HALKIN SEÇMEDİĞİ YARGI ÜYELERİ KARARLARINA "TÜRK MİLLETİ ADINA" YAZMAMALI

TÜM KRİTİK YARGI ÜYELERİNİ 3-5 YIL GİBİ SÜRELER İÇİN HALK SEÇMELİ - ÖMÜR BOYU HESAP VERMEKSİZİN SALTANATA SON VERİLMELİ - HALKIN SEÇMEDİĞİ YARGI ÜYELERİ KARARLARINA "TÜRK MİLLETİ ADINA" YAZMAMALI - HAKKA HUKUKA ALDIRMAYAN , REFERANDUM YAPILSA HALKIN %90'ININ KARŞI ÇIKACAĞI YIĞINLA KARAR VAR , PEK ÇOĞU DOĞRUDAN TÜM ÜLKENİN KADERİNİ ETKİLEYEN , MİLYONLARCA KİŞİYİ MAĞDUR EDEN. HERŞEYİN BAŞI : İNSAN HAKLARI - ŞİMDİ VE HER ZAMAN !!.....

Showing posts with label Ekrem Dumanlı (Zaman). Show all posts
Showing posts with label Ekrem Dumanlı (Zaman). Show all posts

Monday, November 23, 2009

Hak arama ve hesap sorma şuuru geliştikçe


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=919050


Ekrem Dumanlı , Zaman , 23.Kasım.2009



Hak arama ve hesap sorma şuuru geliştikçe


Suskun Türkiye'nin mağdur çocukları artık konuşmak istiyor. Aleviler, Kürtler, milliyetçiler, muhafazakârlar vs.; topyekûn herkes, şu ana kadar sükutla sineye çektiği konuları açık yüreklilikle gündeme getirmek, kendi haklarını savunmak, daha yaşanılır bir ülkeye kavuşmak için konuşuyor.

Konuşacak da! Yalnız burada iki önemli nokta var: Hak arama ve haksızlığa isyan hangi çizgide cereyan edecek ki konu bir yandan anarşizmin çapulcu metotlarına kaymasın; diğer yandan da başka hak taleplerine gölge düşürmesin? Türkiye, işte tam bu noktada duruyor.

Bundan sonra hiç kimsenin suspus olması beklenemez. Doğru olan da budur. İnsanlar vatandaş olmanın kendilerine sağladığı hakları talep edecek, sistem tarafından uygulanmaya çalışılan her türlü ayrımcılığa karşı çıkacak. Bu, kaçınılmaz bir gelişme; dolayısıyla da korkmaya, ürkmeye gerek yok. İnsan tabiatına uygun olan bu çünkü. Üstelik unutmamak lazım ki; sessiz çoğunluğun demokratik hak talepleri ve hukukî hesap sorma tavrı demokratik sistemin de teminatıdır.

ŞARTLAR DEĞİŞTİ, DÜNYA DEĞİŞTİ, TÜRKİYE DEĞİŞTİ

Hiçbir darbeyi cuntacılar tek başına yapamaz. Demokrasinin rafa kalkması için bazı şartlarının oluşturulması esastır. Aylardır Türkiye'nin gündemini işgal eden 'eylem planları' da bu gerçeği gözler önüne seriyor. Siyasî iktidar çökertilecek, toplumun değişik katmanlarında düşmanlık körüklenecek, kaotik eylemler yüzünden insanlar kendilerini güvende hissetmeyecek, 'bir an önce ne olacaksa olsun; yeter ki can güvenliği sağlansın' diyerek askerî vesayeti kabul etmiş olacak... Silahlı güçlerin 'yönetime el koyması' en son hatta en kolay hamledir. Eğer darbe öncesi planlar devreye sokulabilmişse vatandaş canından bezmiş, siyasî otorite sıfırlanmış olur. Ondan sonrası diktatörlük...

