas-ı rey olarak nitelendirdi. İstanbul Baro Başkanı Muammer Aydın, Denizli Baro Başkanı Adil Demir, Tekirdağ Baro Başkanı A. Müsellem Görgün, Yalova Baro Başkanı Cemal İnci,

Çanakkale Baro Başkan vekili Tülay Ömercioğlu,

Manisa Baro Başkanı Fadıl Ünal, Edirne Baro Başkanı Faruk Sezer, Bilecik Baro Başkanı Halime Aynur, Kocaeli Baro Başkanı M. Cumhur Arıkan, Muğla Baro Başkanı M. İlker Gürkan, Balıkesir Baro Başkanı Muzaffer Mavuk, İzmir Baro Başkanı Özdemir Sökmen, Uşak Baro Başkanı Rıza Albay, Aydın Baro Başkanı Sümer Germen ve Sakarya Baro Başkanı Vacit Öktem,

özel yetkili savcıların yetkilerinin kaldırılmasını istedi.

.....

27 Şubat 2010, Cumartesi

---------------------------------------------

Mustafa Armağan (Zaman) - Asıl paşalar tutuklaması 1926-daydı

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=956287&title=asil-pasalar-tutuklamasi-1926daydi


Mustafa Armağan , Zaman


Asıl paşalar tutuklaması 1926'daydı


İkide bir söylüyorlar: "Bu bir ilk"miş. Güya paşalar ilk defa gözaltına alınıyor, ifade veriyor, sorgulanıyor, hatta tutuklanıyorlarmış.
O kadar kendilerinden emin konuşuyorlar ki, bilmesem ben de inanacağım. Sanki Yassıada'da idama mahkûm edilenler arasında bir orgeneral, hem de öyle böyle değil, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun yokmuş gibi, sanki Cemal Madanoğlu, 27 Mayıs'ta teğmenlerin evlerinden topladıkları sürü sepet generali tutukladıklarını anlatmamış gibi.

Lakin asıl üzerinde durulması gereken ve Cumhuriyet tarihi için hiç de şeref vesilesi sayılamayacak bir başka paşa tutuklama dalgası vardır ki, sağlıklı bir tarih bilgisi edinilmesi için yakından bilinmesi gerekir.

Önce 1925'in gazetelerinden birkaç notu paylaşayım:

25 Kasım: Şapka Kanunu kabul edildi. Erzurum'da bazı mutaassıpların gösteri girişimi bastırıldı. 26 Kasım: Erzurum'da 80 kişi tutuklandı. 30 Kasım: Yakalanan mürtecilerden 6'sı idam edildi. 7 Aralık: Mürtecilerden 4 kişi daha idam edildi.

İdam edilenlerin listesi uzayıp gidiyor. İskilipli Atıf ve Ali Rıza hocalar ise Ankara'da 3 Şubat 1926 günü bir çifte kavrulmuş hukuk skandalına kurban gideceklerdir. İlk skandal, malum: şapka kanununa muhalefetten yargılanıyorlar ama kanundan 1,5 yıl kadar önce yazılan bir kitapçıktan dolayı. İkincisi ise savcının 5-15 yıl arası ağır hapis cezası istediği Atıf Hoca'yı mahkeme başkanının, son anda hangi 'süper delili' bulduysa artık, idama mahkum etmiş olmasıdır.

Ancak bu, İstiklal Mahkemelerinin ne ilk, ne de son hukuk skandalı olacaktır.

TBMM Başkanlığı'nın son günlerdeki açıklamasına göre İstiklal Mahkemesi kayıtları maalesef araştırmacılara açılmayacakmış. Yazık. Böylece yine bir dönemin karanlık manzarası aydınlatılamayacak, geçmişle sağlıklı bir ilişki kurulması şansı başka bahara kalacak demektir.

Yine de bazı bildiklerimiz var; hatıralardan, gazetelerden, araştırmalardan. Bir de Rauf Bey'in Meclis Başkanına gönderdiği o müthiş sertlikteki, manifestovari mektubundan.

Ayşe Şasa'nın Timaş'tan çıkan "Bir Ruh Macerası" adlı anıları bize yalnız yazarının ruhundaki düğümlerin çözülüşünü anlatmıyor aynı zamanda, dayısı Rauf Orbay'ı olanca vakarı, sükûneti ve olgunluğuyla bir insan olarak tanıma fırsatını da sunuyor.



Sivas Kongresi öncesinde sonradan yolları ayrılacak olan Milli Mücadele'nin üç öncüsü bir arada: Solda Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, ortada Mustafa Kemal Paşa, sağda Rauf Bey (Orbay).

Milli Mücadele'nin çekirdek kadrosu içinde yer alanlardan "Hamidiye kahramanı" Rauf Bey, Cumhuriyet öncesinde bakanlık, Başbakanlık yapmış, ancak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Bakanlar Kurulu kararıyla kapattırılınca yurt dışında hasta yatağında bulmuştur kendisini. (Sultan Vahdettin'in, kızı Sabiha Sultan'ı ona vermek istediğini, fakat Rauf Bey'in bu teklifi kibarca reddettiğini ve bekâr öldüğünü biliyoruz.)

Milli Mücadele'nin ilk lider kadrosunu teşkil eden Cafer Tayyar, Refet, Karabekir ve Ali Fuat paşalar ile Rauf Bey, İzmir Suikasti davasında hem de idamla yargılanacaklar ve kelleyi zor kurtaracaklardır.

Rauf Bey dava açıldığı sırada tedavi amacıyla yurt dışındadır. Dokunulmazlıkları olduğu halde Meclis Başkanı milletvekillerini apar topar teslim eder polislere. Meclis Başkanı o sırada Londra'da bulunan Rauf Bey'e büyükelçilik eliyle bir tutuklama 'müzekkeresi' ve mektup gönderip adalete teslim olmasını ister.

Peki kime, hangi hukuka güvenerek dönecektir? 12 Ekim 1926'da Paris'ten yazdığı uzun mektupta gerekenleri Meclis Başkanı Kâzım (Özalp) Paşa'ya sert ve mert bir üslupla söyleyecektir. Mektubunda İstiklal Mahkemesi savcı ve yargıçlarına 'cani' der, 'vatan haini' der, 'vicdansız' der. Hatta mevcut İsmet Paşa hükümetiyle el ele vererek Cumhuriyetin ideali olan sivil yönetime darbe yaptıklarını ve yönetimi soysuzlaştırdıklarını çekinmeden dile getirir.

Rauf Bey, her satırı bir volkan gibi patlayan bu zehir zemberek mektupta mahkemenin zorla rejimi değiştirme suçunu işlediği kanaatindedir; başlangıçta hukukun üstünlüğü için yola çıkıldığı halde İstiklal Mahkemelerinde onun fütursuzca çiğnenmesinden duyduğu üzüntü besbellidir. Hayatımın her dakikasının hesabını vermeye hazırım, der, ve ekler: "Her birinin gözünü hırs ve ihtiraslarının kanı bürümüş gayri meşru bir heyete karşı böyle bir mecburiyetten hamdolsun müstağniyim."

Gözünde İstiklal Mahkemesi gayri meşrudur ve kendisini hesap vermek zorunda hissetmez.

İşin ilginç yanı, 1939'da, yine bir CHP hükümeti adeta özür dilercesine bir beyanname yayınlayarak boşalan Kastamonu milletvekilliğine Rauf Orbay'ı aday gösterir. Ancak o, gıyabında verilmiş olan 10 yıl kürek (ağır hapis) cezasının yine hukuk yoluyla kaldırılmasını talep etmektedir. Af Kanunu'ndan yararlanması gündeme getirilirse de, kabul etmez. Suç işlememiştir ki, affedilsin. Nihayet Yüksek Askeri Temyiz Divanı'ndan beraat kararı çıkar ve tarih önünde zaten ak ve pak olan alnı bir kere daha yükselir.

Öte yandan Savcı Necip Ali, özellikle Terakkiperverci muvazzaf paşaları tutuklatma peşindedir. Aralarında Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Cafer Tayyar Eğilmez, Erzurum milletvekili Rüştü Dadaş paşalar ile, Ayıcı Arif, İsmail Canbolat ve 1908'in "Hürriyet kahramanı" Eyüp Sabri Akgöl'ün de bulunduğu bir grup asker ve sivil sanık tutuklandılar ve 1926 Ağustos'unda idamla yargılandılar. İstiklal Savaşı'nın önde gelen komutanları yağlı ipi boyunlarında hissettiler, hatta son anda kurtuldular. Ne yazık ki, Rüştü Paşa, Albay Arif, İsmail Canbolat ve diğerleri onlar kadar şanslı değildiler. Onları 27 Ağustos'ta Dr. Nazım'dan Maliyeci Cavid Bey'e uzanan ikinci dalga idamlar takip edecek ve "Suskunluk Kararı" anlamındaki Takrir-i Sükûn tam anlamıyla gerçekleşecekti.

Rauf Bey ise Londra'dan yazdığı 30 Haziran 1926 tarihli mektubunda İstiklal Mahkemesi'ni icat edenlerin, sonradan 6'sını asacakları milletvekillerini tutuklamakla rejimi değiştirme suçunu işlediklerini haykıracak ama bunu gönderdiği hiçbir gazete basamayacaktı.

Sonuç? Ayşe Şasa hanımefendiye kulak verelim:

"Rauf dayıma "gerici" damgası vurulmuştu, işin garibi bu berbat şayiaya ben de inanıyordum."

m.armagan@zaman.com.tr


28 Şubat 2010, Pazar

---------------------------------------------

Thursday, February 25, 2010

ZZ_Haber - Şükrü Karatepe (28.Şubat.1997 darbesi mağduru - Kayseri Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı) : Darbenin asıl mimarı yüksek yargıçlardı

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=956442&title=darbenin-asil-mimari-yuksek-yargiclardi


Darbenin asıl mimarı yüksek yargıçlardı


28 Şubat darbesinde binlerce kişi hukuk dışı muamelelere maruz kaldı. 28 Şubat'ın mağdurları hâlâ o dönemin etkilerinin devam ettiğini söylüyor.

O mağdurlardan biri de eski Kayseri Büyükşehir Belediyesi Başkanı Şükrü Karatepe. Darbenin seçilmiş kurbanı olduğunu söyleyen Karatepe, o dönemde en az askerler kadar yargıçların da demokrasiye müdahale ettiğini vurguluyor. Karatepe, "Biz o dönemin mağdurları olarak, Genelkurmay Başkanlığı'nda toplanan yüksek yargıda görevli yargıçların tamamına yakınının, İrtica İle Mücadele Eylem Planı adı altında brifing aldığını yakinen biliyoruz." diyor. Karatepe, Kayseri Orduevi'nde 9 Kasım akşamı düzenlenen resepsiyonda generallerin kendisine darbe olacağını ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melik Gökçek'in tutuklanıp ceza alacağını söylediğini ifade ederek, bu konuşmanın da canlı şahitlerinin olduğunu belirtiyor. 28 Şubat sürecini anlatırken o dönemin mağduriyetinin devam ettiğini dile getiren Karatepe, "28 Şubat darbesinin, Balyoz darbe planının hazırlanmasına örnek olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz." diyor. Balyoz planlarında kullanılacak gazeteciler olarak adı geçenlerin, 28 Şubat sürecinde de kullanıldığını vurgulayan Karatepe, "Bir medya patronu ve bazı gazeteciler bana gelerek o dönemde kullanıldıklarını itiraf etti." şeklinde konuşuyor.

1994 yılında yapılan yerel seçimlerde Refah Partisi'nden Kayseri Büyükşehir Belediye başkanı seçilen Şükrü Karatepe, 4,5 yıllık belediye başkanlığı dönemini Zaman'a anlattı. Halk iradesinin seçimlere yansımasından sonra kendisini çağdaş olarak ilan eden bazı kesimlerin bu tablodan rahatsız olduğunu söyleyen Karatepe, bu kesimin ellerindeki gücü kaybetme endişesine kapılarak, halkı sindirme politikası içerisine girdiğine dikkat çekiyor. Karatepe, 28 Şubat'ta diğer darbelerden farklı olarak yargıçların etkili bir şekilde kullanıldığını, yargının siyasallaşarak taraflı kararlar almasının sağlandığını belirtiyor. Genelkurmay Başkanlığı'na çağrılan yüksek yargıçların neredeyse tamamına halk iradesinin irtica ile kırılacağı noktasında brifingler verildiğinin altını çiziyor. Yargının o dönemdeki kararlarının incelendiğinde siyasi kararlar verdiğinin ortaya çıkacağını dile getiren Karatepe, şu anda aynı yargıçların benzer kararlar verdiğini ekliyor. 10 Kasım konuşması nedeniyle yargılanmadığını, medyanın o dönemki konuşmasını yanlış aktardığını anlatan Karatepe, Atatürk'ü anma programında yaptığı konuşmanın normal olduğunu kaydediyor.

