HALKIN SEÇMEDİĞİ YARGI ÜYELERİ KARARLARINA "TÜRK MİLLETİ ADINA" YAZMAMALI

TÜM KRİTİK YARGI ÜYELERİNİ 3-5 YIL GİBİ SÜRELER İÇİN HALK SEÇMELİ - ÖMÜR BOYU HESAP VERMEKSİZİN SALTANATA SON VERİLMELİ - HALKIN SEÇMEDİĞİ YARGI ÜYELERİ KARARLARINA "TÜRK MİLLETİ ADINA" YAZMAMALI - HAKKA HUKUKA ALDIRMAYAN , REFERANDUM YAPILSA HALKIN %90'ININ KARŞI ÇIKACAĞI YIĞINLA KARAR VAR , PEK ÇOĞU DOĞRUDAN TÜM ÜLKENİN KADERİNİ ETKİLEYEN , MİLYONLARCA KİŞİYİ MAĞDUR EDEN. HERŞEYİN BAŞI : İNSAN HAKLARI - ŞİMDİ VE HER ZAMAN !!.....

Sunday, December 27, 2009

Mümtaz-er Türköne (Zaman) - Kirazlıdere-deki karargah - Türkiye-nin kirli tarihinin en karanlık bölgesi

--------------------------------------------

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=932628&title=tayyar-ve-baransuya-olan-borcumuz


Mümtazer Türköne ,

Zaman



Tayyar ve Baransu'ya olan borcumuz


Hepimiz Şamil Tayyar'a çok şey borçluyuz; Mehmet Baransu'ya da. Hepimiz, yani bizler bir şekilde hedef tahtasına yerleştirilecek kişilerden ibaret değiliz.

Şamil Tayyar'ın, Mehmet Baransu'nun adını hiç duymamış olan, elinden tuttuğu çocuğu ile bir hafta sonu alışveriş merkezinde dolaşan ailelerden bazıları belki de mutluluklarını bu gazetecilere borçlular. Demokrasi içinde yaşamanın, hukuk güvencesi altında bir hayat sürmenin kefili işte bu gazeteciler. Bu iki gazeteci gibi hayatını hiçe sayan, gözünü budaktan esirgemeyen onlarca gazeteci olmasaydı Türkiye bugün kanlı bir diktanın esiri olabilirdi. Sağda solda bombalar patlayabilir, bombaları patlatanlar karşımıza çıkıp müraî bir yüzle huzur ve asayişi sağlayacakları sözünü verebilirdi.

Kirazlıdere'de, Ankara'nın tam göbeğinde, Özel Harp'in karargahında arama yapan savcıların ve nöbetçi hakimin yerine kendinizi koyun. Emrinizde adlî kolluk olarak görev yapan emniyet güçlerinin tamamı, nizamiye kapısında bekletiliyor. Yabancı, üstelik düşman bir ülkenin sınırlarından içeri girmiş gibisiniz. Size gösterilen odalara girip bilgisayarlara bakıyorsunuz. Sizin o ülkenin topraklarına girmenizi sağlayan, odalardaki bilgisayarların hard disklerini kopyalamanıza izin verdiren güç nedir? Nizamiyeden içeri giremeyen polisler mi, bugüne kadar bu gücü savcılara veremeyen hukuk mu? Yoksa daha geride daha büyük bir barikat kurup kameralarıyla, fotoğraf makinelerinin flaşlarıyla bu karanlık bölgeyi aydınlatan gazeteciler mi?

Şayet mesleğinin hakkını veren gazeteciler olmasaydı; Şamil Tayyar ve Mehmet Baransu kariyerlerini riske atıp ellerindeki kalemle bu dev ahtapota karşı hücuma kalkmasaydı, bugün Türkiye nasıl bir ülke olurdu?

Kirazlıdere'deki karargah, Türkiye'nin kirli tarihinin en karanlık bölgesi. Şamil Tayyar'ın bir kolundan çekip bize gösterdiği ahtapotun bütününü gün yüzüne çıkartabilirsek, belki de fail-i meçhul bazı cinayetlerin bu nizamiyeden çıkan birilerinin eseri olduğunu, polis Ankara'nın altını üstünü getirirken katillerin aynı nizamiyeden girip çayını içip tavla attığını öğreneceğiz. Dışarıda bekleyen gazeteci ordusunun silah üstünlüğünü arkasına alıp bu karanlık karargahın odalarında dolaşan savcılar bir ilki gerçekleştiriyorlar. Muhtemeldir ki bir adresi bile tutamayan oda sahiplerinin çekmecelerinde, bilgisayarlarında Türkiye'yi rahatlatacak izler ve ipuçları bulurlar.

Gizlilik, kitapta tanımlandığı gibi ülkemizin hassas güvenlik bilgilerinin düşman ellere geçmesini engellemek için bulunmuş bir çare olmaktan çıktı, devlet içinde suç işleyenlerin arkasına saklandıkları bir zırh haline geldi. Savcılar, hakimler, hükümet erkânı, gazeteciler bu zırhı geçip suça ve suçlulara ulaşamadı. Gizlilik zırhı arkasında çeteler kuruldu, gizlilik zırhı arkasında cinayetler işlendi, yolsuzluklar yapıldı. Hukukun devlet içindeki egemenliğinden emin olana kadar bu zırhı kaldırmak zorundayız. Çünkü bu gizli bilgilere vakıf olacak hiçbir düşman güç, "çok gizli" ibaresiyle cinayet planları yapanların bu ülkeye verdiği zararı veremez. Bütün gizli bilgiler işporta tezgahına düşse, çetelerin yol açtığı tahribat kadar millî menfaatlerimize halel getiremez.

Tayyar'ın ceza almasına, Baransu'nun tutuklanma talebiyle hakim karşısına çıkmasına gerekçe olan "soruşturmanın gizliliği" prensibini de, bu prensibin var oluş amacına uygun yorumlamak gerekir. Tayyar ve Baransu, haber alma özgürlüğünün ötesinde kamu güvenliğine büyük bir hizmette bulundular. Soruşturmanın gizliliğine gerekçe olan hangi prensibi ihlal ettiler ve kime ne zarar verdiler.

Unutmayalım: Devlet içindeki gizli örgütlenmelerin deşifre edilmesi, çetelerin ve suç planlarının açıklanması basit bir haber alma özgürlüğü konusu değil. Cinayetler manşetlere taşınan bu haberlerle önlendi, çeteler bu haberlerle enterne edildi. Öyleyse demokrasinin ve hukukun kahramanları işte bu gazeteciler. Hak ve özgürlüklerimize kefil olan bu gazetecilere, Tayyar'a ve Baransu'ya çok şey borçluyuz.

m.turkone@zaman.com.tr


27 Aralık 2009, Pazar

--------------------------------------------

Friday, December 25, 2009

Mümtaz-er Türköne (Zaman) - Savaş gemisinin güvertesinden aydınları - akademisyenleri - medyayı ve en önemlisi yargıyı hizaya çekmeye kalkmak

--------------------------------------------------------------

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=931798&title=mizrak-ve-cuval



Mümtazer Türköne ,

Zaman , 25 Aralık 2009, Cuma



Mızrak ve çuval


Tehlikenin farkına varalım: Millî varlığımıza, ülkenin vatanı ve devleti ile bölünmez bütünlüğüne, Türkiye'nin âlî menfaatlerine yönelik en yakın ve ciddi tehlike Türk Silahlı Kuvvetleri'nin içinde yer alan illegal örgütlenmelerden geliyor. Karşımızda hem sanık, hem savcı, hem yargıç var. TSK'nın soruşturmayla ilgili bilgileri "kamuoyu ile paylaşmaya mecbur edildiği" ibaresi, kendi başına bir "hukuku çiğneme itirafı."

"Mızrak çuvala sığmıyor" deyişi, mızrağın etkili bir silah olarak kullanıldığı kadim zamanlara ait bir benzetme. Askerî ölçülerde bir kamuflaj eksikliğini, daha ötesi saldırı niyetinin ortaya çıkmasını anlatıyor. Bu başlık altında dünkü yazısında Genelkurmay'ın cunta faaliyetlerini kamufle etme çabalarını sorgulayan Ekrem Dumanlı'nın açtığı yoldan devam etmek niyetindeyim. Evet, "Mızrak çuvala sığmıyor". O zaman ne yapmak lâzım? Galiba önce mızrağı çuvaldan çıkartmak, sonra da "mızrak"tan da, "çuval"dan da kurtulmak gerekiyor.