Şartlar değişti; çünkü dünya değişti, Türkiye değişti. Bugün artık bir kirli senaryonun tekrar sahneye sürülmesi imkânsız hale geldi. Daha açık söylemem gerekirse bir darbenin yapılabilmesi için şartlar ortadan kalktı. Mesela yaygın medya desteği gerekiyordu. O da yetmez; iş dünyasının darbecilere 'buyur' demesi şarttı. O da yetmez; kendine sivil toplum adını veren ancak perde arkasında psikolojik harp dairelerinden emir alan bir kitlenin sokağa dökülmesi kaçınılmazdı. O da yetmez; ülkenin güvenliğinden sorumlu bazı kişilerin bir sağdan gözüküp bir soldan çakarak ya da bir dindar kisvesi altına bürünüp bir dinsiz maskesi takarak toplumdaki ayrılığı-gayrılığı düşmanlığa çevirmesi gerekirdi. Medya, iş dünyası, sivil olmayan sivil toplum, güvenlikten sorumlu güvensizlik elemanları... Bunlar el ele verince belli bir süre içinde şartlar tesis edilir; askerler de duruma (sanki başka çare kalmamış gibi) el koyardı.

Darbelerin şifresi çözüldü. En başta toplum artık demokrasinin kendi kuralları içinde işletilmesini istiyor. Bu, çok önemli. Bir iktidardan hoşnut değilse onu alaşağı etme hakkı da yine milletin elindedir. Hal böyleyken kimin ne hakkı var ki; emaneten ve görevi gereği elde ettiği imkânları seçilmiş iradeye karşı kullanabilsin? Vatandaşın vergisiyle ayakta duran müesseseler vatandaşın iradesini nasıl olur da esir alma hakkını kendinde görebilir? Halk (her kesimiyle) bu önemli noktada kenetleniyor artık.

Şu gerçeği de görmek şart: Artık medyanın çok önemli bir bölümü darbe çığırtkanlığı yapmıyor; yapmayacak da! Darbe yanlısı medyanın nasıl hazin bir akıbete maruz kaldığını en son 28 Şubat'ta yaşadık. Andıçlar, lahikalar, yalan dolanlar hâlâ milletin hafızasında yaşıyor. Eski usullerle hâlâ kışlanın borazanı olmak isteyenler artık halk tarafından ayıplanıyor. İleride daha da ayıplanacaklar. Çünkü dünyada böyle bir çarpık medya mantığı yok. Medya kendi tabiatı gereği özgürlükçü olmaya, demokratik kalmaya mecburdur... İş dünyası eskiden elit ve dar bir zümreden oluşuyordu. Şimdi sermaye daha büyük bir tabana yayıldı. Darbe şakşakçılığının iş dünyasından beklenmesi dünya ticaretiyle ne kadar entegre olduğumuzu bilmemekten kaynaklanıyor. Artık kimin ne kadar sivil olduğunu kimin de ne kadar güdümlü ve darbeci olduğunu herkes biliyor. 'Ben sivil toplum kuruluşuyum' demekle sivil olunmuyor.

CESUR OLMAK LAZIM!

Vatandaşı birbirine düşürecek eylemler yaparak kaotik ortam oluşturma dönemi de sona ermiştir. Ergenekon soruşturmasında elde edilen deliller bile bu ülkede oynanan kanlı ve karanlık oyunları yeterince deşifre etmiştir. Bombalamalar, suikastlar, etnik ve mezhep çatışmasına sebep olacak hadiseler, gayrimüslimleri öldürüp dindar insanların üzerine yıkmalar... Bu işi yapanlar, yapmaya yeltenenler, onlara lojistik ve stratejik destek verenler yolun sonuna gelince feryad u figan ediyor. Ne yapsalar nafile! Artık maskeler düştü, halk en temel haklarını savunmaya mecbur olduğunu anladı ve demokratik haklarına sahip çıkarak hesap sormaya başladı.