Gazeteciler tarafından sıkı takibe alındıklarını, her konuşmanın ve faaliyetin çarpıtılarak verildiğini anlatan Karatepe, Erciyes Üniversitesi'nde o zamana kadar hiç görülmemiş çarşaflı insanların görülmeye başladığını ifade ediyor. Dönemin garnizon komutanının kendisi hakkında bilgi topladığını itiraf ettiğini anlatan Karatepe, "Sizin hakkınızda modern ve çağdaş, demokrat bir insan olduğunuzu Genelkurmay Başkanlığı'na söylüyoruz. Fakat bu söylemlerden ve sizin bu özelliklerinizden hoşlanmıyorlar. Biz de ne yapalım artık sizin hakkınızda başka bilgiler vermek zorunda kalıyoruz." dediklerini iddia ediyor.

ZAMAN

MUSTAFA GÜRLEK - İSTANBUL

28 Şubat 2010, Pazar


---------------------------------------------

ZZ_Haber - CHP İzmir Milletvekil Ahmet Ersin gizli tanıkla (İlhan Cihaner vakası) görüştüğünü itiraf etti

---------------------------------------------


video için bkz. link :

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=955641&title=chpli-ersinden-gizli-tanik-itirafi


- CHP MİLLETVEKİLİ ERSİN SKANDAL GÖRÜŞMEYİ İŞTE BÖYLE İTİRAF ETTİ (VİDEO)




CHP'li Ersin'den gizli tanık itirafı


25 Şubat 2010, Perşembe


---------------------------------------------

Wednesday, February 24, 2010

ZZ_Haber - Haşiö Kılıç : İdeolojisi için yargı bağımsızlığının arkasına saklanmak onursuzluktur

---------------------------------------------




http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=955454&title=ideolojisi-icin-yargi-bagimsizliginin-arkasina-saklanmak-onursuzluktur


İdeolojisi için yargı bağımsızlığının arkasına saklanmak onursuzluktur


Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, dün tarihî bir konuşma yaptı. Hukuk dışına çıkan herkesin hesap vermek zorunda olduğunu vurgulayan Kılıç, ideolojik sebeplerle yargı bağımsızlığının arkasına saklanmayı 'onursuzluk' olarak niteledi. Mahkeme Başkanı bu tespitleri yaparken bazı yüksek yargı mensupları salonu terk etti.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılç, yüksek yargının katıldığı konferansta çarpıcı mesajlar verdi. Kılıç, "Kendi yandaşlarına, inancına ya da ideolojisine daha iyi servis yapabilmek için yargı bağımsızlığının arkasına saklanmak, hukuk ahlakının kabul etmeyeceği bir büyük onursuzluktur." dedi. Bu esnada, konferansı takip etmekte olan bazı yargı mensuplarının salonu terk etmesi dikkat çekti.

Sheraton Otel'de düzenlenen, "Yüksek Yargı Kurumlarının Avrupa Standartları Bakımından Rollerinin Güçlendirilmesi Ortak Projesi"nin açılış konferansında Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay başkanları bir araya geldi. Konferansta konuşan Haşim Kılıç, yargının tarafsızlığının önemini vurgularken Balyoz darbe planına adı karışanlara mesaj gönderdi. MahkemeBaşkanı, hukuk dışına çıkanların da hesap vermek zorunda olduğunu vurguladı. Kılıç, "Devlet gücünü kullanan kim olursa olsun hukuk dışına çıktığında hesap vermek zorunda olduğunu bilmelidir. Bu güç, hukuk dışına çıkılarak toplumu hizaya getirme aracı olarak kullanılamaz. Kamu gücünün emanet edildiği görevliler, bunu kullanarak toplumu tehdit etme, korkutma, sindirme hakkına sahip değildir." dedi.

Kılıç, yargının bağımsızlığı, tarafsızlığı, adil yargılanma ve ağır işleyen bir yargı sistemine ilişkin konularda toplumda önemli bir duyarlılık oluştuğunu belirtti. Bu sorunlara acil çözüm getirilmesinin ilgililerden beklendiğini söyledi. Kılıç, sözlerini şöyle sürdürdü: "Ne yazık ki topluma acı veren bu konularda gerekli düzenlemeler yapılması için tüm çağrılar sonuçsuz kalmıştır. Her fırsatta yargı, siyasi partiler seçim sistemi, özgürlükler ve demokratik alanın genişletilmesi gibi konularda değişiklik önerileri, toplumun tüm kesimlerince dile getirilmesine rağmen gerekli adımlar atılmamıştır. Korkmadan konuşabilmeyi, öfkelenmeden tartışabilmeyi beceremediğimiz için farklı görüşler arasında olması gereken diyalogları maalesef kuramadık. Kuvvetler arasında yaşanan sınır çatışmalarını büyüterek toplumu taraf olmaya zorladık."

Kılıç, gerilimin yaşanmadığı dönemde yapılamayan yargı reformunun ancak siyasi kavgaların sıcak ortamında hatırlanmasından yakındı. Yargıyı ele geçirme ithamlarının da çözümsüzlüğe yol açtığını belirten Kılıç, "Taraf olmaya zorlanan bir yargının, bu görevi yerine getirmesi düşünülemez. Unutmayalım ki demokratik, laik bir hukuk devletinin alın yazısı gerçekten bağımsız ve tarafsız bir yargının varlığına bağlıdır." vurgusunu yaptı. Yargının taraf olması ya da bu görüntüyü vermesinin asla kabul edilemeyeceğini kaydeden Kılıç, "Hangi kutsal düşünce adına olursa olsun yargının taraf olması ya da bu görüntüyü vermesi asla kabul edilemez. Yargı toplumun bir kesiminde sosyal, siyasal ve duygusal kopuş yapacak davranışlara neden olamaz. Tarafsızlığını koruyamayan bir yargı, mağdur ettiği insanların ancak öfke ve isyan duygularını kabartır. Yargının kapısında hak isteyeni haklamak hiç kimsenin hakkı olamaz." ifadelerini kullandı.

ANKARA ZAMAN ZAMAN

25 Şubat 2010, Perşembe

---------------------------------------------

ZZ_Haber - İlhan Cihaner- JİTEM davasını raftan indirdi- olayların üstünü örttü

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=955444&title=jitem-davasini-raftan-indirdi-olaylarin-ustunu-orttu


JİTEM davasını raftan indirdi, olayların üstünü örttü


Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'in, 1998 yılında İdil'de yürüttüğü soruşturma hatırlatılarak 'JİTEM'i mahkeme karşısına çıkaran savcı' olduğu ileri sürülüyor.

Ancak gerçek çok farklı. Söz konusu soruşturma 1989'da üç köylünün ördürülmesi ve 1996'da işlenen üç cinayete ilişkin tahkikattan oluşuyor. Cihaner, bu soruşturmanın ardından 8 Ocak 1999'da 6 sanıklı bir fezleke hazırlayarak dosyayı Diyarbakır'a gönderiyor. Cihaner'in hazırladığı fezlekede iddia edildiği gibi JİTEM'in adı geçmiyor. Hatta Cihaner tarafından hazırlanmış bir iddianame de bulunmuyor. Cihaner'e ait belge, sadece görevsizlik kararına ilişkin fezlekeden ibaret.

Peki JİTEM'in adı geçmese de, Güneydoğu'daki çetelerle ilgili ilk soruşturmayı başlatan kişi midir?
Kamuoyu burada da yanıltılıyor.
Zira Cihaner, tam tersine soruşturmayı daraltan bir fezleke hazırlamış.
Savcı Cihaner'in fezlekeyi hazırladığı dönemde söz konusu cinayetleri içeren bir soruşturma Diyarbakır DGM Savcılığı'nca yürütülüyordu.
Diyarbakır DGM Savcılığı 1998'de
Başbakanlık Teftiş Kurulu raporu ve
PKK itirafçısı İbrahim Babat'ın ifadeleri doğrultusunda
17 asker şahıs hakkında soruşturma başlattı.
Soruşturma kapsamında Jandarma Genel Komutanlığı'ndan 17 asker şahıs hakkında iki kez bilgi istedi.
Savcılığın inceleme istediği tarihler 13 Nisan 1998 ve 29 Nisan 1998.
Cihaner'in fezlekesi ise 8 Ocak 1999 tarihini taşıyor.
DGM Savcılığı 17 sanık hakkında soruşturma yürütüyor.
Aynı tarihlerde Cihaner'in hazırladığı fezlekede 6 sanığın ismi geçiyor.

Soruşturmaya dahil edilen isimler ele alındığında Cihaner'in yürüttüğü bu soruşturma "buzdağının asıl bölümünü gizleme amacı mı güdüyordu?" sorusunu akıllara getiriyor. İlhan Cihaner, verdiği görevsizlik kararında emekli Binbaşı Ahmet Cem Ersever, emekli Albay Arif Doğan, Yüzbaşı Sinan Yaşar, Başçavuş Şaban Bayram, PKK itirafçısı İbrahim Babat ve korucu Faysal Şanlı'yı sanık olarak gösteriyor.
Bir numaralı sanık olarak gösterdiği Ahmet Cem Ersever 1993'te öldürüldü.
İki numaralı sanık Arif Doğan, Ağustos 1998'de emekli edilmişti. Emekli olduktan hemen sonra Mart 1999'da yapılacak genel seçimlerde DYP'den milletvekili adayı oldu.
Sanık listesinde yer alan diğer isimler de Arif Doğan'ın ekibi.

Oysa Diyarbakır DGM'de yürütülen soruşturmada o dönemde hâlâ görevde olan
Veli Küçük,
Aytekin Özen
gibi kritik komutanlar vardı.
Cihaner, hazırladığı fezlekede Susurluk sürecine atıfta bulunuyor.
Ancak Susurluk sürecinin en çok konuşulan ismi olan Ergenekon sanığı emekli Tuğgeneral Veli Küçük'ün adını geçirmiyor.
Üstelik Küçük, o dönemde hâlâ görevdeydi.
Cihaner hazırladığı fezlekede PKK itirafçısı İbrahim Babat'ın 12 sayfalık itiraflarını kaynak gösteriyor.
Ancak ne hikmetse Babat'ın ifadelerindeki JİTEM'in faaliyetleri ve Veli Küçük'ün ekibi ile ilgili bilgileri görmüyor.
Cihaner, Emniyet Müdürü Hanefi Avcı'nın Susurluk Komisyonu'na verdiği ifadelere değiniyor.
Yine JİTEM'i ve Veli Küçük ekibini es geçiyor.

Cihaner, JİTEM'in adını zikretmediği gibi kurumsal varlığını da sorgulamıyor.
Böyle bir örgütün resmi olarak var olup olmadığına dair herhangi bir yazışmada ya da girişimde bulunmuyor.
Benzer bir illüzyon Ergenekon operasyonu sırasında gündeme getirilmişti.
Emekli Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun evi Ergenekon soruşturması çerçevesinde arandığında
"Susurluk'u mahkum ettiren savcı"
diye haberler yapılmıştı.
Ancak daha sonra Kanadoğlu'nun müdahaleleri sebebiyle Susurluk soruşturmasının derinleşemediği ortaya çıktı.

ZAMAN

MELİK DUVAKLI İSTANBUL

25 Şubat 2010, Perşembe

---------------------------------------------

Bülent Korucu (Zaman) - Kadir Özbek- savcının sicilini neden istedi?

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=954885&title=ozbek-savcinin-sicilini-neden-istedi


Bülent Korucu ,
Zaman


Özbek, savcının sicilini neden istedi?


Devlet memurlarını tehdit etmenin en bilinen şekli, sicil numarası istemektir. Hele duymazlıktan gelip 'bi daha söylese şunu' derseniz sizin iyice önemli kişi olduğunuz ve muhatabınızın sizden korkması gerektiği anlaşılmış olur.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkan Vekili Kadir Özbek, Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'in evi ve makamı aranırken telefon diplomasisi yapmış. Cihaner ve eşiyle görüştükten sonra telefona, aramayı yöneten savcıyı almış. Star gazetesinin iddiasına göre ismini ve sicilini sormuş.