Tehlikenin farkına varalım: Millî varlığımıza, ülkenin vatanı ve devleti ile bölünmez bütünlüğüne, Türkiye'nin âlî menfaatlerine yönelik en yakın ve ciddi tehlike Türk Silahlı Kuvvetleri'nin içinde yer alan illegal örgütlenmelerden geliyor. Yer değiştiren doğruları tekrar yerine yerleştirelim. Bu ülke ve bizler, ordu, kafasına göre bizi korusun ve yönetsin diye var olmadık; tersine bu ülkeyi korumak için bu orduyu vücuda getirdik. Vücuda getirdiğimiz ve beslediğimiz kuruma çekidüzen vermek en doğal hakkımız ve görevimiz değil mi?

Türkiye'nin sahip olduğu kurumları ve değerleri, ilkelliğin ve geriliğin bir uçta; uygarlığın ve ileriliğin öbür uçta yer aldığı bir yelpazeye yerleştirelim. Bir tarafa kaba gücü, saldırganlığı, bağnazlığı, şiddeti; öbür tarafa aklı, basiret ve feraseti, hukukun egemenliğini ölçü olarak koyalım. Sonra bütün kurumlara, bu niteliklerine göre bu yelpazede bir yer bulalım. Sizce Türk Silahlı Kuvvetleri'ni nereye yerleştirmemiz gerekir?

Ordumuzun harbe hazırlık durumu, eğitimi, sevk ve idaresi ne durumda? Bu sorunun cevabını verebilmek için uzman olmak lâzım. Ancak, önceki gün Genelkurmay tarafından yayımlanan "bilgi notu" tek başına kötü yönetilen bir orduyu işaret etmiyor mu? Star'ın bilgi notuna yönelik sıraladığı "Genelkurmay'ın cevaplamadığı 30 soru" başlıklı haberi, tek başına kötü yönetilen bir orduyu anlatıyor. Kötü yönetimin sebebi de çuvala sığmayan mızraktan başka bir şey değil. Bilgi notu yürütülen soruşturma ile ilgili başlı başına bir mahkeme kararı gibi. Karşımızda hem sanık, hem savcı, hem yargıç var. Gerekçe bile tek başına "TSK'ya güvensizlik" yaratacak bir hukuk hatası ile malul. TSK'nın soruşturmayla ilgili bilgileri "kamuoyu ile paylaşmaya mecbur edildiği" ibaresi, kendi başına bir "hukuku çiğneme itirafı."

Savaş gemisinin güvertesinden
aydınları,
akademisyenleri,
medyayı
ve en önemlisi
yargıyı
hizaya çekmeye kalkmak,
ancak muz cumhuriyetlerinde
rastlanabilecek bir manzara.
Devam eden bir soruşturma ile ilgili, ortaya saçılan her bilgiyi sonucuna bağlayan ve kendi personeli için "suçsuzdur" hükmünü veren bir Genelkurmay karargâhı da öyle.

Tek çare şeffaflık

Karşımızda hiyerarşisi bozulmuş, suçluları kurtarma telaşı içinde hukuku çiğnediği intibaı veren, elindeki silahları halkını tehdit etmek için kullanan düzensiz bir ordu var. Bu ordunun hemen düzenli bir ordu haline gelmesi lâzım. Kurtuluş Savaşı'nı başlatan düzensiz ordu ile Büyük Millet Meclisi emrindeki düzenli orduyu mukayese edenler, muradımı anlayacaktır. Düzenli orduyu var eden ise, hukuktur. Keyfilik değil, hukuk. Genelkurmay'ın bildirisinde izine rastlamadığımız şey. Sebep sonuç ilişkilerini doğru kuralım. Ceza Kanunu'nda yapılan tek kelimelik değişiklik sayesinde, cumhuriyet savcısı bu suikast iddiasını soruşturabiliyor. Demek ki hukuk tek başına ortalığı aydınlatmaya yetiyor.

Genelkurmay'ın, bu "bilgi notu" ile zeytinyağı misali üste çıkmak yerine, bu dehşet verici şüphelerden kurtulmak için yapması gereken tek şey var. Kendisini bütünüyle denetime açmak. Ordumuzun üstlendiği görevin gereği olarak sahip olduğu gizlilik ve ayrıcalıkların tamamı, şu anda sadece TSK üzerindeki şaibeleri ve şüpheleri derinleştiriyor. Kaldırın bu zırhı ve her karanlık odayı denetime açın. Ordunun bütün gizli sırları işportaya dökülse, "devlet büyüklerine suikast düzenleyen ordu" şaibesinden daha büyük bir zararı bu ülkeye verebilir mi? Tek çaremiz şeffaflık. Ordunun yerlerde sürünen itibarını iade edecek olan da, geceleri rahat uyumamızı sağlayacak olan da, Türkiye'ye hukukun egemenliğini getirecek olan da sadece bu. Çuvalın sağını solunu çekiştirip alay konusu olmak yerine, mızrağı teşhir etmek ve bu mızrağı saldırı amacıyla taşıyanları kulağından tutup etkisiz hale getirmek. Akla zarar gerekçeler icat edip, dar alanda çırpınmak yerine herkese hiç şüpheye mahal bırakmayacak şekilde hukukla kayıtlı bir orduya sahip olduğumuzu göstermek. TSK'nın içinden geçtiği krizin tek çözümü bu. Eninde sonunda bu ülke için yapılması gereken tek şey bütün odaları aydınlatılmış bir Genelkurmay karargâhı.

33 erin şehit edilmesi mi? Gaffar Okkan suikastı mı? Rahmi Koç Müzesi'nde çocukların havaya uçurulması planı mı? Devlet büyüklerine suikast hazırlığı mı? Daha bir yığın şüphe ve soruşturmanın kirinden ordumuzu arındırmanın tek yolu şeffaflık. "Ordumuza karşı asimetrik psikolojik harekât yürütülüyor", "TSK yıpratılıyor" feryatları yerine bütün birimlerinizi Parlamento'nun, hukukun denetimine açacaksınız. Bu "bilgi notu"nun hukuk karşıtı mantığının verdiği zararı, bu orduya hangi psikolojik harekât verebilir? İçinde yer aldığınız kurumun şerefini, bu ülkenin menfaatlerini başka türlü koruyamazsınız. Denetimden kaçtığınız her alan, suçun gizlenmesi ve suçluların korunması olarak yorumlanacak. Yakalanan subayların bağlı olduğu Seferberlik Dairesi'nden başlayalım. Bu birim nasıl olur da, istihbarat biriminin görevini üstlenir ve (bilgi notunda kabul edildiği üzere) Bülent Arınç'ın ev adresini bulundurur?

Deniz Baykal'ın aklımıza getirdiği bir ihtimali de dikkate almalıyız. Baykal "Sokağın adını bile aklında tutamayan insanlar, nasıl suikast yapar?" diye soruyor. Ya gerçekten böyleyse? Bu suikast işleriyle "sokağın adını bile aklında tutamayan insanlar" uğraşıyorsa? Ortalığa dökülenlere baksanıza. Elindeki silahın kendisine ya amiraline, ya devlet büyüklerine, ya da sabi çocuklara çevirmek için verildiğine kanaat getiren biri, bir sokağın adını bile aklında tutabilir mi? Ehil ellerde olmayan silahlar... O zaman karşı karşıya bulunduğumuz tehlike daha büyük demektir.

Bu daha büyük tehlikeyi bertaraf etmenin tek yolu, eline silah teslim ettiğimiz kişilerin ne işlerle meşgul olduklarını tıpkı medenî ülkelerde olduğu gibi denetlemek. Genelkurmay'a düşen görev de çuvalı çekiştirmeyi bırakmak.

m.turkone@zaman.com.tr

25 Aralık 2009, Cuma

--------------------------------------------------------------

Saturday, December 19, 2009

GENÇ SİVİLLER - Genelkurmay "Her Türk asker doğar" anlayışıyla - savcı da olsa hakim de olsa herkesin kendilerine itaat etmelerini istiyor

------------------------------------------------------------

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=929374&title=erdogan-karadenizli-ben-de-karadeniz-damadiyim-beni-daha-cok-sevin

Genç Siviller adına açıklama yapan Turgay Oğur,
Genelkurmay'ın "Her Türk asker doğar" anlayışını benimsediği için, savcı da olsa hâkim de olsa herkesin kendilerine itaat etmelerini istediğini belirtti.
Oğur,
Genelkurmay Başkanı'nın itaatsizlik yapanları üstü kapalı şekilde tehdit ettiğini
kaydetti.
Turgay Oğur, Genelkurmay Başkanı Başbuğ'un açıklamalarının ardından Genç Siviller olarak e-mail grubundaki üyelerine gönderdikleri iletide Başbuğ'un bir siyasi parti lideri gibi konuştuğunu vurguladıklarını ifade etti. Üyelere gönderilen e-mail'de şu ifadeler yer aldı:
"Türk Silahlı Partisi Genel Başkanı İlker Başbuğ, Trabzon'da temaslarda bulundu. Partisinin Trabzon Deniz Komutanlık Tesisleri'nin açılışına katıldı. Yapılan törende, partililerle bir araya gelen Başbuğ, birlik ve beraberlik mesajları verdi. Uzun zamandır basın toplantısı yapmadığını söyleyen Başbuğ, birazdan da Trabzonlularla kucaklaşacağız, bize gösterecekleri teveccühü göreceksiniz." diyerek gelecek seçimlerde Trabzon'u alacaklarının sinyalini verdi.