Hak aramak, hukukî bir çerçeve çizmekle başlar. Bu çerçeve hem bireyi sisteme karşı korur hem de devletin emaneten verilen makamlarında yanlış iş yapılmasına mani olur. Cesur olmak lazım! Gölgesinden korkan insanların hak aramaları inandırıcı olamaz. Demokratik cesaret, gerçek manasıyla sivil toplum olmayı gerektirir; yani bağımsız, özgürlükçü. Hukuka saygılı kalmak şartıyla herkesten hesap sorma hakkının milletimizde olduğunu unutmamak gerekiyor. Herkes millet karşısında şeffaf olmak, ona hesap vermek, onun hukukî taleplerine makul yaklaşmak zorunda. Çünkü toplum artık hem haklarını talep etme cesaretine kavuşmuştur hem de hesap sorma yeteneğine. Buradan geriye dönüş imkânsız artık...


Bu nasıl baro?

Ergenekon soruşturmasına sınırsız destek veren (ya da öyle bir görüntü arz eden) İstanbul Barosu'nu Genç Siviller hafta içinde bir pankartla karşıladı. CHP'lilerle kol kola yürüyen Barocular, pankartı görünce öfkeye kapılmış. Çünkü afişte 'Darbeci Baro, Taksim'e hoş geldin' yazıyordu. Eylemci Baro elemanları az daha Genç Siviller'i linç edecekti. Aslında Barocular boşuna kızıyor; toplumdaki algı bundan çok da farklı değil. Ve maalesef bu algının sebebi bizzat bu Baro'nun yöneticileridir.

Mesela bu nasıl bir avukatlar topluluğudur ki; meslek liseleri öğrencilerini mağdur eden katsayı uygulamasına son verildiğinde kararın bozulması için Danıştay'a başvurur? İnsanlar arasındaki eşitlik hukukun evrensel ilkesi olmasına rağmen Baro niçin böyle işlere ideolojik ve yasakçı bir çerçeveden bakar; anlamak mümkün değil. Üstelik bunu Sabih Kanadoğlu'nun nasihatleri sonrasında yapar. Daha da kötüsü, Baro Başkanı olacak kişi kalkıp 'Eşitlik, eşit insanlar arasında olur' diyerek büyük bir insanlık suçu işledi. Sırf bu cümle bile hukukun canına okuyan bir zihniyetin dışa vurumudur...

Sabıka çok ama birkaç tanesini hatırlatmak isterim: Bu nasıl bir Baro ki yasal dinlemelere karşı çıkar da illegal bir yolla başbakanlar dinlendiğinde suspus olur? Bu nasıl Baro ki Ergenekon sanıklarından Hurşit Tolon'a, Levent Ersöz'e, Arif Doğan'a verdiği ilginç destekten dolayı sürekli eleştiri almaktadır? Bu nasıl Baro ki darbecilerin yargılanmasını istediği için HSYK tarafından mesleğinden atılan ama Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından haklı bulunan eski Savcı Sacit Kayasu'ya avukatlık yaptırtmıyor? Kayasu'nun avukatlık talebine karşı çıkan ve üyelerinin bu konudaki taleplerine kulak vermeyen Baro yöneticilerinin 12 Eylül darbesine destek veren tavrını meslek örgütüyle telif etmek mümkün mü? Bu nasıl Baro ki Ergenekon soruşturmasıyla ilgili bir rapor hazırlatıyor; bu raporu Ergenekon zanlısı Levent Ersöz'ün avukatına yaptırtıyor? Bu nasıl Baro ki Ergenekon örgütünü ve bu örgütün Danıştay saldırısını deşifre eden Osman Yıldırım adlı zanlıya Ergenekon avukatını göndererek büyük bir skandala imza atıyor? Bu nasıl Baro ki AİHM'deki başörtüsü davasına devletin yanında müdahil olarak katılmış, yasağın savunucusu olmuştu?

İstanbul Barosu maalesef sivil bir görüntü vermiyor. 'Darbeci Baro' denmesi Baro yönetiminin yürüttüğü politikaların ürünüdür. Algı budur! Çünkü İstanbul Barosu ısrarla yasakçı ve derin safta yer alıyor; böyle bir hava oluşturuyor. Stajyer avukatların 'Staj Eğitim Merkezi'ne başörtüsü ile girmesine yasak getiriyor, Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılmasına karşı çıkan paneller düzenliyor, AK Parti'nin anayasa değişikliği için yürüttüğü çalışmalara anlamsız ve ölçüsüz bir şekilde karşı çıkıyor, Ergenekon soruşturmasında olayları çarpıtarak nakleden ve aşırı siyasî tutumundan dolayı kurucusu olduğu YARSAV'a başkan bile seçilemeyen bir savcıyla sürekli dirsek teması kuruyor...