Özbek kendini savunurken, "Ben hâkimlerin, savcıların sicil numarasını niye isteyeyim ki? Bütün savcıların sicil numaraları benim önümde ve bilgisayarımda duruyor.'' diyor. 'Ayağınızı denk alın, biz bu işin üzerindeyiz' mesajı vermenin en kolay yolu bu olduğu için tabii ki. Özbek savunmasına şöyle devam ediyor: "Eşiyle (Cihaner'in eşi) görüştüm. Evde arama yapıldığını ifade ettiler. 'Savcı Bey'i veriyorum' dedi. Bir savcı arkadaşımızın sesini duydum. Adını söyledi, anlayamadım. Çok hafif geliyordu. 'Adınızı anlayamadım, affedersiniz savcı bey' dedim. Tekrarladı. Böyle bir görüşmemiz oldu. 'Arama yapıyoruz efendim' dedi. Ben de 'Kolay gelsin' dedim. Bu şekilde bir görüşmemiz oldu. Onun dışında herhangi bir şey söz konusu değildir. Kurul adına Türkiye Cumhuriyeti'nin bir başsavcısının makamında ve evinde yapılan aramanın niteliğini öğrenmek amacıyla yaptığım bir görüşmedir.'' Kamera karşısında öfkesine şahit olduğumuz, savcıların yetkisini alıp haklarında suç duyurusu yapan bir kişinin bu üslupta konuştuğuna inanabiliyor musunuz? 'Adınızı anlayamadım, affedersiniz savcı bey' ya da arama yapıldığını öğrenince 'kolay gelsin' dediğini tahayyül edebiliyor musunuz? Açıkçası bana çok inandırıcı gelmedi. Kaldı ki böyle nazik şekilde cereyan etse dahi aramanın kendisi bizatihi sorunlu. Genelkurmay Başkanı evi aranan kuvvet komutanlarını arasa, savcıları telefona alıp konuşsa ne kadar mahzurlu ise, HSYK başkan vekilinin yaptığı da aynı ölçüde hatalı. Hatta belki daha kötü diyebiliriz. Zira yargı mensupları hukuka herkesten fazla özen göstermek zorunda.

Hakkında 26 yıl hapis cezası talebiyle dava açılmış olan İlhan Cihaner'e 'görevden uzaklaştırma' tedbiri uygulanmayışı, HSYK'nın tarafsızlığına halel getiren diğer husus. Tartışmalara sebep olan soruşturmadan önce Tunceli Ağır Ceza Mahkemesi iddianameyi kabul ederek Yargıtay 11. Ceza Dairesi'ne gönderdi. 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nun 77. maddesi, hakkında soruşturma bulunan yargı mensubunun dava neticelenene kadar görevden uzaklaştırılmasını öneriyor. Herhangi bir devlet memuru aynı durumda olsa aklanana kadar görevinden el çektiriliyor. Tek istisnası Cemal Temizöz gibi askerlerdi, Cihaner de bu imtiyazlı sınıfa katıldı.

Diğer kafa karışıklığı ihsas-ı rey konusunda. Asıl ihsas-ı reyi Adalet Bakanı'nın yaptığını ileri süren yüksek yargıçlar çıktı. Reyini önceden belli etme hukuki bir terim. Hüküm ihdas olunurken reyiniz varsa ihsas söz konusu olur. Cihaner'i iki ayrı davada yargılaması gereken Yargıtay'ın birinci başkanlar kurulu oybirliği ile destek açıklıyor. Sonra da kalkıp bakanı ihsas-ı reyle suçluyorlar. Paralel yetki kavramı da zihinleri bulandırmak, kanunsuz yetkiye kılıf bulmak için suistimal ediliyor. Yetki veren alır şeklinde basitçe özetlenen kural, çeşitli kayıtlarla sınırlanmış. Özerk ve bağımsız bürokratik organlarda yetki vermek kolay, almak ise neredeyse imkânsız. TRT genel müdürü, BDDK başkanı gibi bürokratlar ve teminat altındaki bağımsız görevliler olan hâkim ve savcıları göreve getiren, aynı kolaylıkta görevden alamaz. Belli görev süresini doldurmak, istifa, sağlık gerekçeleri ve kanunda belirtilmiş soruşturma ve mahkumiyet halleri ile bu yetki sınırlanmıştır. HSYK verdiği yetkiyi kafasına göre alamaz, belli usulleri takip etmek mecburiyetinde...

b.korucu@zaman.com.tr

24 Şubat 2010, Çarşamba

---------------------------------------------

ZZ_Haber - Haşim Kılıç : Yargının taraf olması kabul edilemez

---------------------------------------------




http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=955277&title=hasim-kilic-yarginin-taraf-olmasi-kabul-edilemez


Haşim Kılıç : Yargının taraf olması kabul edilemez


.....
Kılıç, yargının bağımsızlığı, tarafsızlığı, adil yargılanma ve ağır işleyen bir yargı sistemine ilişkin konularda toplumda önemli bir duyarlılık oluştuğunu ve endişe ile izlenen bu sorunlara acil çözüm getirilmesinin ilgililerden beklendiğini söyledi.
.....
Taraf olmaya zorlanan bir yargının, bu görevi yerine getirmesi düşünülemez. Unutmayalım ki demokratik, laik bir hukuk devletinin alın yazısı gerçekten bağımsız ve tarafsız bir yargının varlığına bağlıdır.
.....

24 Şubat 2010, Çarşamba

---------------------------------------------

ZZ_Haber - Ergenekon davası savcıları : İlhan Cihaner ile Dursun Çiçek-in bağlantısı açıktır

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=954557&title=eylem-plani-devreye-girmis-sorusturma-yerinde-yurutulmeli


Eylem planı devreye girmiş, soruşturma yerinde yürütülmeli


İstanbul'a gönderilen Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'in dosyası Erzurum'a iade edildi. İstanbul Başsavcılığı, yetkisizlik kararının gerekçesinde önemli tespitlerde bulundu.

Ergenekon savcıları, Erzurum'dan gelen dosyanın kendilerinin yürüttüğü Albay Dursun Çiçek imzalı 'İrtica İle Mücadele Eylem Planı' konusundaki soruşturma ile bağlantısının 'açık' olduğu sonucuna vardı. Eylem Planı'nın Erzincan'da uygulamaya konulduğunu ancak farklı bölgelere yayılan olayların tek dosyada birleşmesinin soruşturmayı uzatacağına vurgu yapıldı.

İstanbul'a gönderilen Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'in dosyası Erzurum'a iade edildi. Başsavcılık, yetkisizlik kararıyla bu hükme varırken, gerekçede önemli tespitlerde bulundu. Edinilen bilgiye göre dosya üzerinde inceleme yapan Ergenekon savcıları, Erzurum'dan gelen dosyanın kendilerinin yürüttüğü ve Albay Dursun Çiçek imzalı, İrtica İle Mücadele Eylem Planı konusundaki soruşturma ile bağlantısının "açık" olduğu sonucuna vardı. Ancak faaliyetleri yurdun pek çok bölgesine yayılan geniş çaplı yasadışı oluşumlara ait soruşturmaların tek bir dosya üzerinden yürütülmesinin mümkün olmadığına dikkat çekildi. Ayrıca farklı bölgelere yayılan olayların tek dosyada birleşmesinin soruşturmayı uzatacağına vurgu yapıldı. İstanbul Başsavcılığı gerekçede, Dursun Çiçek hakkındaki soruşturmanın tamamlanmak üzere olduğunun işaretini verirken, Erzurum'un yürüttüğü soruşturmada eksiklikler bulunduğu, bunların mahallinde giderilmesi gerektiğini kaydetti. Birleşme kararının mahkemelerce verilmesi istenen gerekçede, aksi durumun soruşturmayla uzatabileceği gibi, olağanüstü iş yükü altındaki mahkemenin kısa sürede sağlıklı muhakeme yapması ve karar vermesi imkanını ortadan kaldıracağı vurgulandı. Yetkisizlik kararının gerekçesinde, İrtica İle Mücadele Eylem Planı'nın Erzincan'da uygulamaya konulduğunun da altı çizildi. Eylem Planı'nın "Erzincan MİT Bölge Müdürlüğü'nde görevli 3 personelin kullandıkları eleman vasıtasıyla uygulamaya konulduğu, bu kapsamda cemaat evleri olduğu iddia edilen yerlere ruhsatsız silah, uyuşturucu madde, içeriği suç unsuru taşıyan belge koyarak cemaat mensuplarını yakalatmak, haklarında silahlı terör örgütü kapsamında soruşturma yapmak istediklerinin anlaşıldığı kaydedildi. Gerekçede, şüphelilerin tamamının suç tarihinde Erzincan'da görev yaptıkları, soruşturma evrakında suç olarak belirtilen eylemlerin CMK'nın 250. maddesi ile yetkili Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı yetki sınırları içerisinde gerçekleştirdiklerinin de sabit olduğu ifade edildi.

ZAMAN

MUSTAFA TURAN İSTANBUL

23 Şubat 2010, Salı

---------------------------------------------

ZZ_Haber - HSYK'nın atadığı savcı- İlhan Cihaner'e tahliye istedi

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=954873&title=bhsyknin-atadigi-savci-cihanere-tahliye-istedib


HSYK'nın atadığı savcı Cihaner'e tahliye istedi


Ergenekon zanlısı olarak tutuklu bulunan Erzincan Cumhuriyet başsavcısı İlhan Cihaner'in tutukluluk itirazı ikinci kez reddedildi. HSYK tarafından yetkileri alınan Erzurum savcılarını yerine Özel yetkili Başsavcı Vekili olarak atanan Savcı Taner Aksakal'ın sanık hakkında tahliye talep etmesi dikkat çekti. Mahkeme'nin fikrini değiştirmemesi ise sanık avukatlarını yeni arayışlara yöneltti.

Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in avukatı Turgut Kazan'ın tahliye talebi ''kuvvetli suç şüphesinin varlığı'', ''mevcut delil durumu'' ve ''delillerin karartılma şüphesi bulunması'' gerekçesiyle reddedildi.

İnceleme sonucunda, Başsavcı Cihaner'in tahliye talebini reddeden mahkeme tarafından verilen kararın gerekçesinde, şu ifadeler yer aldı:

''Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı CMK 250. maddesiyle yetkili Cumhuriyet Başsavcılığının 23.02.2010 tarih ve 2010/329 Sayılı yazısı ekindeki şüpheli İlhan Cihaner'in Vekili Avukat Turgut Kazan, 22.02.2010 tarihli dilekçeyle müvekkilinin tahliyesini talep etmiş olup, CMK 250. maddesiyle Yetkili Cumhuriyet Başsavcı Vekili Taner Aksakal'ın (şüpheli aleyhine olan deliller büyük çoğunlukla toplanmış ve sabit ikametgah sahibi olması nedeniyle yurt dışına çıkma yasağı konularak tahliyesine karar verilmesi talep ve mutala olunur) şeklinde yazılı görüşü doğrultusunda, mahkememize gönderilen 2010/329 sayılı soruşturma dosyası, okunup incelendi.

Şüpheli İlhan Cihaner'in üzerine atılı suçun niteliği, CMK 100/3 maddesindeki suçlara yönelik olması, kuvvetli suç şüphesinin varlığı, mevcut delil durumu, tutuklu kaldığı süre, delileri karartma şüphesi bulunması nazara alınarak CMK 100/1, 2, 3. maddeleri ve CMK'nın 251/2. maddesi uyarınca şüpheli vekilinin tahliye talebinin reddine, şüphelinin tutukluluk halinin devamına, soruşturma dosyasını Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine, kararın bir örneğinin Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı aracılığıyla şüpheli vekiline ve Cumhuriyet Başsavcılığına tebliğine, soruşturma dosyası üzerinde yapılan inceleme sonucunda talebe aykırı 7 gün içerisinde 2. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığına itiraz yolu açık olmak üzere karar verildi.''

HSYK'NIN ATADIĞI YENİ SAVCI TAHLİYE İSTEDİ

HSYK'nin hukuk skandalına imza atma pahasına görevden aldığı Özel yetkili savcıların yerine atadığı savcı Taner Aksakal'ın, kendinden önceki özel yetkili savcı Osman Şanal'ın aksine davranarak sanığın tahliyesinin talep etmesi dikkat çekti.

-''DİYARBAKIR ÖZEL YETKİLİ MAHKEMESİNE İTİRAZDA BULUNACAĞIZ''-

Cihaner'in avukatlarından Hamit Sekman da gazetecilere yaptığı açıklamada, müvekkilinin tahliyesine ilişkin taleplerinin mahkeme tarafından reddedildiğini belirterek, ''Bu karara karşı Diyarbakır Özel Yetkili Mahkemesi'ne itirazda bulunacağız'' dedi.

Üzgün olduklarını ifade eden Sekman, şunları kaydetti:

''Müvekkilimizin tutuklanmasına ilişkin nedenlerin ortadan kalkmadığı, CMK 100/3. maddesinin koşullarının devam ettiği, delilerin karartılma ihtimali, şüphelinin kaçma ihtimalinin bulunması gibi genel gerekçelerle tahliye talebimiz reddedilmiştir. Üzgünüz. Tabi biz bu karara da itiraz edeceğiz. Kararı yanlış buluyoruz.''

Sekman, ayrıca şu anda el konulan delillerin de açıldığını ifade ederek, ''Diğer avukat arkadaşımız da şu anda delillerin açılmasına refakat ediyor'' diye konuştu.

23 Şubat 2010, Salı

---------------------------------------------

Tuesday, February 23, 2010

Mümtaz-er Türköne (Zaman) - Bilgi ve haber tekeli darbe planlayanların ve darbe planlayanlara sivil destek sağlayanların elinde değil

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=954505&title=halk-hata-yapar-mi


Mümtaz-er Türköne , Zaman


Halk hata yapar mı?