Başkan Başbuğ, kendisini eleştiren yazar, çizer, gazeteci aydın takımına da seslenerek 'Her Türk asker doğar, askerler de komutanlarının emirleri dışına çıkmaz. Yolunuz yol değil. Hizaya geçin.' dedi. Türkiye siyasetinde hemşehriciliğin geçer akçe olduğunun farkında olan çiçeği burnunda Başkan Başbuğ, 'Tayyip Erdoğan Karadenizli olabilir, ben de Karadeniz damadıyım, beni daha çok sevin.' diye seslendi.."

ZAMAN

DİLEK HAYIRLI

İSTANBUL

19 Aralık 2009, Cumartesi

------------------------------------------------------------

Hüseyin Gülerce (Zaman) - Avrupa Birliği : Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ - Ergenekon davasıyla ilgili yorum yaparak yargıyı baskı altına aldı.

----------------------------------------------------

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=928800&title=avrupa-birligi-asimetrik-savasta-hangi-tarafta


Hüseyin Gülerce ,
Zaman , 18 Aralık 2009, Cuma


Avrupa Birliği, asimetrik savaşta hangi tarafta?


Genelkurmay Başkanı Org. Sayın Başbuğ, bu defa bir harp gemisinden konuştu.
Bunu özellikle yaptığını ve herkesin de, ne demek istediğini, anladığını söyledi. Konuşması savcılara, siyasilere ve akademisyenlere yönelik tehditler de içerdiği için, harp gemisinin seçilmesi hem manidar hem de yadırgatıcıydı. Bu yüzden konuşmasını "muhtıra" olarak niteleyenler oldu.

Türk Silahlı Kuvvetleri'ne karşı, asimetrik psikolojik harekât yürütenler kimse, Allah onların belasını versin. Çünkü "bu coğrafyada, güçlü olmayan devletler hayatta kalamaz. Milli gücün asli unsurlarından birisi de askeri güçtür. Etkin ve caydırıcı niteliklere sahip bir silahlı kuvvetlere sahip olması, bir ülkenin beka sorunuyla direkt ilgilidir." Türk ordusunu, kim zaafa uğratmak istiyor, kim onu milletinden koparmaya çalışıyorsa, Allah onlara fırsat vermesin...

Ancak, bu ordu demokrasiye, milletin seçtiklerine ve meşru iktidara da saygılı ve bağlı olmalıdır. On yılda bir darbe yapan, başbakan, bakan asan, parlamentoya el koyan, siyasî partileri kapatan, seçtikleri sivillere darbe anayasaları yaptıran, işini gücünü bırakıp andıçlar hazırlayan, vatandaşlarını dost kuvvetler-düşman kuvvetler listelerine sokan, yazarları, gazetecileri, işadamlarını, akademisyenleri hedef gösteren, yüksek yargı mensuplarını Genelkurmay karargâhında toplayıp hukukun sınırlarını çizen, Cumhurbaşkanlığı seçiminde muhtıra yayımlayan bir ordunun komutanlarını, kimse kusura bakmasın eleştirmek zorundayız. Ordumuzu değil, onu yönetenlerin zihniyetini, vesayet anlayışlarını eleştiriyoruz. Korkup, sinip takiye mi yapalım? Devletimiz, milletimiz, insanımız için doğru bildiğimizi; hakaret etmeden, nezaket kuralları içinde söylemeyelim, yazmayalım mı? Askerlerin var da, bizim onurumuz yok mu? Üstelik bu eleştirilere, asli vazifesine dönmesi ve daha güçlü olması için asıl ordumuzun ihtiyacı var.

Bütün resmi açıklamalarda, Genelkurmay Başkanlığı, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğini destekliyor. Ama nedense AB ilerleme raporlarında, kendisine yöneltilen eleştirilere bugüne kadar hiç cevap verilmiyor...
İki ay önce, 14 Kasım'da Türkiye ile ilgili yayımlanan 11. AB İlerleme Raporu'nda şu yazılanları bir daha hatırlayalım:

"Ergenekon davası, askeri, - subayların da dâhil olduğu- ciddi suçlamalar içeriyor. Bu dava Türkiye'nin demokratik kurumlarının ve hukukun üstünlüğünün, düzgün işlemesine güveni artırmak için bir fırsat. Silahlı Kuvvetler siyaseti etkilemeye resmî ve gayri resmî mekanizmalarla devam etti. Üst rütbedekiler, görev alanlarının dışına çıkarak iç ve dış siyasi konularda görüşlerini birçok kez ifade etti. Bunlar arasında Kıbrıs, etnik yapı, Güneydoğu, laiklik, siyasi partiler ve askerlik dışı diğer konular vardı. Birçok kez, Genelkurmay, siyasetçilere ve basındaki haberlere kamuoyu önünde tepki verdi.
Genelkurmay Başkanı, nisandaki basın toplantısında, Ergenekon davasıyla ilgili yorum yaparak yargıyı baskı altına aldı.
Bazı üst rütbeli subaylar, yargılanan askerlere destek verdi.
Askerî bütçe ve harcamaların, yasal gözetimini güçlendirmekle ilgili hiçbir ilerleme kaydedilmedi. Savunma harcamalarının, parlamento gözetimi, tam olarak güvenceye alınmalı. Askeri darbe sonrasında yapılan anayasanın, temel özgürlükleri AB standartlarında güvenceye alacak şekilde, değiştirilmesi gerekiyor."

Evet, AB böyle diyor. Şimdi soru şudur: TSK, bugün itibarıyla, Türkiye'nin AB üyeliğini destekliyor mu, desteklemiyor mu? TSK'ya karşı yürütüldüğü söylenen asimetrik psikolojik harekâtta, AB de düşman safında mı yer alıyor? Şayet AB üyeliğimiz desteklenmeye devam ediliyorsa, yukarıdaki eleştirilere bir cevap verilmesi düşünülüyor mu?

Hükümetin durumu gerçekten çok zor. Demokratikleşmeye tavır koyan anayasal kurumlar ve onlara destek veren bir medya ile işleri gerçekten zor...


----------------------------------------------------

Mümtaz-er Türköne (Zaman) - Kim daha kahraman : İlker Başbuğ mu , Mehmet Altan mı ?

---------------------------

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=928804&title=kim-daha-kahraman-ilker-basbug-mu-mehmet-altan-mi


Mümtazer Türköne ,

Zaman , 18 Aralık 2009, Cuma


Kim daha kahraman: İlker Başbuğ mu, Mehmet Altan mı?


Seçilen mekân sadece savaş için kullanılabilecek bir mekân. Deniz Kuvvetleri'mizin en modern savaş gemilerinden Oruç Reis Firkateyni. Kıyafet, askerlerin "arazi kıyafeti" dediği savaş kıyafeti.

Aynı kıyafetlerle kuvvet komutanları, içtima düzeninde doksan derecelik açıyla yan yana dizilmiş. Yanlış anlamamız imkânsız. Genelkurmay Başkanı bu fotoğrafın anlamına akıl erdiremeyecek olanlara da açıklama getiriyor. Konu, İlker Başbuğ'un daha önce de "asimetrik psikolojik harekât" diye nitelediği asker-terör ilişkisine yönelik süreçler ve eleştiriler. Yani Ergenekon davası ve etrafında süren tartışmalar. Savaş gemisinde, bir savaşı yönetiyormuş gibi konuşmasını "Bu konuya özellikle, bugün üzerinde beraber olduğumuz TCG Oruç Reis Firkateyni'nde değinmemin özel bir anlamı vardır. Herhalde herkes, açıkça ne demek istediğimi anlamaktadır." Çok açık bir ihsas değil, ama bir tehdit hem de silahlı bir tehdit olduğu galiba açık.