Genç Siviller boşuna tepki vermedi İstanbul Barosu'na. Aslında baro üyelerinin önemli bir yekûnu yapılanları onaylamıyor. Diğer baro yönetimleri İstanbul'daki ideolojik tavrı ayıplıyor. Ve en önemlisi halkın Baro'ya karşı sabrı taşıyor. Avukatların bir araya geldiği bir kuruluşta darbe yanlısı bir görüntünün izahı yok. Bunu İstanbul Barosu bir an önce düzeltmek zorunda. Aksi takdirde her gittikleri alanda Genç Siviller onları bekliyor olacak. Değişen Türkiye, bunu söylüyor...

Monday, November 16, 2009

Hukukun canına okunurken

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=916178


Ekrem Dumanlı , Zaman , 16.11.2009


Hukukun canına okunurken


Yeryüzünde bizden başka yargının her gün tartışıldığı bir ülke var mı? Bu durumdan herkes bizar; özellikle de hukukçular.

Ancak kusura bakmasınlar, yargıyı siyasi kavganın tam göbeğine yerleştirenler de maalesef bazı yargı mensupları. Öyle bir görüntü veriyorlar ki bu ülkede bazı yargı mensuplarının cuntacılarla dayanışması; hatta suç ortaklığı olduğuna dair kamuoyunun kafasında onlarca soru işareti beliriyor. Başka bir ülkede yüz senede görülmeyen skandallara bu ülkede bir haftada rastlanması meselenin sadece bir imaj değil; aynı zamanda somut verilere dayanan bazı sıkıntıların olduğuna dair endişeleri artırıyor.

Sadece bu hafta yaşanan ve yargı üzerinden sürdürülen tartışmalara göz atmak kâfidir. Topluma ve siyasete tuzak kuran bir cunta eylem planında ıslak imzası tespit edilen Albay Dursun Çiçek, yaklaşık yirmi günlük direnişten sonra sivil yargının huzuruna çıktı. Ve tabii ki tutuklandı. Zira, daha önce de yargı huzuruna çıkarılmış, yine tutuklanmıştı. O zaman belgenin fotokopi olduğu söylenmiş, Albay 18 saat sonra serbest bırakılmıştı. Belgenin orijinali bir ihbar mektubuyla Ergenekon savcılarına ulaşınca ve üstelik Adli Tıp bu belgede 'İmza Çiçek'in elinin ürünü' deyince Albay'ın yeniden ifade vermesi şart olmuştu. Beyefendi uzun zaman gelmedi. Belgeleri imha etmekle suçlanan erler bile uzun zaman gönderilmedi. Genelkurmay, ihbar mektubunda iddia edilen belgelerin imha edildiği güne dair kamera kayıtlarını da mahkemeye vermedi. Her neyse... Çiçek bu sefer de 43 saat sonra serbest bırakıldı. Neden? 'Kaçma şüphesi olmadığı için'miş.

İtalyan savcı uyarmıştı...

Maalesef bu serbest bırakma kararı, 'Yargı ile bazı cuntacılar arasında bağ mı var?' sorusunu; hatta 'Bazı derin yapılar yargı tarafından kollanıyor mu?' şüphesini artırmıştır. Zaten bu nedenle de gazetelerin önemli bir kısmı bu tuhaf karara bir anlam verememiştir. Milliyet'in 'Çiçek Taksi' demesi boşuna değil. Radikal'in 'Uğrayıp çıktı' demesi de. 'Fotokopiden 18 saat yattı, ıslak imzadan 43 saat' başlığı, olayın vicdanlarda bıraktığı bir ize tekabül ediyor. Açıkçası onca delile karşın verilen bu karar adalete duyulan güveni bir kere daha yerle bir etmiştir.