"Bu ülke nereye gidiyor?" sorusunun cevabını verecek olanlar, bu soruyu endişeyle soranlar; yani halk, yani biziz. Bu ülkenin nereye gideceğine biz karar vereceğiz.
Hiçbir güç, hiçbir komplo ve hiçbir silah halkın gücünü altedemez. Artık politikanın duayeni haline gelen Bülent Arınç'ın, umutsuz bir savaş yürüten darbecileri sandıkla tehdit etmesi bu yüzden çok etkili bir hamle. Sonunda hesap halkın önüne gelecek. Şaşkınlık ve endişe içinde "bu ülke nereye gidiyor böyle?" diye soranlar, gördüklerini, gözlediklerini ve vardıkları sonuçları bir siyasî tercihe dönüştürecekler. Darbeciler her zaman hata yaparlar. Nitekim yaptılar... Halk hata yapmıyor. Sabırla bekliyor ve darbecilerin hatalarını da dikkatle tashih ediyor. Bugün olduğu gibi.

Meydan boş değil. Türkiye artık çok sesli hale geldi. Bilgi ve haber tekeli darbe planlayanların ve darbe planlayanlara sivil destek sağlayanların elinde değil. Dün Hürriyet Gazetesi'nde "Başsavcı bunları araştırın deyince ortalık karıştı" başlığıyla bir haber vardı. Son günlerde Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'i savunan cephenin tipik bir ifadesi. Serdar Akinan'ın yazısı gibi bu savunma, yaygın bir şekilde yapılıyor. Başsavcı cemaatleri araştırmaya girince soluğu cezaevinde almış. Ne güzel değil mi? Bir savcı cemaatlerin içine elini sokunca hemen tutuklanıyor. Çünkü cemaatlerin dokunulmazlığı var. Öyle mi? Barajdan çıkartılan silahlar, suçsuz insanlara kurulan komplolar, Genelkurmay'da hazırlanan "İrtica ile mücadele eylem planı" ile bu komplolar arasındaki ilişkiler ve başsavcının tutuklanmasına yol açan dosyanın münderecatı. Bunların hiçbirinden bahis yok. Demek ki medya 28 Şubat sürecinde olduğu gibi tek elden ve tek merkezden güdülebilseydi zanlılarla mazlumlar kolayca yer değiştirebilirdi.

Bülent Arınç'ın sandık tehdidi, halkın hata yapmayacağını herkes bildiği için çok etkili. Bu tehdit, bir yargı komplosu ile AK Parti'nin kapısına kilit vurmayı da engelleyecek kadar güçlü. Yeni bir kapatma davası ile AK Parti kapatılırsa, bu işten sadece AK Parti'yi kapatanlar zararlı çıkar. Bu seferki dava "laiklik karşıtı fiillerin odağı" olmak suçlamasından farklı bir gerekçeye oturacak. "Laiklik karşıtlığı", AK Parti muhaliflerinin siyasî desteğini alacak bir suçlama idi. Bu seferki doğrudan darbe tartışmalarına dayanacak. Darbe tartışmalarının yoğunluk kazandığı ve darbecilerin ipliğinin tel tel pazara döküldüğü, darbe planlarının işporta tezgâhına indiği bir Türkiye'de, AK Parti'ye karşı açılacak bir dava sadece darbecilere rahat bir nefes aldırır. Peki sonucu ne olur? Darbecilerin sevinci kursaklarında kalır. Çünkü bu hatayı halk sandıkta misliyle düzeltir. Ayrıca açılacak davanın hukukî dayanağı çok zayıf. Çünkü dava AK Parti'ye değil, doğrudan hükümete karşı açılmış olacak. Çünkü suçlamaların tamamı hükümet icraatlarından çıkan sonuçlar. O zaman başsavcıya sormazlar mı? İdare'nin eylem ve işlemlerinin hukuka aykırılığının görüleceği yer Anayasa Mahkemesi değil, idarî yargı değil mi?

Bülent Arınç'ın tehdidi ile asıl köşeye sıkışan Deniz Baykal. "Darbeci Baykal"ın sandıkta şansı ne olabilir? CHP'ye oy veren seçmenin ne kadarı halkın canına kasteden ve tuzaklar kuran darbecilerle aynı frekansta konuşan Baykal'a yeniden destek verir? Bu seçim Baykal'ın sonu olmaz mı?

Fırtınalar dar alanda, yani devletin zirvesinde koptuğu için çok ses getiriyor. Sona ermesi ve düzelmesi de çok kolay. Soruları bir de şöyle soralım. Cumhurbaşkanı'nın görev süresini tartışmaya açanların, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün arkasındaki halk desteğini değiştirme güçleri var mı? Başbakan'ı siyasî yasaklı hale getirmek için planlar yapanların, halktan görecekleri karşılık ne olur? Silahla, komployla devlet üzerinde hak iddia edenlerin bu ülkeye, bu halka kazandıracakları bir şey var mı?

O zaman merak etmeyelim. Tutacak tek hesap var. O da halkın hesabı. 70 milyonun sağlamasını tek tek ve defalarca yaptığı bir hesapta hata olabilir mi?

23 Şubat 2010, Salı

---------------------------------------------

Monday, February 22, 2010

ZZ_Haber - HSYK baskısı - Kadir Özbek (HSYK Başkanvekili) baskısı

----------------------------------------------




23.ubat.2010 , Salı



http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=954636&title=erzincanda-ilginc-diyalog-cihaner-aramaya-direnecegim-ozbekmoralli-ol-ilgilenecegiz


Erzincan'da ilginç diyalog; Cihaner: Aramaya direneceğim Özbek:Moralli ol ilgileneceğiz


Özbek, Cihaner'i evinde arama yapıldığı sırada telefonla aradı. Cihaner, "Gözaltı ve aramaya direneceğim" deyince, Özbek, arama yapan savcıdan isim ve sicil nosu istedi

Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'in tutuklanması öncesi evindeki arama sırasında ilginç telefon trafiği yaşandığı öğrenildi. HSYK Başkanvekili Kadir Özbek'in, Cihaner'i telefonla arayarak destek verdiği ve aramayı yapan Cumhuriyet savcısına gözdağı anlamı taşıyacak şekilde, isim ve sicil no sorduğu ortaya çıktı. Evde arama yapan ve soruşturmayı yürüten 4 savcının yetkileri, Cihaner'in tutuklanmasının ardından HSYK tarafından kaldırılmıştı. Cihaner, arama öncesinde de sözkonusu savcıların görevden alınması için HSYK'ya başvurmuştu.

POLİSLER DE ŞAHİT

İlhan Cihaner hakkında Erzurum 2.Ağır Ceza hakiminin verdiği arama, el koyma ve gözaltına alma kararını uygulayan Erzurum özel yetkili savcıları, kararı yerine getirirken HSYK'nın dolaylı baskısına maruz kaldı. İddiaya göre HSYK Başkanvekili Özbek arama sırasında, önce Cihaner'in avukatı Hamit Sekman'ı cep'ten aradı. Ardından Cihaner ile görüşen Özbek, moral vererek olaya müdahale edeceklerini söyledi. Telefon konuşmalarına, aramaya katılan polis ve savcılar da şahit oldu.

DİRENME GEREKENİ YAPACAĞIZ

İlhan Cihaner'in, arama ve gözaltı kararına direneceğini Özbek'e ilettiği, ancak HSYK Başkanvekili'nin direnmemesini, kendilerinin gereğini yapacaklarını kendisine söylediği iddia edildi. Özbek, Cihaner ve avukatıyla cep'ten konuştuktan sonra, ikinci görüşmesini ev telefonundan yaptı. Arama yapıldığı sırada gelen ikinci telefona Cihaner'in eşini çağıran Özbek, sonra aramayı yapan savcıyı telefona çağırdı. Savcıdan "Mahkemenin kararını uyguluyoruz" cevabını alan Özbek, savcının ismini ve sicil no'sunu sordu ve telefonu kapattı.

KAÇMAZ DA ARAMIŞ

Evdeki arama sırasında Sincan 1. Ağır Ceza Başkanı Osman Kaçmaz'ın da İlhan Cihaner'i telefonla aradığı ileri sürüldü.

Ergenekon'a Yargıtay bakardı

İstanbul Barosu eski Başkanı Yücel Sayman, Taraf'a, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'nın Cihaner dosyasını kabul etmesi durumunda HSYK'nın kendi kararlarıyla çelişmemek için İstanbul'daki özel yetkili savcıların da yetkilerini alabileceğini söyledi. Sayman, "Bu durumda, Ergenekon davasının tümü Yargıtay'a alınmasa bile, en azından ıslak imza, Kafes Planı Yargıtay'a gider. Zaten göreceksiniz... AKP karşıtı kamp, "Dava, Yargıtay'da birleşsin" diye ısrar edecek" dedi.

İstanbul yetkisizlik kararı verdi

• İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Erzincan Başsavcısı İlhah Cihaner ile Eskişehir Alay Komutanı Albay Recep Gençoğlu'nun tutuklu bulunduğu ve 3: Ordu Komutanı Saldıray Berk'in ifadeye çağrıldığı 'Erzurum Ergenekon' soruşturmasına ilişkin yetkisizlik kararı verdi. Başsavcılık, yetkisizlik gerekçesini ise beş başlıkta topladı:

OLAY YERİ ERZİNCAN: Şüphelilerin tamamının suç tarihlerinde Erzincan'da görev yaptıkları/ikamet ettikleri, dolayısıyla soruşturma evrakında suç olarak nitelenen eylemlerini CMK'nın 250. maddesi ile yetkili Erzurum Başsavcılığı yetki sınırları içerisinde gerçekleştirdikleri sabittir.

DOSYA GENİŞ ÇAPLI: faaliyetleri yurdun pek çok bölgesine yayılan geniş çaplı yasadışı oluşumlara ait soruşturmaların tek bir dosya üzerinden yürütülmesi mümkün değildir.

SORUŞTURMA UZAR: ... Aksi soruşturmanın uzamasına neden olabileceği gibi, olağanüstü iş yükü altındaki mahkemelerin kısa sürede sağlıklı muhakeme yapması, karar vermesi imkanı ortadan kalkacaktır.

EKSİKLİKLER: Dosyadaki eksikliklerin Erzurum Başsavcılığınca ikmal edilmesi gerek usul ekonomisi, gerekse şüphelilere atılı eylemlerin Erzincan ve çevresinde yoğunlaşmış olması açısından gereklidir.

BİRLEŞTİRME: Kanunda Başsavcılıklar arasındaki yetki ihtilafını çözecek yasal bir düzenleme bulunmuyor. Başsavcılıklar arasındaki yetki sorunu ancak kovuşturma aşamasında mahkemeler gidermeli.

• LÜTFİ KAPLAN
ANKARA

Soruşturmanın içeriği hatırlatıldı

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı yetkisizlik kararında özetle şu tespitlerde bulundu:?

• Erzincan MİT Bölge Müdürlüğü'nde görevli 3 personeli, Dursun Çiçek'in hazırladığı "İrticayla Mücadele Eylem Planı"nı uygulamaya koydu.

• 'Fethullahçılara' ait olduğu iddia edilen yerlere silah, uyuşturucu madde, suç unsuru taşıyan belge koyarak yakalatmak ve haklarında silahlı terör örgütü kapsamında soruşturma yapmak istediler.

• Teklif edilen bu görevi kabul eden elemanı, MİT görevlileri Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı olan şüpheli İlhan Cihaner ile görüştürdü.

• Cihaner'in MİT görevlilerinin talimatlarını yerine getirmesi için haber elemanını tehdit ettiği yönündeki tespitler üzerine soruşturma genişletildi.

(STAR)

23 Şubat 2010, Salı

----------------------------------------------

ZZ_Haber (Aksiyon) - Yüksek yargı diktası

---------------------------------------------




http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=954240&title=yuksek-yargi-diktasi&haberSayfa=0


Yüksek yargı diktası


Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'in Ergenekon kapsamında tutuklanması ve 3. Ordu Komutanı Org. Saldıray Berk'in şüpheli sıfatı ile ifadeye çağrılması, başkentin 'imtiyazlı yargıçlar sınıfını' sinirlendirdi. Hükümete yönelik 'sivil dikta' eleştirilerinin yerini birden 'yargı diktası' tartışmaları aldı.

Türkiye'de askerî bir darbe olacağı ihtimaline artık hiç kimse inanmıyor. Hatta Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ bile askerî darbe dönemlerinin kapandığını, buna cüret edenleri Türk Silahlı Kuvvetleri'nde barındırmayacaklarını vurguluyor. Her ne kadar fiilî müdahalelerin devri kapanmış gözükse de yeni biçimler türedi. 17 Şubat'ta yeni türle yakından tanıştık: Yargı darbesi... Başkent Ankara'da geçen hafta sancılı günler yaşandı. 27 Nisan e-muhtırasının verildiği döneme benzer bir siyasi atmosfer vardı.