Öbür tarafta bir iktisat profesörü. Aydın bir gazeteci ve köşe yazarı. Uluslararası ekonomide değişen paradigmaları konuşmak için katıldığı canlı yayında, önüne savaş gemisinden yapılan bu basın toplantısı geliyor. Son derece doğal ve anlık tepkilerle, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un sözlerine cevap veriyor. Sözlerinin özü, bu silahlı meydan okumaya boyun eğmediğinden ibaret. Galiba tam da Başbuğ'un şikâyet ettiği "asimetrik psikolojik savaş"ın örneklerinden biri ile karşı karşıyayız. Kaleminden ve çenesinden başka gücü olmayan bir profesör, tam müsellah, savaş gemisinin güvertesinde ordusunun başındaki komutana cevap yetiştiriyor.

Bir yığın soru arasından benim aklıma gelen, başlığa aldığım soru. "Kim daha kahraman: İlker Başbuğ mu, yoksa Mehmet Altan mı?" Yanlış duran şeyleri ve başarısız yürüyen "gerçek asimetrik psikolojik harekâtı" deşifre etmek için, bu sorunun cevabını takip etmek lâzım.

İlker Başbuğ ne diyor?

Bu müsellah ve çok fazla muharip görüntü içinde Genelkurmay Başkanı sadece bir polemik yürütüyor. Polemiğin konusu ise Ergenekon davası ile gündeme gelen asker kişilerin yer aldığı iddia edilen, ordu içindeki kurumsal bir illegal yapılanmayı gündeme getiren terör plan ve eylemleri. Kafes Planı, Danıştay suikastı, Zir Vadisi bombaları, Poyrazköy kazıları, İrticayla Mücadele Eylem Planı vs. İlker Başbuğ gemi güvertesinde, savaş kıyafeti ile basına yaptığı açıklamalarda yargıya hitap ediyor ve "adlî makamların ihbar mektuplarına ve gizli tanıkların ifadelerine karşı daha duyarlı ve daha dikkatli hareket etmeleri" talimatını veriyor. Ben şahsen bu cümlenin peşinden gelen "aksi durumlarda kurumlar arası çatışmalara neden olunabileceği" uyarısından, Oruç Reis Firkateyni'nin bu "çatışma"da yer alacağı sonucunu çıkartmadım. Beşiktaş iskelesinin yanındaki Beşiktaş Adliyesi'ne bu geminin toplarını çevireceğine, savcıların da ihtimal vereceğini sanmıyorum. Ama yine de bu cümlelerin "yargıçlara talimat verilemeyeceği ve telkinde bulunulamayacağı"nı amir Anayasa'nın 138. maddesine aykırı olması durumu değişmiyor. Bir hukuk devletinde böyle bir manzara olabilir mi? Askerin siyasete müdahalesinden daha vahim bir durum. Genelkurmay Başkanı, bir savaş gemisinin güvertesine çıkıp yargıçlara mesaj verebilir mi?

Devamı daha dehşetli: "Terör olaylarını Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilişkilendirmeyi, PKK destekleyicileri, PKK sempatizanları yapabilir. Ancak böyle ilişkilendirmeleri ve bu amaca yönelik imalı konuşmaları siyasiler, akademisyenler ve medya mensupları yapamaz, yapmamalıdır." Bu ifade Ergenekon davasını toptan reddetmiyor mu? İfade muğlak, ama TSK bünyesinde görevli her subayın, Ergenekon'da aklanması lâzım. Bir darbe davası ve bu darbenin şartlarını oluşturmak için girişilen ve planlanan provokatif terör eylemlerini "Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilişkilendirmeden" nasıl ortaya çıkartabiliriz? "İrticayla Mücadele Eylem Planı"na "kâğıt parçası" diyen ve savcılara "bu belgenin sahte olduğunu ispatlama" görevi veren kişi, bu sözlerin de sahibi değil mi?

"Toplumsal huzura giden yolun, ortak değerlerimizin güçlendirilmesinde olduğunu düşünüyoruz. Farklılıklara elbette saygılı olmalıyız. Ancak farklılıklara saygılı olmak her zaman farklılıklarımızı öne çıkarmayı da gerektirmez." İlker Başbuğ'un bu sözlerindeki "farklılıkları öne çıkartmayın" uyarısına itiraz edenler olabilir. Ama genel olarak ortak değerlere, toplumsal huzura yapılan vurgu güzel. Sorun sadece bu sözlerin bir savaş gemisinin güvertesinde, silahlı bir güç gösterisi eşliğinde söylenmesi. Çelişki burada. Bu sözleri koca ordunun başındaki komutanın bir tehdit havasında telaffuz etmesi. Ve bu ayrıntı bir ülkeyi medeni ülkelerin fersah fersah uzağına düşüren esaslı bir ölçüyü veriyor. Tekrarlamaktan çekinmeyelim: Genelkurmay Başkanı'nın bir savaş gemisinin güvertesinde yüksek komuta heyetinin huzurunda kendi kurumunu ilgilendiren bir dava ile ilgili yargıçlara talimat verdiği, siyasetçileri, akademisyenleri ve medya mensuplarını hizaya çekmeye kalktığı bir ülke medenî bir ülke olabilir mi?

Bir hukuk devleti olamayacağı zaten ortada. Allah aşkına bu manzaranın Türkiye'ye yakıştığını söyleyen biri çıksın. Bu ülkenin dışarıya karşı korunması için benim vergilerimle alınmış bir savaş gemisinde, benim vergilerimle maaşları ödenen komutan nasıl herkesi hizaya çekmeye, tehditler savurmaya cesaret edebilir? Allah aşkına söyleyin: Benim ülkem bu komutanlara müstehak mı?

Asıl can alıcı soruya dönelim: Bu ülkenin askerleri mi, yoksa aydınları mı daha kahraman? O kadar silahın arasından korkutucu bir fonun önünde meydan okumak mı daha cesurca? Yoksa Mehmet Altan'ın yaptığı gibi televizyonda canlı yayında bu yüksek perdeden çekilen zılgıta çatır çatır cevap vermek mi? Kim daha cesur ve kahraman?

Sonuç: Kahraman aydınlara sahip olduğuna göre, bu ülkenin hâlâ medenî bir ülke olma şansı mevcut. Ve dahi sorunlarını silaha müracaat etmeden barışçı yöntemlerle çözme, sağduyu ile birliğini ve dirliğini tesis etme ihtimali hâlâ var. Çünkü en az silahın gölgesinde konuşulabilenler kadar cesurca şeyleri söyleyebilen aydınları var.

İŞTE MEHMET ALTAN'IN SERT CEVABI :

*** VİDEO ***

------------------------------------------

Wednesday, December 9, 2009

ZZ_Haber - Hakimler nereye koşuyor


http://www.aksiyon.com.tr/detaylar.do?load=detay&link=15276


Aksiyon

Sayı 783 | 07 - 13 Aralık 2009


KAPAK



Hakimler nereye koşuyor


FUAT AKYOL

Sayı: 506/ Tarih : 16-08-2004


Daha önce "siyasallaşma" tartışmaları ile ağır yara alan yargı, şimdi de mahkemeler ve Yargıtay'daki dava dosyalarına yapılan müdahale iddialarıyla çalkalanıyor. Tam sekiz Yargıtay üyesi, 32 hakim ve savcı ile çok sayıda avukat ve işadamını kapsayan Türk yargı tarihinin en büyük soruşturmasından sonra, yargıdaki temizlik harekatı bitti mi? Şimdi aktaracağımız bilgiler, 21 Ocak 2004 tarihini taşıyan İstanbul'daki bir savcılık soruşturması evrakından alındı. Bu belgede, "captagon ticareti" yaptığı gerekçesiyle cezaevinde tutukluyken 4 Ocak 2004 günü şeker komasına girerek ölen Gaziantepli işadamı Mehmet Ali Yaprak'ın, firarda iken iki savcı ile ilişki kurduğu, birine bir sitede iki daire aldığı, diğer savcının da aynı sitede bir dairesi bulunduğu bilgisi yer alıyor.

Yine, kamuoyunda "Söylemezler çetesi" olarak bilinen gruba yönelik olarak yapılan 22 Haziran 2004 tarihli son operasyonun soruşturmasında, grubun Bakırköy Adliyesi'nde bir hakimle ve Kadıköy Adliyesi'nde bir savcıyla ilişkisi ortaya çıktı.