Kamu vicdanı şu soruyu soracaktır: 'Bir adamın bu kadar somut delile rağmen ısrarla serbest bırakılmasının arkasında ne var?' Bu soruya verilecek muhtemel cevap(lar) adalet mekanizmasını zir ü zeber edecek vahim çıkarımlara sebep olmaktadır. Ortaya çıkan imaja göre insanlar ya diyecek ki 'Adalet sistemi sivile ayrı, asker kişilere ayrı işletilmekte ve subaylara imtiyazlı davranılmakta'. Veya diyecektir ki: 'Bu Dursun Bey öyle bir kilit yerde duruyor ki burası çözüldüğünde bütün cunta çalışmaları art arda çözüleceği için buraya özel bir yığınak yapılmakta ve hukukun canına okumakta beis görülmemektedir.'

Dursun Çiçek'i tanımıyoruz ki hadiseye özel bir husumet olarak bakılabilsin. Konu zaten bir şahsın tutuklu mu serbest mi olması da değil. Konu şu: Toplumun bütün kesimlerine fiilen tuzak kuran bir belgenin orijinalinde ıslak imzası yakalanan ve Adli Tıp'ın 'imza elinin ürünü' dediği bir belgeye rağmen bir adam nasıl oluyor da bu kadar kollanabiliyor? Yargı bir kez daha ağır yara aldı. Çünkü yine işin içinde son HSYK kararları var, yine bir baskı havası seziliyor, yine özel bir iltimas imajı ortaya çıktı...

Hafta içinde komedi filmlerine taş çıkartacak bir yargı tartışması daha yaşandı. YARSAV isimli bir örgütte hem başkanlık yapan hem de boş kalan zamanlarında (!) savcılık görevine devam eden Ömer Faruk Eminağaoğlu ile hemen her kararı nerdeyse buram buram siyaset kokan Sincan Hâkimi kafa kafaya vererek TİB'e baskın yapacak sürece imza attı. Baskının ardından da bazı medya kuruluşlarına özel servisler başladı. Neymiş; yargı yargıyı dinliyormuş. Yeni bir şey değil ki bu! Öteden beri bir yargı mensubundan bir soruşturma sırasında şüphe duyulursa dinleme yapılır. Kaldı ki Ergenekon davası ile bazı hâkim ve savcıların ilişkisine dair çok sayıda kayıt çıktı ortaya. Ergenekon zanlılarına 'Bir emrin var mı ağabey?' dendiği tespit edilmedi mi? Bir yazarı sorgularken Vatansever bilmem ne birliği başkanı olan, şimdi de Silivri'de tutuklu bulunan zanlıyı odasına alan ve bu ortaya çıktıktan sonra emekliliğini isteyip noterlik yapmak için kollarını sıvayan savcılar çıkmadı mı bu süreç sırasında? Aynı savcılar, içinde Ergenekon kelimesi geçiyor diye yüzlerce dava açmadı mı gazetelere? Dahası, adam hem savcılık yapıyor hem dernek başkanlığı. Tamam, bu bile anlaşılır; ama Ergenekon zanlılarının adeta avukatlığını yaparak onlara ifade verirken nasıl davranılacağını anlatıyor. Durum budur! Maalesef bazı yargı mensupları ile bazı derin yapılar arasında fiilî işbirliği olduğuna dair açık şüpheler vardır. Hal böyleyken 'Vay be yargıyı dinliyorlarmış' demek mi doğru 'Vay be yargı mensuplarından bir kısmı örgütlere destek veriyormuş' demek mi? Hem dünyadaki tecrübelerle sabit ki derin örgütler ve organizeler yargıdan yandaş bulunmadıkça ayakta duramaz. Hatırlayın İtalya'da Gladyo'yu çökerten efsane savcı Felice Casson en büyük engellemeleri yargıdan gördüğünü ifade etmişti. Dolayısıyla somut bir kuşku sebebi varsa soruşturmayı yürütenler, hukuki süreci işletir, yargı yoluyla (yargı mensubu da olsa) dinler; bu illegal bir şey değildir...