Ankara'yı bir anda hareketlendiren ve yargı darbesi ile sonuçlanan gelişme, salı günü başladı. Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'e iddia edilen Ergenekon Terör Örgütü (ETÖ) üyesi olmak suçlamasıyla operasyon düzenlendi. Özel yetkili Erzurum Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal, mahkeme kararı ile Cihaner'in evinde ve adliyedeki odasında arama yaptı. Saatlerce süren aramadan sonra çok sayıda CD ve belgeye el konuldu, Cihaner sorgusunun ardından mahkemeye sevk edildi.

Başsavcı Cihaner'in ETÖ üyesi kapsamında tutuklanması ve soruşturma kapsamında 3. Ordu Komutanı Org. Saldıray Berk'in şüpheli sıfatı ile ifadeye çağrılması, Başkent'in 'dokunulmayan imtiyazlı yargıçlar sınıfını' sinirlendirdi. Yapısı, uygulamaları ve 'mutlak' kararları ile eleştirilerin hedefi olan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), hemen gardını aldı. Daha önce Ergenekon savcılarını görevden almaya çalışan HSYK, bu kez Cihaner için devredeydi. Olağanüstü toplantı ile bir araya gelen yüksek yargıçlar, Cihaner'le ilgili soruşturma yürüten özel yetkili savcılar Osman Şanal, Rasim Karakullukçu, Mehmet Yazıcı ve Başsavcı Vekili Tarık Gür'ün yetkilerini aldı. Üstelik bu savcılar hakkında suç duyurusunda bulunulması kararlaştırıldı. Buna gerekçe olarak da savcıların CMK'nın 250. maddesini ihlal ettikleri, yetki aşımında bulundukları gösterildi. Yaklaşık 11 bin savcı ve hâkimin kaderini elinde bulunduran HSYK'nın hukuku ve demokrasiyi çiğneyen bu jet kararı, Başkent'i âdeta toz duman etti.

YÜKSEK YARGIÇLARIN İTTİFAKI

Önce yüksek yargı organları tek tek sahneye çıktı ve HSYK'yı destekleyen açıklamalarla tarafgirliklerini ilan etti. Hukukçular, ikinci bir Ferhat Sarıkaya vakasının yaşandığını söylerken, Yargıtay 1. Başkanlar Kurulu toplandı; Başkan Hasan Gerçeker, HSYK kararını 'hukuka uygun' bulduklarını ve işin takipçisi olacaklarını ifade etti. Aynı gün hiç ilgi ve alakası olmadığı hâlde Danıştay Başkanı Mustafa Birden'den de açıklama geldi: "Karar doğru. HSYK'ya güveniyoruz."

İdeolojik söylemleriyle sürekli eleştirilen YARSAV da geri durmadı. Dernek Başkanı Emine Ülker Tarhan, medyaya yaptığı açıklamalarla yüksek yargıçlar darbesine destek verdi. Yüksek yargı sırt sırta verip âdeta derin bir mücadele başlatmıştı. Üstelik savaş açtıkları kurum yine yargıydı. Ancak fotoğrafta bir eksiklik vardı: Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya... Nitekim o da çok geçmeden yazılı bir açıklama ile kendisinden beklenilen tavrı gösterdi. Durumdan vazife çıkaran Başsavcı, yaptığı yazılı açıklamasında AK Parti'ye ikinci bir kapatma davası açmak için âdeta fırsat kolladığı mesajını veriyordu: "Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı; Habur, Erzincan, Erzurum adli yargı çevrelerinde yargıyı yıpratan, yargıya olan güveni sarsan adli tahkikatları incelemeye almıştır."

Arka arkaya gelen bu açıklamalar Başkent'te yüksek yargıçların derin bir krizde olduğunu gösterdi. Peki, hükûmet ve siyaset cephesinde bu süreçte neler oluyordu?

HÜKÛMET, E-MUHTIRA TAVRINA

BENZER KARARLILIK GÖSTERDİ

Kararı Eskişehir'de öğrenen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ankara'ya gelir gelmez hukukçu kurmaylarını topladı ve 'yargıçlar darbesine' karşı siyaset kurumu olarak karşı oldukları mesajını verdi. Nitekim toplantıdan sonra akşam saatlerinde Adalet Bakanı Sadullah Ergin basının önüne çıktı, 27 Nisan e-muhtırasında olduğu gibi hükûmetin bu karara karşı dik durduğunu gösterdi. Bakan, savcıların görevden alınmasını 'hukuksuz ve açık bir yetki gasbı' olarak değerlendirdi, savcı ve hâkimlere gözdağı verildiğinin altını çizdi. Yargıtay'ın HSYK'yı destekleyen açıklamasının ihsas-ı rey olduğunu vurguladı.

Tartışmalar bir gün sonra da devam etti. HSYK bir kez daha olağanüstü toplanarak görevden aldığı savcıların yerine 3 isim atadı. Adalet Bakanı Müsteşarı Ahmet Kahraman'ın katıldığı toplantıda yüksek kurul, Taner Aksakallı'yı başsavcı vekilliğine getirdi, Mehmet Ali Kurt ve Ender Karadeniz'e de özel yetki verdi. Kurulun toplantıda olduğu saatlerde bu kez CHP lideri Deniz Baykal sahneye çıktı. HSYK'ya destek verdi ve krizden çıkış adresi olarak erken seçimi gösterdi. CHP lideri sadece açıklama ile yetinmedi, tutuklanan Başsavcı İlhan Cihaner'i ziyaret etmek üzere üç milletvekilini Erzurum'a gönderdi. İzmir Milletvekili Ahmet Ersin, Sivas Milletvekili Malik Ecder Özdemir ve Erzincan Milletvekili Erol Tınastepe cezaevine giderek Cihaner ile görüştü ve CHP'nin Ergenekon avukatı olduğunu bir kez daha ilan etti.

-----

Baykal'dan sonra Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, medyanın karşısına çıktı ve hükûmetin e-muhtıradaki tavrına benzer kararlılık gösterdi. Türkiye'nin demokratik bir hukuk devleti olduğunu söyleyen Arınç'ın yanıtı sert oldu: "Türkiye bir yargıçlar devleti değil. Hem taraf tutup, hem adil olmayan karar alıp, hem de siyaset yaparken o cübbe giyilemez. Siyaset yapmak isteyen yargı mensubu varsa, önce tarafsız ve adil olduklarını temsil eden cübbelerini çıkarmalı."

Hükûmetin 'yetki gasbı' olarak değerlendirdiği HSYK kararı, '17 Şubat yargı darbesi' olarak tarihteki yerini alırken; bu konudaki tartışmalara son noktayı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül koydu: "Süratle, AB standartlarında bir yargı reformu yapılmalı." Yaşananları 'kısır döngü' olarak nitelendiren Gül, yüksek yargı organlarını Çankaya Köşkü'nde bir araya getirip yargı krizini bitirmek istiyor. Cumhurbaşkanı'nın bu mesajlarından sonra yüksek yargıçların çıkardığı kriz bir nebze de olsa dindi. Ancak sıcak gelişmeler arka arkaya devam etti. HSYK'nın yetkilerini kaldırdığı Osman Şanal'ın Ergenekon dosyasını İstanbul'daki Ergenekon savcılarına gönderdiği ortaya çıktı. 13 parçadan oluşan soruşturma dosyasının Ergenekon davasıyla birleştirilmesi bekleniyor. Böylece şüpheli sıfatı ile iki kez çağrıldığı hâlde Erzurum Savcısı Osman Şanal'a ifade vermeye gelmeyen 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk'in durumu da netleşti. Ergenekon savcıları Berk'e kötü haberi verdi: "Gerekirse Orgeneral Saldıray Berk'in ifadesini biz alacağız."

Aslında bütün bu koparılan gürültünün temelinde de Saldıray Berk'in olduğu ileri sürülüyor. İddiaya göre, Erzurum'da normal yürüyen Ergenekon soruşturması üst düzey komutanlara kadar gidince yargı devreye girdi. Savcıların yetkilerini elinden alarak soruşturmanın akim kalması amaçlandı. Ancak Savcı Osman Şanal dosyayı İstanbul'daki Ergenekon savcılarına gönderince bu oyun da bozuldu.

Peki, Erzincan-Erzurum-Ankara hattında yaşanan ve ülkenin bir anda 'yargı darbesi' ile kilitlendiği bu noktaya nasıl gelindi?

28 ŞUBAT'IN İRTİCA KOMPLOSU

TEKRAR SAHNELENMEK İSTENDİ

Ergenekon sürecinin başladığı Haziran 2007'den bir ay sonra İlhan Cihaner, HSYK tarafından Erzincan'a başsavcı olarak atandı. İstanbul ve Ankara'da ETÖ'ye yönelik operasyonların başladığı bir dönemde, Erzincan'da da 'derin bir tertip' hazırlığı vardı. İddiaya göre, ETÖ kapsamında iki kez sorgulanan Albay Dursun Çiçek'in imzasını taşıyan 'İrtica ile Mücadele Eylem Planı' ilk kez burada hayata geçirilecekti. 28 Şubat'ın irtica oyunu, 10 yıl sonra tekrar sahneye getirilecekti. Bunun için Albay Dursun Çiçek, Erzincan'a iki kez gitti. Önce 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk, daha sonra orduevinde Başsavcı Cihaner ile birkaç kez buluştu.

Bu görüşmeden iki ay sonra cemaatlere yönelik hazırlanan komplonun uygulanması için Başsavcı Cihaner düğmeye bastı, iki yıl önce başlattığı soruşturmayı genişletti. Söz konusu soruşturma bir kadının 'Cemaat üyesi kocam beni dövüyor!' şikâyetiyle 2007'de başlatılmıştı. Cihaner, aile içi şiddet soruşturmasını bir anda bir cemaat soruşturmasına dönüştürdü. Üstelik terör örgütü iddiasıyla yürüttüğü soruşturmada polisle değil, jandarma ile çalışmayı tercih etti. Bunun nedenini ise daha sonra şu cümlelerle açıkladı: "Ben polise güvenmiyorum. Sızma olabilir."

Devletin güvenlik güçlerine bu anlayışla bakan başsavcı, jandarma ile birlikte Erzincan ve ilçelerinde 17 vakıf, dernek ve iş yerine baskın yaptı. 23 Şubat 2009 günü 29 kişi gözaltına alındı, 9'u tutuklandı. Başsavcı, bulduğu gizli tanıklarla soruşturmayı genişletti. 16 ilde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Yeni Şafak Gazetesi sahibi Ahmet Albayrak dâhil 235 kişiyi takibe aldı. Bu illere operasyon hazırlığı yaparken, Erzurum Başsavcılığı'na gelen bir ihbar, bu komplonun bozulmasına neden oldu. Özel yetkili Erzurum Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal, 10 Mart 2009 günü Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdiği yazıda, soruşturmanın 'silahlı örgüt' iddiasıyla yürütüldüğünü, dosyanın kendi görev alanında olduğunu bildirdi.

İki yıl boyunca hem Adalet Bakanlığı'ndan hem de üstündeki yetkili yargı organlarından gizli ve yetkisiz bir şekilde soruşturmayı yürüten Erzincan Başsavcısı, önce direndi, ardından dosyayı Erzurum Başsavcılığı'na göndermek zorunda kaldı. Ancak planı bozulmuş olacak ki Erzincan'da cemaatlere yönelik ikinci bir soruşturma başlattı ve talebe rağmen bu dosyayı Erzurum'a göndermedi. Bu gelişmeler yaşanırken Adalet Bakanlığı 16 Mart 2009'da Başsavcı İlhan Cihaner hakkında soruşturma açtı. Üç ay süren soruşturmadan sonra bakanlık müfettişleri Cihaner'i 15 ayrı eylem nedeniyle suçladı. Bu soruşturmadan sonra bakanlık, Cihaner hakkında kovuşturma izni verdi. Bunun üzerine Tunceli Ağır Ceza Mahkemesi'nde 'görevi kötüye kullanmak', 'şüphelilere şantajla baskı yapmak', 'resmî evrakta sahtecilik' ve 'yetki gasbı' suçlamaları ile Cihaner'e 26 yıl hapis istemiyle dava açıldı. Birinci sınıf hâkim olduğu için dosyası Yargıtay 11. Ceza Dairesi'ne gönderildi. Müfettiş raporunda Cihaner ile ilgili suçlamalar şöyle sıralanıyor: "Örgütlü suçların soruşturulmasına başlandığında genelge ekindeki formun eksiksiz bir şekilde doldurularak derhâl bildirilmesi gerekirken, soruşturma evrakını yaklaşık iki yıl sonra bildirdi. 5 farklı günde izinli olmadığı hâlde görev yerini terk etti. Yürüttüğü soruşturmada doğru ve tarafsız davranmadı. Şüphelilerin ifadelerini alırken bağırarak baskı oluşturabilecek tarzda tavır sergiledi. Medine Vakfı'na yönelik emniyete müzekkere yazılmasına rağmen aramayı jandarma ile yaptı. Şüphelilerin çoğu emniyet bölgesinde olmasına rağmen arama, el koyma, ifade alma gibi tüm işlemleri jandarma ile yaptı."