Son olarak bizzat yargının en tepesindeki isim olan Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya tartışmaların odağına yerleşti. Yargıtay Başkanı'nın, Bodrum'daki evinin tadilatını Alaattin Çakıcı'nın arkadaşı olan müteahhit Süha Hakkı Şen'e yaptırdığı ve Çakıcı'nın Yargıtay'daki davasının "geciktirilmesi" için Özkaya'dan talepte bulunulduğu ortaya çıktı. Alaattin Çakıcı soruşturmasında ismi geçen bir diğer yüksek yargı mensubu ise Yargıtay Genel Sekreter Yardımcısı Ercan Yalçınkaya. Yargıtay Başkanı kendisini savunurken, "Evimi yapan müteahhit Hakkı Süha Şen'e bütün parasını ödedim. Bir gün, MİT görevlisi Kaşif Kozinoğlu'nun benimle görüşmek istediğini söyledi. Müteahhitle birlikte gelen Kozinoğlu, 'MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun'un izniyle geliyorum. Çakıcı davasının erken bitmesi halinde kaçabilir. Elindeki bazı kasetleri MİT'in alması gerekir, dedi. Ona, yargının işleyişine kimsenin müdahale edemeyeceğini söyledim. Bana komplo kurulmuş olabilir. Kozinoğlu hakkında dava açacağım" diyor. Yargıtay Başkanı'nın komployla suçladığı Kaşif Kozinoğlu, halen MİT'in Dış Operasyonlar Dairesi Başkan Yardımcısı olarak görev yapıyor. Özel Harpçi bir subay olan Kozinoğlu 1994'te binbaşı rütbesinde iken MİT'e girdi.

Holding patronunu kasete alan avukat

Yukarıda aktardığımız olaylar, özellikle son yıllarda iyice gündeme yerleşmiş olan yargıdaki suistimal ve yargıyı kirletme çalışmalarının son halkalarından sadece bir kaçını oluşturuyor. Peki Meclis ve hükümetle birlikte devletin üç ayağından biri olarak kabul edilen adalet koridorunda neler oluyor? Son yıllarda özellikle "siyasallaşma" ve siyasi nüfuz etkisi altında kalma tartışmasının odağına yerleşen yargı, şimdi de büyük bir kirlenmenin içine mi sürükleniyor?

Bir kaç yıl önce, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin (DGM) bir hakimi ünlü bir uyuşturucu kaçakçısının arabasında kaza geçirdiğinde; bir ağır ceza mahkemesi başkanı, eşini öldüren müteahhitin cinayet davasında olaya kaza süsü verdiğinde; iki DGM hakimi ve bir savcı uyuşturucu kaçakçılarını bir kaç milyon mark karşılığı serbest bıraktıkları gerekçesiyle meslekten ihraç edildiğinde; bir savcı polisin aradığı "Banker Bako" lakaplı Baki Cengiz Aygün'ü evinde sakladığında veya şarkıcı Bülent Ersoy'a "kadın" kimliği veren hakim, yazı işleri müdürünü kendi yerine defalarca duruşmalara çıkardığında bunlar hep "istisnai" olaylar olarak görüldü.

Bir avukat, üst düzey bir emniyetçi ile birlikte ünlü bir holding patronunu otel odasında genç kızlarla tuzağa düşürerek kasete alıp bunu şantaj malzemesi olarak kullandığında, bazı avukatlar adliye çıkışlarında kurşun yağmuruna tutulduklarında, uyuşturucu davalarına girmesiyle tanınan ünlü bir avukat gündüz saatlerinde İstanbul Beyoğlu'ndaki bürosundan çıkarılıp kaçırıldığında, bazı avukatlar Kartal Cezaevi'nde yatan ünlü müvekkillerine cep telefonu götürürken yakalandıklarında; avukatlar camiasında bunlara "istisna" denildi.

Bir Yargıtay üyesini dönemin Müsteşar Yardımcısı'nın yeğeni kızla uygunsuz şekilde gösteren resimler Adalet Bakanı'nın önüne geldiğinde; bir Yargıtay üyesi, Yargıtay'daki bir gasp davasını takip etmek için 10 bin dolar para ve sucuk—pastırma almak suçuyla yargılandığında; üst düzey bir Yargıtay üyesi mahkemelerde çok sayıda cinayet ve uyuşturucu dosyası olan bir kumarhanecinin güneydeki tesisinde tatil yaptığında; 3 Kasım 1996'da Susurluk kazasında ölen Abdullah Çatlı, gerçek kimliği ile ortaya çıkmasını önleyen hukuki problemlerini çözecek hakime, "Onu Yargıtay'a üye seçtiririz" vaadinde bulunduğunda; bu olaylara da yargı çevrelerinde "istisna" gözüyle bakıldı.

Çünkü herkesin gözünde yargı ve adalet, "tuz"'du ve tuz kokmazdı. Hiç kimse tuzun derinliklerine bazı haşerelerin girmeye başladığını ne düşünmek istiyordu, ne de bunu telaffuz etme cesaretini gösteriyordu. Kimse, adliye koridorlarında bir rüzgar gibi esen "Bazı gruplar mahkemelerdeki dosyalarda istedikleri sonuçları alıyorlar, Yargıtay'a üye seçimlerinde etkili oluyorlar" iddialarını duymak dahi istemiyordu.

Ne var ki, Türkiye'nin çeşitli bölgelerindeki adliye saraylarında ve Ankara'da bu olaylar zinciri birbirini izledi. Tıpkı, uyuşturucu kaçakçısının arabasında kaza geçiren DGM üyesi gibi, mahkemelerde çeşitli dosyaları olan bir işadamının arabasında kaza geçiren başsavcılar görüldü. Tıpkı müteahhitin cinayet davasını örtbas etmekle suçlanan mahkeme başkanı gibi, büyük yolsuzluk operasyonlarında rüşvetle suçlanan mahkeme başkanları oldu. Tıpkı, İstanbul adliyelerinde "dosya bağlamayı" iş edinmiş avukatlar gibi, Ankara'da çok daha büyük çaptaki davalarda aynı şekilde iş yapan avukatlar türedi. Tıpkı, 1996'da faili meçhul bir cinayete kurban giden ünlü kumarhanecinin tesisinde tatil yapan Yargıtay üyesi gibi, Kıbrıs ve Marmaris'e tatile giden Yargıtay ve Danıştay üyeleri olduğu soruşturma kayıtlarına geçti. Hatta, İstanbul'da Kavaklı Belediyesi'nde trilyonlarca lira yolsuzluk yapmakla suçlanan grubu yemek masasında bazı Yargıtay üyeleri ile gösteren fotoğrafların varlığı biliniyor.

Doğal olarak bütün bu gelişmeler, "Türk yargı dünyasında neler oluyor? Siyasette, bürokraside ve iş dünyasında uzun süredir varlığını sürdürdüğü öne sürülen büyük yozlaşma yargının da mı derinlerine sızdı?" sorularını gündeme getirdi. Özellikle Ankara'da yapılan geniş kapsamlı iki soruşturmayla, pek çok Yargıtay üyesi, mahkeme başkanı, hakim ve savcı resmen "sanık" durumuna düştü. Ankara Adliyesi'ni kapsayan 2002 Haziran tarihli ilk soruşturmada, mal varlıklarında gelirleriyle örtüşmeyecek şekilde artış gözlenen 13 hakim, iki savcı ve 30 kadar mahkeme yazı işleri müdürünün ismi vardı. Soruşturmanın hedefi, mahkemelere dava dosyaları hakkında görüş sunan bilirkişiler eliyle bu davalarda yapıldığı öne sürülen usulsüzlükleri ortaya çıkarmaktı. Soruşturma sonucunda, Ankara 7. Ticaret Mahkemesi ve 6. Ticaret Mahkemesi başkanlarının görev yerleri değiştirildi.

İki Yargıtay üyesine özel hayat şantajı

Yargıtay'daki büyük temizlik operasyonunun ikinci ayağı çok daha geniş kapsamlıydı. Ankara DGM Savcısı Ömer Süha Aldan, Ankara'daki bazı çok önemli davalarda istekleri doğrultusunda kararlar çıkarmakla suçlanan bir grubu takibe alınca, tam sekiz Yargıtay üyesi ile 32 hakim ve savcı soruşturma kapsamına alındı. Olayın başrolünde bir Yargıtay üyesinin avukat olan oğlu ve etrafındaki birkaç kişi vardı. Savcı Aldan'ın kaleme aldığı 106 sayfalık iddianamede, "Toplam değeri 8 milyar dolar civarında olan yargıdaki bu davaların seyrini rüşvet ağı ile değiştirmeye çalıştılar. Bunun için bazı Yargıtay üyeleri ve hakimleri tehdit ettiler. Sanıkların, hakim ve savcıların atanmasında, hangi mahkemede görevlendirileceklerinde, yüksek yargıda yapılan seçimlerde ve yüksek yargı organlarına üye seçimlerinde etkili olmaya çalıştıkları belirlenmiştir" gibi çok ağır ve sarsıcı suçlamalar vardı. Savcı, "Bu işin içindeki şirketler, bu şekilde usulsüz yargı kararlarını rakipleri olan şirketleri altetmenin bir aracı olarak kullanıyor" demekteydi.