Telekulak kocakulak derken asıl soru unutturuldu

Kaldı ki TİB, bizzat dinleme yapılan bir yer değil; jandarma istihbaratın, polis istihbaratın ve Milli İstihbarat'ın dinleme mekanizmasındaki bürokratik kayıtlarının tutulduğu, usule uygun dinleme yapılmasının denetlendiği bir birim. Olsun! Bazılarının umurunda değil; onlara göre 'herkes dinleniyor!' diye yaygara koparılması bütün gerçeklerden daha önemli. Bu mesajı yaymak için kuyruğa girmiş medya mensupları da olduğuna göre çadır tiyatrosu kurmamak için hiçbir sebep yoktu ve nitekim öyle oldu. Bazı medya kuruluşları da (özellikle kendini objektifmiş gibi gösteren ama Ergenekon'un borazanı haline gelen bir haber kanalı) bir yanlış algıya çanak tuttu. Telekulaktı, kocakulaktı derken asıl soru unutuldu: Niçin bazı yargı mensuplarının dinlenme talebi ortaya çıktı ve hangi somut bulguya binaen dinleme talebine hâkimler 'evet, dinleyebilirsin' cevabını verdi?

Yargının aldığı pozisyon ve verdiği tartışmalı kararlar nedeniyle siyasetin içinde bu kadar müdahil görüntü vermesi (bazı yargı mensuplarının umurunda olmasa bile) büyük yaralar açmakta. Adalete güvenin bu kadar örselendiği ortamda bir de medya sorunu yaşanıyor. Maalesef bazı medya mensupları da cuntacılara açıktan, bazen de dolaylı yollardan, destek vermeye devam ediyor. Hal böyle olunca bu ülkeye demokrasinin tastamam yerleşmesi daha çok uzun süre alacağa benziyor. Bu vahim manzaraya rağmen hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki Türkiye, yörüngesine girdiği katılımcı ve çoğulcu demokrasiden geriye dönmeyecek. Dönemez de! Nasıl ki cuntacılık artık çağdışı kalmıştır; cuntalara çanak tutmak da çağın gerisinde kalmıştır...

Tuesday, September 15, 2009

Yargıya güven

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=892339&title=yargiya-guven


Ekrem Dumanlı ,
15.Eylül.2009 ,
Zaman
e.dumanli@zaman.com.tr


Yargıya güven

Sanırım sorular karışıyor. 'Yargıya güvenmiyor musunuz?' demekle 'Herkesin güvenebildiği bir yargıya ihtiyaç var mı?' sorusu aynı değil. Hele son yıllarda yaşanan bazı garip olaylardan sonra...

Yargıya güvenmek gerekiyor kuşkusuz. Çünkü herkesin adalete sığınmaktan başka çaresi yok. Ne var ki böyle bir güvenin tesis edilemediği de aşikâr. Öteden beri bu böyledir. Türk fikir hayatının çok önemli bir yazarı yarım asır önce 'zulüm adalet tacını giyerse' deyip bir çığlık atıyordu. Keşke o gün o sese kulak verilebilseydi.

Bugün durum daha da karışık. Yüksek yargının adaleti temsil etmesi ve hakem rolünü üstlenmesi gereken bazı birimleri, siyasî parti gibi görülüyor. Hatta bir siyasî parti gibi de değil. Malum bir partinin noteri gibi de görülüyor. Ne yazık ki algı böyle. Ve ne yazık ki bu algı boşuna oluşmuyor. Çok acı!

Bugünlere bir çırpıda gelinmedi. Yargının imajını en çok yargının bizatihi kendisi altüst etti.

O kadar gerilere gitmeye de gerek yok. Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında hokus pokus yapıldı ve onlarca yıldır süren Meclis geleneği '367 zorunluluğu' sayesinde altüst edildi. Tam bir hokkabazlıktı yapılan. Çünkü hiçbir cumhurbaşkanı seçilirken böyle bir şart istenmemişti. 'Olsun, nasıl olsa Anayasa Mahkemesi (AYM) buna izin vermez' diyenler hüsrana uğradı. Bazı üyeler 'Biz bu kararı torunlarımıza anlatamayız' dedi ama iş işten geçmişti.