22 Şubat 2010, Pazartesi

---------------------------------------------

Selçuk Gültaşlı (Zaman) - Brüksel- Sarıkaya'yı hiç unutmadı

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=954181&title=bruksel-sarikayayi-hic-unutmadi


Selçuk Gültaşlı , Zaman


Brüksel, Sarıkaya'yı hiç unutmadı


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün yargı krizini atlatmak için en iyi reçete olarak Avrupa Birliği'ni işaret etmesinin ardından Brüksel'in Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na ilişkin tutumuyla ilgili birçok yorum yapıldı.

Bunlardan bir tanesi, mesela, AB'nin adalet bakanının HSYK'dan çıkarılmasını istediği; zira bakan ve müsteşarının Kurul'a girmelerinin bağımsızlık ilkesine halel getirdiği yönündeydi. Bir başka yorum ise AB'de bazı üye ülkelerde de bakanların HSYK türü kurullara girdiklerinden hareketle Avrupa'da yargı bağımsızlığının Türkiye'den farklı yorumlandığına işaret ediyordu.

Geçen hafta raporlarında yıllardır yargıyı mercek altına alan Brüksel'in HSYK krizine nasıl baktığını anlamaya çalıştım. Brükselli bürokratlarla konuştum. Anlayabildiğim kadarıyla AB krizde şöyle bir yerde duruyor:

- Brüksel'in yargıyı mercek altına aldığı araçlarında 27 Nisan'dan sonra bir odak kayması yaşandı. 27 Nisan e-muhtırasının 367 kararı ile desteklenmesi, 22 Temmuz seçimlerinden sonra açılan kapatma davası, başörtüsü için yapılan anayasa değişikliğinde Anayasa Mahkemesi'nin usulü bırakıp esasa girmesi, AB'nin dikkatini yüksek yargıya çevirdi. 2007, 2008 ve 2009 raporlarında yüksek yargıya ilişkin net eleştiriler yer aldı. Adalet bakanının HSYK'ya nadiren de olsa girdiğini en son 2006'da not eden AB Komisyonu, o tarihten sonra eleştirilerinin odağına HSKY'yı koydu.

- Brüksel'in yargıya bakışındaki odak kaymasının ciddi bir sebebi de Ferhat Sarıkaya'nın başına gelenler oldu. AB, Sarıkaya'yı hiç unutmadı. 2006, 2007, 2008 ve 2009 raporlarında Sarıkaya'ya atıf yapan Komisyon, meslekten ihraç kararı alan HSYK'nın tutumunu "orantısız" olarak nitelendirdi. AB, Sarıkaya vakasını kendi gündeminde sıcak tuttu.

- AB, bağımsızlığı, mahkemede karar alırken hâkimin ya da iddianame yazarken savcının bağımsızlığı olarak anlıyor. Yani hâkim hükmünü verirken ya da savcı iddialarını hazırlarken bir baskıya maruz kalıyor mu kalmıyor mu, ona bakıyor. Yargı bağımsızlığı, Türkiye'deki gibi hâkim ve savcıların yürütme-yasama ikilisi ile bütün bağlarını koparması olarak anlaşılmıyor.

- AB üyesi ülkelerin çoğunda yürütmenin temsilcileri, HSYK benzeri kurumlara giriyor. Buradaki sorun, bakan ya da müsteşarın Kurul'a girmesi değil, Kurul'da bakan ya da müsteşarın hâkim ve savcı atamalarında tarafsız davranıp davranmaması. Dolayısıyla AB'nin "bakan ve müsteşarı HSYK'dan çıkarılsın" gibi bir talebi yok. "HSYK'da atama ve terfilere siyasi müdahalede bulunarak davalara etki etmesin" talebi var.

- Brüksel'den bakıldığında HSYK'nın bağımsızlık sorunundan ziyade tarafsızlık sorunu var gibi görünüyor. Avrupa Parlamentosu'nun Türkiye raportörü Ria Oomen-Ruijten 11 Şubat'ta kabul edilen raporunda, mesela, yargının bağımsızlık sorunundan hiç bahsetmiyor. Oomen-Ruijten, HSYK'nın temsil gücünün artırılması, şeffaflığı ve tarafsızlığının temin edilmesi çağrısı yapıyor. Komisyon da HSYK'nın bağımsızlığına ilişkin şüpheler izhar ederken bakan ya da müsteşarının toplantılara girmesini değil, Sarıkaya'nın meslekten ihraç edilmesini örnek gösteriyor.

Son tahlilde, Avrupa Birliği de cuntanın eseri 1982 Anayasası'nın 1987'den bu yana neredeyse yarısının tadil edildiğini; ama sadra şifa olmadığını görüyor. Çareyi, devleti değil, insan haklarını temel alan yepyeni bir anayasada görüyor.

22 Şubat 2010, Pazartesi

---------------------------------------------

ZZ_Haber - CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin ile Gizli Tanıkların görüşmesi : Gizli Tanıklara Para da Teklif Edildi mi?

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=954359&title=chpli-milletvekili-ahmet-ersin-ile-eriza-otelde-gizemli-gorusme


-----

foto.lar içn
bkz. yukarıdaki link


FOTO 1: En sağdaki kişi İlhan Cihaner, sağdan ikinci kişi Cihaner'in Avukatı Hamit Sekman, sağdan üçüncü kişi Paradise Pastanesi'nin Sahibi Abdullah Erdoğan.

FOTO 2: Ruhsatı bir başkası üzerine kayıtlı olup sahibinin Abdullah ERDOĞAN olduğu ve İlhan Cihaner'e Abdullah Erdoğan tarafından tahsis edilen jip.

vd foto.lar

-----



CHP'li Milletvekili Ahmet Ersin ile Eriza Otel'de gizemli görüşme


Terör örgütü üyesi suçundan tutuklanan Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in tutuklanmasının ardından Gizli Tanıklar E.Z., Ö.B. ve E.Z'nin kardeşi S.Z., Paradise Pastanesi'nin sahibi Abdullah ERDOĞAN'ın kardeşi Erdal Erdoğan ve bazı Jandarma Personeli'nin organizesinde CHP'li Milletvekili Ahmet Ersin ile 18 Şubat'ta Eriza Otel'de görüştürüldüğü, görüşme sırasında gizli tanıkların araçlarının da Jandarma Komutanlığı'nın parkında bekletildiği öğrenildi.

"Cihaner Ne Yazdığını Bilmediğimiz İfadelere İmza Attırdı"

E.Z ve Ö.B.'nin, İlhan Cihaner tarafından yürütülen soruşturmada ifadeleri kullanılmıştı. Ancak E.Z ve Ö.B., Erzurum Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı'na 14.01.2010 tarihinde verdikleri ifadelerinde, İlhan Cihaner tarafından alınan eski ifadelerini reddettiler.

"İfade Verirken Alkollüydük"

Her iki şahıs da "ifadelerinin zorlama ifadeler olduğunu, ifade esnasında çok alkollü olduklarını ve ifade kağıtlarında ne yazdığını bilmeden imza attıklarını" söylediler.

Ö.B.: "Okuma Yazmam Yok"

Ayrıca Ö.B., okuma yazma bilmediğini söyledi. İfadelerinin ardından mahkemeye sevk edilen E.Z. ve Ö.B., Erzurum 2. ACM Heyeti karşısında da bu ifadelerini tekrar ettiler ve gizli tanık oldular.

Cihaner Gizli Tanıkları Gözaltına Aldırdı

Erzurum'daki ifadelerinin ardından E.Z. ve Ö.B. Erzincan'a dönüşlerinde İlhan Cihaner tarafından gözaltına alındılar. İfadelerinde Erzurum'daki beyanlarını tekrar etmeleri ve Cihaner aleyhine ifade vermeleri üzerine, Cihaner tarafından haklarında "iftira" suçundan soruşturma açıldı.

CHP'lilerin Gizli Tanıkları Yönlendirme Trafiği

Eriza Otel'de Buluşma

Cihaner'in tutuklanmasının ardından Gizli Tanıklar E.Z., Ö.B. ve E.Z'nin kardeşi S.Z., Paradise Pastanesi'nin sahibi Abdullah Erdoğan'ın kardeşi Erdal Erdoğan ve bazı Jandarma Personeli'nin organizesinde CHP'li Milletvekili Ahmet Ersin ile 18 Şubat'ta Eriza Otel'de görüştürüldüler. Bu sırada gizli tanıkların araçları da Jandarma Komutanlığı'nın parkında bekletiliyordu. Bazı Jandarma personeli, CHP'li Ahmet Ersin ve Erdal Erdoğan'ın, gizli tanıkları Cihaner aleyhindeki ifadelerini geri çekmeye ikna etmeye çalıştığı ileri sürüldü. Nitekim Eriza Otel'de CHP'lilerle görüşen gizli tanıklar, S.Z. E.Z. ve Ö.B., resmi giyimli Jandarma Personeli ve Erdal ERDOĞAN tarafından, Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığı'na götürülerek tekrar ifade verdirildi.

Gizli Tanıklara Para da Teklif Edildi mi?

Gizli tanıkların CHP Milletvekili ile görüşme, Cihaner hakkındaki ifadelerini geri çekme ve Erzincan Adliyesi'nde tekrar ifade vermeleri hususunda, gizli tanıklara baskı yapıldığı ve yüklü miktarda para teklif edildiği ileri sürülüyor.

Pastanenin Sırrı

Kamuoyu, birkaç gün boyunca Gizli Tanık Munzur olan S.Z.'nin kaybolduğu gerekçesiyle hakkında ihbar telefonları açıldığını ve daha sonrasında Ordu Caddesi üzerinde asker traşlı ve sivil giyimli kişilerle birlikte ve endişeli olduğunun görüldüğünü duymuş, akabinde bu şahıslar tarafından iteklenerek sokulduğu Paradise Pastanesi'ni merak etmişti.

Paradise Pastanesi sahibi Abdullah Erdoğan ve kardeşi Erdal Erdoğan'ın, eski Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner ve CHP milletvekili Ahmet Ersin ile yakın ilişki içinde oldukları ve çok sık görüştükleri ortaya çıktı. Erdoğan Kardeşlerin, İlhan Cihaner'le Erzincan'da sürekli birlikte görüldükleri, birlikte sık sık şehir dışına çıktıkları, başsavcının gerek binek araç gerekse masraflarını karşılayarak "sponsorluğunu" yaptıkları, Erzincan'a geldiği günlerde CHP Milletvekili Ahmet Ersin'i karşıladıkları ve Ersin ve askerler arasındaki geliş - gidiş trafiğini ayarladıkları, çevrelerinde "askerlerin, başsavcının ve milletvekillerinin dostu olup arkası güçlü esnaf" olarak bilindikleri, gelen bilgiler arasında yer alıyor.

PASTANE SAHİBİ DOĞRULADI

Konuyla ilgili olarak habervaktim'in ulaştığı pastane sahibi Abdullah Erdoğan, CHP üyesi olduğunu CHP'den aday olduğunu belirterek, Savcı İlhan Cihaner'le tanıştığını ve dostluğunun bulunduğunu doğruladı. Erdoğan, "Cihaner ile sık sık bir araya geliriz o çok iyi bir insan. Onun kimseye haksızlık yapacağına inanmıyorum. İnsancıl yönü çok ağır basar" dedi.

Kaynak : Habervaktim.com

22 Şubat 2010, Pazartesi

---------------------------------------------

ZZ_Haber - Emeç ailesini umutlandıran dava- Turgut Kazan'ı neden rahatsız ediyor?

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=954396&title=emec-ailesini-umutlandiran-dava-turgut-kazani-neden-rahatsiz-ediyor-haberyorum-ali-akkus


Emeç ailesini umutlandıran dava, Turgut Kazan'ı neden rahatsız ediyor?


(Haber-Yorum Ali Akkuş)


Ergenekon soruşturması tam anlamıyla turnusol etkisi yaptı. Artık kimse maskeyle dolaşamıyor. Soruşturma ilerledikçe gerçek yüzler ortaya çıkıyor.
Kendilerini yıllardır demokrasi kahramanı olarak sunanlar meğer birer takiyye içindeymiş. Takiyyenin çağdaş versiyonu da denebilir buna.

Madem ayinesi iştir kişinin lafa bakılmazmış. O halde bir dönem darbe karşıtı olarak takdim edilenlerin demokrasiyle nasıl bir ilişki içinde olduklarına yakından bakalım. Meseleyi somutlaştırmak için iki ismi ve bir davayı konuşmakta fayda var: Hüsamettin Cindoruk ve Avukat Turgut Kazan ile Susurluk davası.

Kendisini hep darbecilerin idam ettiği Başbakan Adnan Menderes'in avukatı olarak takdim ediyordu. Merkez sağda yıllarca bu sıfatla ekmek yedi. 28 Şubat, 27 nisan e-muhtırası ve Ergenekon soruşturması karşısındaki tavrı, maskesini düşürmeye yetti. Son zamanlarda konuşmak için çıktığı her mecliste sözü darbeyle kapatıyor. Hüsamettin Cindoruk'un maskesini Aydın Menderes düşürdü: ''Cindoruk, Adnan Menderes'in imzasını taşıyan herhangi bir vekâlete haiz olmamıştır. Ayrıca Menderes ailesinden başka bir Menderes'in avukatlığını da üstlenmemiştir. Cindoruk kendisi Menderes'in avukatı olarak tanıtıldığı durumlarda sessiz kalmış, bunu tekzip etmemiş, adeta kendisinin böyle tanıtılmasında pişkince bir memnuniyet içerisinde gözükmüştür.'