İddianameye göre, müdahale edilen davalar arasında Turkcell — Türk Telekom arasındaki "roaming" davası, Samsun'daki Mobil Santral davası, Pamukbank'ın Danıştay'daki davası, sanıkları arasında İstanbul iş dünyasının ünlü ismi Nazif Edin'in de bulunduğu SSK'ya satılan ilaç ve malzemelerde yapılan katrilyonluk yolsuzluğun davası, hatta Refah Partisi'nin kayıp trilyonları davası vardı. Savcının sekiz yargıtay üyesi, 32 hakim ve savcı ile birlikte suçladığı şu kişiler, olayın ağırlığını yeterince yansıtmaktaydı: Yargıtay üyesi Ergül Güryel'in avukat oğlu Cenk Güryel, Çukurova Holding Yönetim Kurulu üyesi Ersin Pamuksüzer, Show TV Genel Müdürü Saner Ayar, Garanti Bankası Yönetim Kurulu üyesi Ali Can Verdi, Çukurova Holding avukatları Orhan Gemicioğlu ve Galip Altuntaş, Kemer Country'nin sahibi Nazif Edin'in kardeşleri Selim ve Esat Edin, İçişleri eski Bakanı Orhan Eren'in damadı Haldun Erdavran. Savcıya göre yargıyı kuşatmış olan bu girişimler Ankara'daki bir ofisten ve "Kuki" isimli bardan yönetiliyordu. Savcının iddianamesindeki bazı çarpıcı bölümler şöyleydi:

"Cenk Güryel, babasının Yargıtay üyesi olması nedeniyle Yargıtay'da büyük bir nüfuza sahiptir, babasının konumu nedeniyle bazı yargı mensupları bu sanıkla iyi ilişkiler kurmaya çalışmıştır... Sanıklar, isteklerini yerine getirmeyen yargı mensuplarını mesleki gelecekleri konusunda tehdit etmişlerdir... Bu duygu içinde olan yargı mensubunun bir korku hali yaşaması olağandır. Böyle bir korku ortamı yaratılması, hiçbir kişisel menfaati olmayan konuda bazı yargı mensuplarını oluşa veya hukuka aykırı karar vermeye yöneltmiştir... Sanıklar, güçlü oldukları imajını yaratarak yargı mensuplarının gözünü korkutmuşlar, karşı tarafın işinin halli karşılığında aldıkları önemli miktardaki rüşveti tahsil etmişlerdir... Aylarca süren teknik takip sonucu, Yargıtay'da devam eden bazı davalarla ilgili Yargıtay üyeleriyle rüşvet ilişkisi tespit edilmiştir... Sanıklar, iki Yargıtay üyesinin özel ilişkilerini dahi, kendi amaçları için bir şantaj aracı olarak kullanmaya kalkışmıştır... Kimi yüksek yargı mensupları, davaya bakan yargı görevlileri ile temasa geçerek, istenen şekilde karar vermelerini istemişlerdir. Keza bu şekilde karar verilmesi halinde bazı yargı mensuplarına mesleki yükselme ortamı sağlanması teklif edilmiş, kimi için ise tehdit ve baskı yöntemleri kullanılmıştır."

Savcı'nın suçladığı sekiz Yargıtay üyesi hakkındaki soruşturmayı Yargıtay Başkanlık Divanı yaptı. "Muhakkik" (soruşturmacı) olarak tayin edilen Yargıtay 10. Ceza Dairesi Başkanı Şener Güngör, 20 klasör delille birlikte hazırladığı raporda, Yargıtay üyeleri Ergül Güryel, Hüseyin Demirörs, Seyfettin Çilesiz ve Murtaza Dolu hakkında dava açılmasını istedi. Bu raporda Yargıtay üyesi Güryel, çıkar amaçlı suç örgütü kurmak ve sözü geçen davalarda hakimlere baskı yapmakla suçlanırken, diğer 3 üye çeteye yardım ve hakimlere baskı yapmakla suçlandı. Bu dört üye hakkında son kararı veren Yargıtay Başkanlık Divanı, sadece Yargıtay üyeleri Ergül Güryel ve Hüseyin Demirörs'ün Yüksek Disiplin Kurulu'na sevkine karar verdi, diğer iki üye hakkında ise bir işlem yapmadı. Soruşturma kapsamındaki 32 hakim ve savcı hakkındaki incelemeyi ise Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu yaptı. Müfettişlerin hazırladığı 230 sayfalık raporda, 32 hakim ve savcıdan on birine disiplin cezası, dördüne yer değiştirme cezası istendi.

Ankara'daki bu geniş çaplı soruşturmadan sonra, yargıdan büyük ihraclar beklenirken, bu disiplin kararlarının çıkması doğal olarak çeşitli tepkilere yol açtı. "Soruşturmanın sonucu sizi tatmin etti mi?" sorusunu yönelttiğimiz İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu şu cevabı verdi: "Yargıtay Başkanlık Divanı, suçlanan üyeler hakkında dava açılmasını gerektirecek bir kanıt olmadığı sonucuna vardı. En fazla üzerinde durulan kanıtlar telefon konuşmalarıydı. Bu bantlar kanun dışı delildir diye kabul edilmedi. Bu dinlemelerin mahkeme kararıyla yapılmadığı anlaşılıyor. Ama bütün bunlara rağmen Yargıtay da, kendi mensuplarının gözünün yaşına bakmadan sonuna kadar gitmeli, şu veya bu nedenle bu olaylara karışmış Yargıtay mensuplarına gereken ceza verilmeliydi. En sonunda sanık olarak iki, üç tane avukat açıklandı, ama hiçbir hakim hakkında dava açılmadı. Ancak bir hakimle ilişkisi olursa avukat hakkında dava açılabilir. Avukat rüşveti kendi kendine mi vermiş?"

Büyük davaları alan ilginç isimler

Yargı dünyasında, mahkemeleri ve Yargıtay'ı şaibelerden kurtaracak "etik kurallar" vurgulanırken özellikle şu sorular ön plana çıkıyor: Yargıtay üyeliği seçimlerinde, hakim ve savcı tayinlerinde siyasi etkilerin, yargının içinden veya dışından öteki faktörlerin ne kadar geniş çapta etkisi var? Mahkemelerden ve Yargıtay'dan çıkacak kararları etkileyen "siyasi nüfuz merkezleri" ya da yargının kendi iç yapısı içinde işleyen "nüfuz ticareti"nin önüne nasıl geçilebilir? Eski Yargıtay Daire Başkanları, Yargıtay üyeleri, mahkeme başkanları, eski hakimler ve savcılar görevlerinden ayrıldıktan sonra avukatlık yapmalı mı? Yargıtay Başkanları, Yargıtay üyeleri ile hakim ve savcıların çocukları avukat olarak davalara girmeli mi? Mehmet Moğultay örneğinde olduğu gibi, eski Adalet Bakanları, avukatlık cübbesi giyip mahkemelerde boy göstermeli mi?

Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın avukatlığını yaptıktan sonra özellikle son yıllarda "generallerin avukatı" olarak ünlenen Bilgin Yazıcıoğlu, "Yargıtay'a yapılan üye seçimlerinde dış etkiler ne kadar olur?" sorusuna şu cevabı veriyor. "42 senelik meslek hayatımda, bürokrasinin her yerinde olduğu gibi Türk yargısında da bazen bunların olduğuna şahit olduk. Her hükümet döneminde Yargıtay üyeliği seçimlerinde hatır, gönül işi bazı şeyler olduğu söyleniyor. Bazılarının araya adamlar soktuklarını duymuştum, bana anlatılmıştı. Bu Türkiye cumhuriyeti insanının genlerinden geliyor. Adam kayırmacılığı millet olarak severiz." Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun bazı dönemlerde yaptığı Yargıtay üyeliği seçimlerinde İstanbul'daki bini aşkın hakim ve savcıdan listeye giren hiç kimse olmuyordu. Bu durum, Ankara'da yapılan kulis faaliyetlerinin üyelik seçimlerinde ne kadar etkili olduğuna bir örnek olarak gösteriliyordu.