Meclis 411 oyla bir yasayı onayladı. Anayasa'da çok açık bir şekilde AYM'nin yetkisi belirtiliyordu ve teamül de hep o çerçevede cereyan ediyordu. Ne yazık ki AYM, yetkisini aşarak içeriğe müdahale etti. Üstelik akla hayale gelmeyecek yasakçı gerekçelerle.

YARSAV diye bir örgüt var; yüksek yargıdan pek çok kişi de buna üye. 1980 öncesi Pol-Bir, Pol-Der gibi örgütler vardı; Polisler onlara üyeydi ve yandaş-karşıt ikilemi içinde yaşıyorlardı. Olan da vatandaşa oluyordu. YARSAV da böyle bir görüntü veriyor. Nerede siyasî bir olay var, bu örgütün başkanı orada. Üstelik bu kişi hâlâ savcılık yapıyor. Ama ne hikmetse Ergenekon sanıklarına taktikler verebiliyor. Halkın neredeyse yarısının oyunu alan bir partinin kapatılması tezgâhında aktif roller üstleniyor. AYM üyesi bir kişinin durumu ondan geri mi? Maalesef! Beyefendi, eşiyle beraber her siyasî kavganın içinde. Ankara'nın göbeğinde bir hâkim bahsi geçen kişileri aratmıyor zaten. Adam daha yazılmamış yazılar için gazete isimleri vererek yayın yasağı getiriyor. Hukuk tarihinin en komik kararını nasıl alıyor? Komşusu mahkemeye giderek... Bir de televizyonlara çıkıp Anayasa'ya aykırı kararlarını savunup adeta canlı yayında tartışacak adam arıyor...

Demem o ki yargı durup dururken kan kaybetmiyor. HSYK'nın son operasyonu bile başlı başına korkunç bir hataydı. Sokaktaki vatandaş ne düşünüyor: 'Ergenekon örgütünü araştıran savcılar/hâkimler tayin ve terfi silahı kullanılarak sindirilmeye çalışılıyor.' Bu imajın oluşmasında asıl sorumlu HSYK'nın bizzat kendisi. Ergenekon zanlıları ile oturup kalkan, onların gizli toplantılarına iştirak ettiği resmen ortaya çıkan kişiler zanlılar hakkında 'aile dostum, arkadaşım' der; ardından da savcı ve hâkimleri harcamaya kalkarsa (en azından böyle bir imajın oluşmasına sebep olursa) tabii ki yargı yıpranır.

Üstelik HSYK'nın halk nezdinde bir sabıka kaydı var. Şemdinli savcısı Ferhat Sarıkaya'nın ocağını söndürdü bu ekip. Savcı yanlış bir mütalaada bulunsa bile bu kadar orantısız ceza uygularsan kamu vicdanı senin kâbusun olur, peşini bırakmaz. HSYK'nın verdiği orantısız ceza Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nden dönüyor. AİHM, ocağı söndürülen (meslekten men edilip avukatlık bile yapamayacak hale getirilen) savcı Sacit Kayasu'nun mesleğe iadesini istiyor. HSYK'dan tık yok.

Başa dönerek şu soruyu tazelemek isterim: Güvenilir bir yargı sistemine ihtiyaç var mı? Evet! Ancak yargıya güvenmek için yargının hem bağımsız olması gerekiyor hem tarafsız. Yargı reformu buna katkı sağlayabilir; ancak sorunun çözümü şu zihniyet değişikliğinden geçiyor. Yargı mensupları cübbeyi giydiği an siyaset elbisesini çıkarıp atmış olacak. Bizde yargı bağımsız olmasına bağımsız da tarafsız mı o konuda çok büyük bir tereddüt var. Yargı bu tereddütü ortadan kaldırmaya mecbur.