Diğer isim ise Turgut Kazan. Çetin Emeç'in ailesinin avukatı. Bu günlerde meşhur dizilere yeni transfer olmuş emekli tiyatrocu gibi. Ergenekon soruşturmasını yürüten bir savcı için 'militan' diyecek kadar hukuk nezaketinden uzak. Kameraları görünce çıldırıyor. Şovmen gibi davranıyor. Ergenekon soruşturması faili meçhul cinayetlere uzanınca yakınlarını kaybeden aileler umutla bir araya geldi. Onlar arasında Çetin Emeç'in kızı ve eşi Bilge hanım da var. Bilge Emeç yıllar sonra şöyle bir itirafta bulundu: 'İran dedik, irtica dedik ama gerçeklerle yüzleşmek istemedik.' Emeç'in eşi ve kızının umutlandığı bir ortamda ailenin avukatı 'morali bozuk olanlar' arasında. Soruşturma savcılarını HSYK'ya şikayet ediyor. Burada bir çelişki yok mu? Bu nasıl bir avukat ki, mağdurlar fail bulunacak diye umutlanırken o bu davanın bitirilmesini istiyor.

Türkiye ne zaman arınma sürecine girse birileri bunu engellemek için plan yapıyor.
Susurluk soruşturmasında da öyle olmuştu.
Dava karar aşamasındayken hâkim değiştirildi.
Yeni hâkim sanıkların bile şaşkınlıkla karşıladığı hapis cezaları verdi.
Kısa sürede yüzlerce dosyaya vakıf olan yetenekli isim Metin Çetinbaş'tı.
Şimdi Silivri'de sanık avukatı.
Susurluk sanıklarına verilen cezaların az olduğundan hareketle yapılan itirazlardan da sonuç çıkmadı.
Çıkan sonucun nedeni yıllar sonra anlaşıldı.
Meğer o gün Yargıtay'da davaya müdahale eden savcının hareketi aslında sanıkların lehineymiş.
O savcının ne kadar büyük işler yaptığını 367 krizinde yaşayarak gördü Türkiye.
Kanunda olmayan buluşların sahibi Sabih Kanadoğlu, Ergenekon sürecinde evi arananlar arasında yer aldı.

Sanıklara ağır cezalar vermek üzereyken görevden alınan hâkim şimdi ne yapıyor biliyor musunuz?
Susurluk soruşturmasının nasıl kapatılmak istendiğini anlatmıştı o günlerde.
Karşılığında ağır tazminat cezalarına çarptırıldı.
Hacizden arta kalan emekli maaşıyla yaşamaya çalışıyor.
Emekli hâkim Sedat Karagül bir daha konuşmamak üzere yemin etmiş gibi.
Keşke tecrübelerini kamuoyu ile paylaşsa.

Ali Akkuş

22 Şubat 2010, Pazartesi

---------------------------------------------

Yücel Sayman (röportaj yapan : Neşe Düzel - Taraf) : HSYK - suçun daniskasını işledi

---------------------------------------------


http://taraf.com.tr/makale/10174.htm


Yücel Sayman: ‘HSYK suçun daniskasını işledi’


Neşe Düzel - 22.02.2010


“Erzurum’un bir adım sonrası, İstanbul’da Ergenekon davasının da Özel Yetkili Savcılardan alınması olabilir. Ergenekon, böylece Veli Küçük gibi isimlerle kapatılır.”

“HSYK, Ergenekon davasının Yargıtay’a taşınması imkânını sağladı. Kafes gibi davalar, Erzincan Savcısı’nın davasıyla birleştirilip Yargıtay’da görülebilir artık.”

“İstanbul, Savcı’yı yargılamaya gerek görmezse kurgu bozulacak. Yargıtay’a gitmeyecek dava. Ulusalcılar, “Niye dava açmıyorsunuz” diye bağıracak.”

* * *

NEDEN: YÜCEL SAYMAN
Türkiye’de insanların mesafeli durduğu, pek ilgilenmediği hukuk, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun kararıyla bir anda toplumsal bir skandala dönüştü. Hukukçular, kararla ilgili taban tabana zıt yorumlarıyla tam anlamıyla ikiye ayrıldılar. Artık karşımızdaki durum, bütün ülkeyi hukuktan ve hukukçulardan kuşkulandıracak noktaya geldi. Hukukçularımız neden ikiye ayrıldı? HSYK’nın bir savcıyı görevden alma yetkisi var mı? Bugün Türkiye’nin karşılaştığı ve tartıştığı konular hukuki mi ideolojik mi? Hukukçular, Türkiye’de hukuku bir silah gibi mi kullanıyor? Yüksek yargı, orgenerallerin sorguya çağrılmasını engellemeye mi uğraşıyor? Hukuk sistemini, hukukçular tarafından çiğnenmekten nasıl kurtaracağız? Cemaatlerle ilgili bir soruşturma da engellenmiş gibi gözüküyor. Cemaatler soruşturması ne olacak? Bunları İstanbul Barosu’nun altı yıl başkanlığını yapmış olan önde gelen hukukçularımızdan Ticaret Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Yücel Sayman’a sorduk. Sayman, “Yüksek yargıya, ‘Türklük ve Atatürk milliyetçiliğine oturtulan ideolojiyi koru’ görevi verilmiş bizde” derken, son dönemin büyük hukuk skandallarından biri olan Prof. Baskın Oran örneğini verdi. “Oran’ın davasında bu ideoloji, Yargıtay’ın kararıyla açıkça ortaya çıktı. Baskın’a, şu söylendi: ‘Sen Ermenilerin çıkarttığı bir gazetede yazıyorsun. Zaten burada yazıyorsan, devletin ideolojisine aykırı şeyler söylüyorsun demektir. O zaman sen, başkaları tarafından ‘satılmış’ diye hakaret edilmeyi hak ediyorsun. Aynı şeyleri Milliyet gazetesinde Bulgar veya Yunan Türkleri lehine söyle, o zaman sana hakaret edilemez. Sana ‘satılmış’ diyenler mahkûm edilir.’ Baskın’a işte bu söylendi” dedi.

* * *

NEŞE DÜZEL: Hukuk bir anda toplumsal bir skandala dönüştü. Hukukçularımız ikiye ayrıldı. Ne oluyor?

YÜCEL SAYMAN: Şuradan başlayalım. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ne yaptı? Erzurum Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılarının yetkilerini kaldırdı. “O savcılara özel yetkilerini ben verdim ve ben kaldırırım” dedi.

Ama şimdi herkes HSYK’nın yetkili olup olmadığını tartışıyor. Bir taraf yetkisi var diyor, bir taraf yetkisi yok diyor. HSYK’nın niye yetkisi yok bir savcıyı görevden almaya?

Hayır, böyle bir yetkisi var. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bir savcıyı görevden alabilir ve bir savcının özel yetkisini kaldırabilir. Bunları yapmaya yetkisi var. İdare hukukunun genel prensibidir bu. Yetkiyi veren, o yetkiyi alabilir. Ama HSYK’nın, bir savcının bir soruşturmayla ilgili yetkili olup olmadığına karar verme yetkisi yok.

Anlamadım...

Bir savcının bir soruşturmayla yetkili olup olmadığına ancak yargı karar verebilir. Yani, mahkemeler karar verebilir. Sorun, buradan doğuyor. Ama kimse bunu tartışmıyor. HSYK, savcının yetkisini keyfi olarak asla alamaz. Mutlaka bir gerekçesinin olması gerekir. Burada vahim olan HSYK’nın gerekçesi...

Biz HSYK’nın bu kararına ve gerekçesine hangi hukuki süreçten geçerek geldik? Bunu benim de anlayabileceğim bir biçimde anlattıktan sonra, HSYK’nın gerekçesini söyleyebilir misiniz?

Biliyorsunuz... AB’ye uyum çerçevesinde Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırıldı ve DGM’lerin gördüğü suçları görmek üzere bazı illerin Ağır Ceza Mahkemeleri görevlendirildi. Bunlara, “Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri” adı verildi. Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 250. maddesi de, hangi suçların Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi’nin yetki alanına girdiğini düzenledi. Erzurum Ağır Ceza Mahkemesi de, işte HSYK tarafından “Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi” olarak görevlendirilen bir mahkeme. Erzurum’un yetki alanı Erzincan’ı da kapsıyor.

Yani...

Erzincan’da, 250. Madde’nin kapsamına giren bir suç işlendiğinde, Erzurum Özel Yetkili Mahkemesi bu suça bakmakla görevli oluyor. Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 250. maddesinin bir de üçüncü fıkrası var. Bu fıkra, “250. Madde’de belirtilen suçları işlediği öne sürülen kişiler Özel Yetkili Mahkemelerde yargılanırlar” diyor ve bir ‘istisna’ getiriyor. O da şu... “Suçu işlediği ileri sürülen kişi, eğer başka kanunlara göre Anayasa Mahkemesi’nde veya Yargıtay’da yargılanması gerekiyorsa, o zaman o kişi, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinde yargılanmaz, yüksek mahkemelerde yargılanır” diyor. Yani buna göre, suçu işlediği öne sürülen kişi birincil derecede yargıç veya savcıysa, ancak Yargıtay’da yargılanabilir.

Erzincan Başsavcısı Cihaner, Erzurum Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi’nde değil Yargıtay’da yargılanabilir öyle mi?

Evet. Aslında tartışma, yargılamayı kimin yapacağında değil, soruşturmayı kimin yapacağında çıkıyor. Çünkü CMK’da buna ilişkin bir düzenleme yok. Kanun’un 251. maddesi, “250. Madde’ye giren suçların soruşturmasını Özel Yetkili Savcı yapar” diyor. Yargılama için getirdiği istisnayı, soruşturma için getirmiyor. Dolayısıyla Erzurum Özel Yetkili Savcısı, “Kanun, soruşturma yetkisini bana veriyor” demekte haklı. Çünkü o, 251. Madde’ye dayanarak Erzincan Savcısı’nı soruşturuyor. HSYK ise, “250. Madde’de yargılamayla ilgili getirilen istisna, soruşturmayla da ilgili. Erzincan Savcısı, Yargıtay Kanunu’na göre soruşturulmalı. Özel Yetkili Erzurum Savcısı onu soruşturamaz” diyor. Bir kesim Erzurum Savcısı’nın, bir kesim de HSYK’nın yorumunu savunuyor.

Bütün yasalar, böyle iki karşıt ve farklı yoruma açık mıdır?

Dünyadaki bütün yasalar böyledir. Hukukta yorum farkı olabilir. Olmalıdır da. Çünkü hukuk böyle oluşur. Ama hukukta bazı şeyler vardır ki, bunlar kesindir. Erzurum olayında da kesin olan şudur. Eğer hukuk kurallarının uygulanmasında bir tartışma, ihtilaf çıkarsa, bu ihtilafı ancak mahkeme çözer. Şimdi, Erzurum Özel Yetkili Savcısı’nın Erzincan Savcısı’nı soruşturup soruşturamayacağıyla ilgili bir ihtilaf çıktı...

Evet... Buraya kadar normal. Sonra ne oldu?

Mahkemelerin çözmesi gereken bir konuyu Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu çözdü. İşin vahameti burada. Erzurum Savcısı’nın yetkili mi yetkisiz mi olduğuna HSYK asla karar veremez. Buna ancak yargı karar verir. HSYK yargı organı değildir. Erzurum kararında, HSYK yargının yerine geçti. Erzurum Özel Yetkili Savcılarına, “Siz Erzincan Savcısı’nı soruşturarak ve tutuklayarak yetkinizi aştınız. Siz bu soruşturmayı yapamazsınız” kararını verdi ve savcıların özel yetkilerini kaldırdı. HSYK’nın böyle bir gerekçeye, karara dayanarak savcıların özel yetkilerini kaldırma yetkisi yok. Aynı hukuka aykırılık Şemdinli davasında da olmuştu.

Şemdinli olayıyla Erzurum olayı hangi yönden benziyorlar?

Şemdinli davasının savcısı soruşturmasını yaptı ve iddianamesini mahkemeye sundu. HSYK, iddianameyi hukuka ve usule aykırı gördü ve savcıyı görevini kötüye kullandığı gerekçesiyle görevden aldı. Yani HSYK, yargının yerine geçti ve iddianameyi denetledi. HSYK’nın böyle bir yetkisi asla yok! Bu yetki, mahkemeye yani yargıya aittir. Üstelik mahkeme, savcının iddianamesini hukuka ve usule uygun buldu, kabul etti. Bu iddianameye dayanarak yargılamayı yaptı.

HSYK, böylesine bir hukuka aykırılığı niye yaptı?