Yargıda etik tartışmasına yol açan öteki olayların başında ise, bir çok eski Yargıtay daire başkanı, yargıtay üyeleri, başsavcılar ve ağır ceza mahkemesi başkanlarının avukatlığa dönüp önemli dava dosyalarını üstlenmesi geliyor. Örneğin, Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı'ndan emekli olan Zekeriya Dilsizoğlu, avukatlığa başlayınca Urfi Çetinkaya'yı uyuşturucu davalarında savundu. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nden (DGM) emekli olan askeri hakim ve savcılar Armağan Güner ile Şener Atılgan, batık banka davalarının odağındaki isim olan Şükrü Karahasanoğlu'nun davası başta olmak üzere İstanbul DGM'deki pek çok davaya avukat olarak girdiler. Emekliye ayrılan İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Ahmet Zeki Polat, görevdeyken yargılayıp beraat ettirdiği ünlü dövizci Hüseyin Dere ile oğlu Okan Dere'nin avukatlığını üstlendi. Onları, zorla senet imzalatmak suçundan yargılandıkları bir davada savundu. Ayrıca Adalet Bakanlığı Uluslararası İlişkiler Genel Müdürü Cenk Alp Durak, bu görevini bıraktıktan sonra Urfi Çetinkaya'nın avukatlığını üstlendi. İstanbul'da sadece Bakırköy bölgesinde on kadar eski mahkeme başkanı ve hakim, bu civarda da hakim ve savcı çocuğu şimdi avukatlık yapıyor.

Özellikle emekli yargı mensuplarının avukat eşleri, çocukları veya yakınları, bazen aldıkları davalarla veya çalıştıkları kurumlarla tartışma konusu oluyorlar. Örneğin Alaattin Çakıcı olayı ile gündemin bir numaralı ismi haline gelen Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya'nın hukukçu olmayan oğlu Erkan Özkaya, ünlü kumarhaneci Sudi Özkan'ın bir turizm şirketinde çalışıyordu. Olay kamuoyuna yansıyınca oğul Özkaya babasının uyarısıyla Özkan'ın yanından ayrıldı. Eski Yargıtay Başkanı Müfit Utku'nun oğlu Murat Utku ve gelini, eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Haluk Yardımcı'nın oğlu Ankara'da avukatlık yapıyor. Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesi üyesi Cengiz Yüksel'in gelini avukat Feyza Yüksel, Ankara'da Şahin Mengü Hukuk bürosunda çalışıyor. Şahin Mengü aynı zamanda ünlü bir medya patronunun avukatlığını yapıyor. Yargıtay 8. Dairesi üyesi Serpil Çetinkol'un eşi Mehmet Çetinkol, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi eski üyesi Şakir Kaleli'nin eşi Aynur Kaleli de avukatlık yapıyor. Avukat Kaleli, Çarmıklı grubunun hukuk bürosunda çalışıyor. İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığından emekli olan Yavuz Abbasoğlu avukatlığa başladığı gibi, halen İstanbul Adalet Komisyonu Başkanı olan eski 3. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Şefik Mutlu'nun kızı ve damadı da avukatlık yapıyor. Yine Yargıtay üyesi Hamdi Yaver Aktan'ın eşi Buket Aktan büyük bir medya grubunda çalışırken; eski İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Avni Bilgin'in Doğuş Holding'de görev aldığı biliniyor. Bu konudaki en ilginç olay, Yargıtay 5. Ceza Dairesi Başkanı Hayrettin Cevheroğlu'nun avukat oğlu Ömür Cevheroğlu'nun, Bolu Adliyesi'ndeki bazı hakim ve savcıların da isminin karıştığı "Bolu çetesi" olarak bilinen davada çete lideri olmakla suçlanan Yusuf Bayrak'ın avukatlığını üstlenmesiydi. İstanbul'un önde gelen finans avukatlarından Ahmet Pekin, bu türden olaylar için şu yorumu getiriyor:

"Avukatlık mesleğini icra ederken o kişi çetenin savunmasını üstlenebilir, çetenin zarar verdiği kişinin de savunmasını üstlenebilir. Burada genel olarak bir yanlışlık yok. Ama etik norm dediğimiz konuda insanın kendi vicdanıyla hesaplaşıp, bu davayı almam doğru mudur, değil midir diye karar vermesi lazım. Ben olsam, benim babam Yargıtay Ceza Dairesinde hakim ise bu davayı almam. Şunu bilin ki yargı dünyasında benim gibi düşünenler çoğunluktadır. Diyeceksiniz bu insanlar hiçbir büroda çalışmayacak mı? Çalışacak, ama yaptığı iş ile bu konu arasında Çin seddi gibi kadar kesin bir sınır, büyük bir hudut olacak. Mesela benim büromda çalışan hiçbir avukat, çaycımız dahil hiç kimse, borsadan hisse senedi alamaz, satamaz. Bizdeki kural budur. Çünkü bu büro ülke ekonomisini doğrudan ve dolaylı etkileyebilecek önemli konularda hukuki hizmet sunuyor. Hazine bonolarının yurtdışına satışında, yabancı bankaların hukuk müşavirliğini yapıyorum. Ne zaman çıkacağını, faizinin ne olacağını daha birinci gün biliyorum. Bankaların sendikasyon kredilerinde, yabancı bankaların hepsine hukuk müşaviri olarak biz hukuki hizmet sunuyoruz. Netice itibariyle bu kredi bankanın kreditibilitesi ile ilgili, bunların içinde hisseleri borsada işlem gören bankalar var. Bu olay borsada işlem gören diğer bankaları da dolaylı olarak etkiler. Ben bu hukuki hizmetleri sunduğum için, daha başlangıcından itibaren olayın içindeyim, nasıl sonuçlanacağını da biliyorum. Ya başarıyla bitecek, o zaman piyasa olumlu etkilenecek. Ya da başarısızlıkla bitecek, piyasalar olumsuz etkilenecek. Normalde, A şirketinin işine bakmıyorsanız, o şirketin hisselerini alır satarsınız, kimse de size hesap soramaz. Ama baktığımız olayın olumlu veya olumsuz sonuçlanmasından bütün borsa etkilenir. O zaman, bu kuralı genişleteceksiniz. Ben bu alanlarda hukuki hizmet veriyorsam, borsada hisse almam, satmam diye kendinize ilke kararı alacaksınız."

50 bin avukatın kaçı ihrac edildi?

Türkiye Barolar Birliği, bir davada on bin dolar ve hediye pastırma—sucuk aldığından dolayı Yargıtay Yüksek Disiplin Kurulu tarafından kendisine uyarı cezası verildikten sonra emekliye ayrılan Yargıtay üyesi Hüsnü Çağlayan'ın avukatlık yapma talebini geçtiğimiz ay reddetti. Red kararının gerekçesi olarak gösterilen Avukatlık Kanunu'nun 5. maddesi, "avukatlığa yaraşmayacak tutum ve davranışları çevresince bilinmiş olmayı" mesleğe giriş için engel sayıyor. Türkiye Barolar Birliği Başkanı Avukat Özdemir Özok'a, Hüsnü Çağlayan olayını sorduğumuzda Özok, "Kararımız gayet açık, başka bir yorum yapmama gerek yok" cevabını veriyor. Türkiye Barolar Birliği Başkanvekili Cengiz Tuğral ise, avukatlığa dönmek isteyen eski Yargıtay üyeleri, mahkeme başkanları, hakimler ve savcıların dosyalarının dikkatle incelendiğini belirtiyor. Avukat Tuğral, Hüsnü Çağlayan haricinde de çok sayıda avukatlığa dönüş başvurusunu reddettiklerini vurguluyor.

Tuğral, "Nasıl ki Yargıtay kendi içinde soruşturmalar yapıyorsa, biz de barolar olarak kendi içimizde bunu çok titiz bir şekilde yapıyoruz. Son üç yıl içinde kaç avukatın disiplin cezası aldığını veya meslekten ihrac edildiğini yakında ilan edeceğiz" diyor. Türkiye çapında sayıları 50 bin olan avukatlar arasında isimleri şaibeli olaylara ve yargıdaki rüşvet iddialarına karışanlar hakkındaki ihraç kararlarında son sözü, 11 kişilik Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu veriyor. Tuğral, "Sizce haklarında soruşturma açılan hakimler ve savcılar için yapılan işlemler tatmin edici mi?" sorusuna ise, "Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun bu konuda çok titiz davrandığını biliyoruz. Bir hakim ve savcı hakkında sadece bir dedikodu olması halinde dahi meslekten ihraç kararı veriliyor." cevabını veriyor.

Mehmet Moğultay ve Kölük kardeşler davası

Yargı dünyasında son dönemde meydana gelen bir olay, özellikle dikkat çekti. DYP—SHP koalisyon hükümetinde 1994—95 döneminde Adalet Bakanı olarak görev yapan Mehmet Moğultay, 10 Haziran 2003 günü sürpriz bir biçimde avukatlık cüppesini giyip İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'ndeki bir davaya girdi. Davanın konusu oldukça ilginçti. Olay, İstanbul'da "Halıcı cinayeti" olarak biliniyordu. Halıcı Melih Atay, 17 Temmuz 2001 günü İstanbul'da öldürülmüştü. Yapılan soruşturma sonucunda, cinayetin azmettiricisi olarak Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği TÜSİAD üyesi Malatyalı ünlü işadamı İsmail ve Cemal Kölük kardeşler tutuklandılar. Savcıya göre, Melih Atay, Kölük kardeşlerin İstanbul Cağaloğlu'nda otel inşaatı olarak başlayıp, otoparka çevirdikleri inşaatı belediyeye şikayet edince, Kölük kardeşler Atay'ı 100 milyar lira karşılığında öldürtmüştü. Kölük kardeşler, katıldıkları Başbakan Bülent Ecevit'in Amerika gezisi dönüşünde 19 Ocak 2002 günü uçaktan indiklerinde polis tarafından gözaltına alındılar ve mahkemece sorgulanıp tutuklandılar. Yargılama İstanbul 5 nolu DGM'de başladığında onları, Türkiye'yi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde temsil etmiş ünlü bir avukat olan Şükrü Alpaslan savundu.

Ancak dava sürerken Kölük kardeşler Avukat Alpaslan'ı azledip, eski Adalet Bakanı Mehmet Moğultay'ı avukat olarak tuttular. 10 Haziran 2003 günü avukat cüppesini giyip Beşiktaş'taki İstanbul DGM binasına gelen Moğultay gazetecilere, "16 yıldır cüppe giyip duruşmalara çıkmamıştım. Kölükleri tanıdığım ve suçsuz olduklarına inandığım için davayı aldım" demekteydi. Bir süre sonra, İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi eski Başkanı Adil Güleşçi de Kölük kardeşlerin avukatlığını üstlendi. Yargılama sonucunda, Kölük kardeşler 12 yıl dokuzar ay ağır hapis cezasına çarptırıldı. Ancak Avukatlar Moğultay ve Güleşçi, bu kararı Ankara'da Yargıtay 1. Ceza Dairesi'nde bozdurdular. Avukatların temyiz başvurusunu inceleyen Yargıtay Dairesi, Kölük kardeşlerin cinayet olayıyla ilgileri olmadığına karar verince, mahkeme iki yıl cezaevinde tutuklu kalan Kölük kardeşleri tahliye etmek zorunda kaldı.

İstanbul Barosu Başkanı Avukat Kolcuoğlu, "Eski adalet bakanları, Yargıtay başkanları ve Yargıtay üyeleri avukatlık yapmalı mı?" sorusuna çok net cevap veriyor: "Bugüne kadar eski Yargıtay başkanlarından avukatlık yapan hiç olmadı. Ama eski adalet bakanlarından çoğu avukatlıktan gelme olduğu için, çok yaşlı olmayanları bakanlık görevini bıraktıktan sonra avukatlığa dönüyor. Bana göre bu etik değil. Eğer, Adalet Bakanı hakim ve savcı tayinlerini yapan, Yargıtay üyelerini seçen Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) başkanı olmasaydı, etik olabilirdi. Ama HSYK başkanlığını yapıyor, Yargıtay'a üye seçimlerinde etkili oluyor. Sonunda avukat olarak aldığı dava, Ankara'da seçtiği üyenin önüne gidiyor. Veyahut öteki üyelerle bakanlık görevi sırasında çok ilişkisi olmuştur."

Avukat Bilgin Yazıcıoğlu da benzer görüşler dile getiriyor: "Adalet Bakanı iken onun döneminde seçilmiş bir Yargıtay üyesi varsa, bu üye tabii ki ona karşı daha yumuşak olacak. Bırakın Adalet bakanlarını Amerika'da, Avrupa'da ve diğer ülkelerin yüzde doksanında Yargıtay üyeleri, ağır ceza reisleri, emekli hakimler veya savcılar avukatlık yapmıyor. Görevdeyken ona zaten emekliliğinde yetecek kadar bir maaşı veriyor. Şimdi bizde bir hakim, Yargıtay üyeliği yapıyor, ağır ceza reisliği yapıyor, sonra gelip büro açıyor, avukatlığa başlıyor. Kanuna göre, iki yıl süreyle görev yaptığı mahkemedeki davalara giremez. Ama diğerleriyle de yıllarca beraberdi, birlikte çay içti. Kanun, sadece iki yıl süreyle ayrıldığı mahkemedeki davalara bakamaz diyor. Bunlar, yargı reformunda gözönünde bulundurulması gereken hususlar. Örneğin, görevi bıraktığı şehirde avukatlık yapamaz denebilir. Esasında bana göre, hiç avukatlık yapmasınlar."

Eski Adalet bakanları içinde avukatlığa dönenler arasında, Mehmet Moğultay haricinde Mehmet Topaç ve Şevket Kazan var. 1988—89 arasında Adalet Bakanlığı yapan Mehmet Topaç, 30 Eylül 1994 tarihinde DEV—SOL'un saldırısı sonucunda Ankara'daki avukatlık bürosunda öldürülmüştü. Adalet eski Bakanı Hikmet Sami Türk, şimdi Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde anayasa hukuku derslerine girerken, yine bir eski adalet bakanı olan Mahmut Oltan Sungurlu ise şu anda Ülker gurubunda hukuki danışmanlık yapıyor. Kısa bir süre Adalet Bakanlığı yapan Hasan Denizkurdu da şimdi Yaşar Holding'in en üst düzey yöneticisi konumunda. Avukat kökenli bir siyasetçi olan eski Başbakan Yıldırım Akbulut ise, bir süre otomobil bayiliği yaptıktan sonra dört ay önce Ankara'da yeniden avukatlığa başladı.

Mankenler ve bazı kadın avukatlarla tuzak

Yukarıda sıraladığımız yargıda etik çerçeveyi zorlayan olaylar serisi ve bütün olumsuzlukların yanında, 10 bin civarında hakim ve savcının görev yaptığı Türk yargısına öteki pencereden baktığımızda ise karşımıza şu manzara çıkıyor. Yüzlerce hakim ve savcı evlerine servis otobüsü ile gidip geliyor, günde 70—80 dosyaya bakıyor. Bazıları cumartesi, pazar bile bu dosyaları evinde okumak zorunda kalırken, bazıları da dosyaları mahkeme binasından çıkarmak yanlış anlaşılır deyip cumartesi—pazar adliyeye gelerek dosyaları okuyup bitirmeye çalışıyor.

Öte yandan yargı dünyasında tertemiz bazı hakimler ve savcılar hakkında kasıtlı söylentiler çıkarıldığı, hiç ilgileri olmadığı halde bazı olaylara isimlerinin karıştığı da biliniyor. Bu konudaki en çarpıcı olaylardan biri yakın zamanda İstanbul'da yaşandı. Bir gün, cezaevindeki bir uyuşturucu kaçakçısının telefonunu dinleyen narkotik polis, bu kişinin bayan avukatı ile konuşmasını kayda aldı. Avukat bir savcının ismini anarak, "Senin işini halletmem için ona 50 bin dolar vermem lazım" demekteydi. Narkotik polis bu kaydı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na ulaştırınca inceleme yapıldı. Yapılan soruşturmanın sonucu ilginçti. Çünkü bayan avukatın ismini andığı bu savcının sözkonusu dava dosyası ile uzaktan, yakından ilgisi yoktu. Ve uyuşturucu kaçakçısından bu 50 bin doları kendisi için koparıyordu.

Bazı avukatların çevirdiği bu oyunların ilginç bir örneğini de Bilgin Yazıcıoğlu anlatıyor: "Yıllar önce duyduğum bir olayı anlatayım. İstanbul'da iki avukat mahkeme kapısına gidiyorlar, davayı dinliyorlar. Dava ya red olur, ya kabul olur. Diyelim ki bu davanın değeri 50 bin lira. Bu avukatlardan biri talebi red olanın yanına sokuluyor. Kartım bu, gelin görüşelim, davayı Yargıtay'da kazanırsam sizden 25 bin lira alırım diyor. Öteki avukat da, dava lehine biten kişinin yanına gidiyor, ona kartını veriyor. Sizden para istemiyor