Şemdinli davasının içeriğine, bu davada yargılananlara baktığınızda bunu anlıyorsunuz. HSYK, Türkiye’deki siyasi düşüncenin, kamplaşmanın yanında yer alıp hukuki işlem yapıyor, mevcut sistemi korumaya çalışıyor.

Savcılar, hangi hallerde yaptıkları soruşturmadan alınırlar?

Savcının özel yaşamındaki disiplinsizlik, savcılıkla bağdaşmayan eylemleri gibi çeşitli nedenleri olabilir bunun. Ama HSYK, bir savcıyı yetkisizsin ya da yetkini aştın diye görevden alamaz.

Hukukçular da Türkiye’de hukuku bir silah gibi mi kullanıyor? Farklı fikirdeki hukukçular birbirlerini hukukla mı vurmaya çalışıyor?

Hukukçuların, kendi siyasi ve ideolojik anlayışlarına göre hukuku yorumlamaları engellenmemelidir. Çünkü hukuk ancak böyle gelişebilir. Ama hukuk, bazı kurumların ve siyasi hareketlerin elinde bir silah haline geliyorsa ve kullanılıyorsa, bu vahimdir. Türkiye’de açıkça bu durum yaşanıyor. Üstelik ileride daha da vahim durumlar yaşanabilir.

Daha vahim ne olabilir ki?

Ergenekon, Türkiye’nin en önemli davası. Erzincan Başsavcısı’nın dosyası İstanbul’a gönderildi. İstanbul’daki savcılar, Erzincan Savcısı’yla ilgili önlerine gelen soruşturmayı sürdürürlerse, HSYK’nın kendi kararıyla çelişmemesi, kendi gerekçesini çürütmemesi için, Erzurum Savcısı’na yaptığını Ergenekon Savcılarına da yapması, onların da özel yetkilerini kaldırması lazım. Bu yüzden Erzurum’da başlatılan süreç İstanbul’da devam ettirilebilir! Ayrıca...

Evet, ayrıca?

Diyelim ki Erzincan Başsavcısı’nın hakkında dava açıldı. Bu savcı nerede yargılanacak? Yargıtay’da yargılanacak. Üstelik de Ergenekon davasında öne sürülen iddialardan ve suçlardan biriyle bu savcı Yargıtay’da yargılanacak. O zaman ne olacak? Ergenekon’da davanın birleştirilmesi istenecek. Çünkü davanın biri Yargıtay’da diğeri İstanbul’da Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi’nde, yani Silivri’de görülüyor.

Erzincan olayının bir adım sonrası Silivri’deki Ergenekon davasının da özel yetkili savcıların ve mahkemelerin elinden alınması olabilir mi?

Olabilir. Taraflar mücadeleyi farklı yürüteceklerse, böyle bir kurgu yapılabilir. Bu durumda, Ergenekon davasının tümü Yargıtay’a alınmasa bile, en azından ıslak imza, Kafes Planı Yargıtay’a gider. Zaten göreceksiniz... AKP karşıtı kamp, “dava, Yargıtay’da birleşsin” diye ısrar edecek. Ben en iyi ihtimali söylüyorum tabii. Bu davalar Yargıtay’a gittiği zaman, Yargıtay bu suçlara, “bunlar askerî suç” der ve yargılamayı ayırabilir. Yargılamanın askerî mahkemede yapılmasına karar verebilir.

Ergenekon davası böylece biter mi?

Evet. Ergenekon davası böylece ulusalcı güçler tarafından tasfiye edilebilir. Bir takım isimleri gözden çıkarmışlar zaten. Ergenekon davası, Veli Küçük gibi isimlerle kapatılabilir. Çünkü HSYK’nın Erzurum kararı, Ergenekon davasının Yargıtay’a taşınması imkânını sağladı. Eğer Erzincan Savcısı Yargıtay’da yargılanırsa, Ergenekon’un bazı davaları, onun davasıyla Yargıtay’da görülmek üzere birleştirilmek istenecek. Böylece Ergenekon soruşturmasına karşı çıkan kamp büyük bir atağa geçecek. Ama Silivri Mahkemesi, Erzincan Savcısı’nın yargılanmasına gerek olmadığına karar verirse...

İşte o zaman ne olur?

Konu, Yargıtay’a gitmeyecek ve bu kez bu kesim, “Niye dava açmıyorsun? Niye savcıyı yargılamıyorsun? Madem yargılanmasına gerek yoktu niye tutuklandı” diye müthiş bir tartışma, kavga başlatacak.

Bütün bunlara, bu ülkede ‘hukuk’ deniyor. Yüksek yargının, bir savcının yetkisi konusunda ortak bir cephe oluşturmasını nasıl açıklamamız gerekiyor?

Bizde, devletin hiçbir kurumunda demokrasi yok. Bu devletin yapısı, antidemokratik, despotik bir yapı. İdeolojisi de, Atatürk milliyetçiliği ve Türklük üzerinde kaynaşmış bir toplum yaratmak. Devlet, kurumlarını, ‘bu ideolojiyi korumakla’ görevlendiriyor. Onlar da, bireylere bu ideoloji çerçevesinde yaklaşıyorlar. 1982 Anayasası, devletin kurumlarını ve yargıyı bu ideolojiye uygun oluşturdu. Yüksek yargıyı generaller kurdu. İlk üyelerini, bu ideolojiyi sürdürecek ve uygulayacak olan kişilerden atadılar. Ama aradan yirmi yıl geçti.

Yargı değişti mi?

Zamanla yüksek yargıdaki bu kişiler emekli oldukça, kendi yerlerine iki, üç aday gösterdiler. Yeni üyeler, onların adayları arasından cumhurbaşkanı tarafından seçildi. Burada bütün tasarım, cumhurbaşkanının kendilerinden, aynı ideolojiden olmasıydı. Çünkü cumhurbaşkanının yetkileri çok genişti. Yüksek yargının üyelerini yargıçlar seçmiyordu. Yargıtay, Danıştay ya da Anayasa Mahkemesi’nin gösterdiği üç aday arasından, cumhurbaşkanı seçiyordu. Ama sonra hiç beklemedikleri bir şey oldu. Sistem ters döndü. Çoğunluk partisinin oluşturduğu hükümetle cumhurbaşkanı aynı görüşten oldu. Bu, onlar için en büyük tehlikeydi. Bütün kavga burada koptu. Çünkü seçilmiş hükümetle cumhurbaşkanı uyum içinde olduğu zaman 12 Eylül anayasal sistemi iflas ederdi.

Nitekim etti. Yüksek yargı aslında şimdi ne yapmak istiyor?

12 Eylül Anayasası’nın getirdiği sistemi korumak istiyor. Eskiden bunu yapmak daha kolaydı. Çünkü devlet politikası diye bir şey vardı. Seçimle gelen siyasi iktidarın önüne bu politikayı koyuyorlardı. Ona, “Sen asla devlet politikalarına karışma. Sen bu devlet politikasına uy ve sana ayrılan şu sınırlar içinde oyna” diyorlardı. Zaten aksi olup da hükümet, devlet politikasıyla çatıştığında, sistemin mekanizmaları devreye giriyor ve parti kapatılıyordu. Bugün AKP, “Devlet politikası, siyasi iktidarın politikasıdır. Devletin politikasını siyasi iktidarlar belirler. Demokratik yol budur” diyor.

28 Şubat brifinglerine giden, 27 Nisan muhtırasına ses çıkarmayan yüksek yargı, neden Ergenekon soruşturmasını engellemeye çalışan bir görüntü veriyor şimdi?

Brifinge gidiyorlar çünkü devlet politikasını oluşturan ve koruyacak olan baş aktör ordu, onları göreve çağırıyor. Ordu, onlara devlet politikasının ne olduğunu, tehdidin nereden geldiğini anlatıyor. Ama şimdi Ergenekon davası, o baş aktörün içinde olan bitenleri, çeteleri, darbe girişimlerini, bütün çelişkileri ortaya çıkarıyor, kamuoyunun gözü önüne koyuyor. Kısacası şimdi baş aktör tartışmaya açıldı, ona dokunuldu. Baş aktör bunlara, “Beni yalnız bırakmayın. Ben şu anda darbe yapamayacağım. Hot zot yapamayacağım. Biraz da siz mücadele edin” diyor. Kurgu bu şekilde yürüyor...

Ergenekon soruşturmasını engellemek isteyen bir güç mü var hukuk sisteminin içinde?

Var tabii. Hukuka aykırılıklarla dolu bir mücadele yaşanıyor. CHP bir yandan, MHP diğer yandan, HSYK bir başka yandan ağız birliği etmişçesine aynı şeyleri söylüyorlar, aynı hukuksuzlukları söylüyorlar. CHP’lilerin Erzincan Savcısı’nı tutukevinde ziyarete gitmeleri, Yargıtay’ın HSYK’yı tebrik etmesi bu kucaklaşmayı gösteriyor.

Kime karşı kucaklaşıyorlar?

AKP’ye karşı kucaklaştıklarını, birleştiklerini söylüyorlar ama... Aslında 1982 Anayasası’nı kullanabilmek ve sistemi kendi denetimlerinde yürütebilmek için demokrasiye karşı, halka karşı mücadele ediyorlar. “Halka ve demokrasiye karşıyız” diyemeyecekleri için de, buna “AKP’ye karşı mücadele” diyorlar. Ama aslında demokrasiye karşı bir kamplaşma bu. Ergenekon soruşturması ve davası ise kesinlikle bir demokrasi mücadelesidir. Bu süreç, ceberut sistemi ve bu sistemin içindeki karanlıkları, suçları ortaya çıkarıyor.

Öte yandan cemaatlerle ilgili bir soruşturma da engellenmiş gibi gözüküyor. Erzincan başsavcısı Cihaner’in başlattığı ama bitiremediği cemaatler soruşturması şimdi ne olacak?

Yeni bir soruşturma açılması gerekiyor, çünkü söylentiler üzerinden hareket edersek, tarikatlarla, İsmailağa cemaatiyle ilgili bir soruşturmaydı bu... Erzincan Başsavcısı Cihaner, bunu bir örgüt suçu olarak niteledi. Erzurum Özel Yetkili Savcısı da, “Örgüt suçuna bakmak benim yetkim” dedi ve soruşturmayı Erzincan’ın elinden aldı. Cemaatlerle ilgili iddia edilenlerin, Kafes Planı’nın öngördüğü uygulamalar olduğunu söyledi ve bu soruşturmayı Kafes Planı’nın içine soktu. Erzurum Savcısı’nın işlemleri, “siyasetten ve ideolojiden arınmıştır, mükemmeldir” diye bir şey yok.

O soruşturma devam edecek mi?

Devam etmeli.

Erzurum Savcısı’nın görevden alınması, sadece Cihaner’le mi ilgili yoksa Üçüncü Ordu Komutanı’nın aynı savcılar tarafından sorguya çağrılmasının da bu kararda bir rolü var mı? Çünkü bu soruşturma yeni başlamadı, epeydir sürüyordu. Niye HSYK birden devreye girdi?

Bu, işin arka planı tabii... Çünkü Erzurum Özel Yetkili Savcısı, ifadesini almak üzere ordu komutanını da çağırdı. Belli ki, ifadeye gelmezse zorla getirilmesini sağlayacaktı. HSYK, şimdilik böyle bir durumu ortadan kaldırmış oluyor.

Bir soruşturmanın ortasında savcıya böyle müdahale etmek yargıya müdahale etmek anlamına gelir mi?

Yargıya müdahalenin daniskasıdır bu. Aslında suç işliyorlar.

Hukuk sistemimizi düzeltmek için ne yapmalıyız?

Bu Anayasa’yla hukuk sistemi düzelmez. Anayasa’yı toptan değiştirmek lazım. Yargı reformu bize biraz nefes aldırır ama, siyasi iktidarın da yargıya müdahale etmesinin önünü kesmek lazım. Mesela, “HSYK’nın üye sayısı arttırılsın. Üyelerin bir kısmını esas yargılamayı yapan yargıçlar ve savcılar seçsin. Bir kısmını da parlamento seçsin” deniyor. Parlamentonun seçmesi son derece demokratiktir. Ama Türkiye’deki mevcut anayasayla bu büyük bir tehlikedir.

Niye?

Çünkü Türkiye’de temsili demokrasi yok. Yüksek seçim barajlarıyla, partilerdeki lider vesayetiyle, grup kararlarıyla. parlamentodaki kararların milletvekillerinin özgür iradesiyle verilmemesiyle, anayasa tümden değiştirilmeden yapılacak bir hukuk reformu tehlike yaratıyor aynı zamanda. Önemli olan, hiçbir siyasi iktidarın ve kurumun yargıyı yönlendirememesidir. Bu Anayasa’yla hukuk sistemi düzelmez. Esas sorun devletin yapılanması sorunudur. Devletin yapısını değiştirmedikçe ve demokratikleştirmedikçe, yapılacak her hukuk reformu yarım yamalak olur.

---------------------------------------------