HALKIN SEÇMEDİĞİ YARGI ÜYELERİ KARARLARINA "TÜRK MİLLETİ ADINA" YAZMAMALI

TÜM KRİTİK YARGI ÜYELERİNİ 3-5 YIL GİBİ SÜRELER İÇİN HALK SEÇMELİ - ÖMÜR BOYU HESAP VERMEKSİZİN SALTANATA SON VERİLMELİ - HALKIN SEÇMEDİĞİ YARGI ÜYELERİ KARARLARINA "TÜRK MİLLETİ ADINA" YAZMAMALI - HAKKA HUKUKA ALDIRMAYAN , REFERANDUM YAPILSA HALKIN %90'ININ KARŞI ÇIKACAĞI YIĞINLA KARAR VAR , PEK ÇOĞU DOĞRUDAN TÜM ÜLKENİN KADERİNİ ETKİLEYEN , MİLYONLARCA KİŞİYİ MAĞDUR EDEN. HERŞEYİN BAŞI : İNSAN HAKLARI - ŞİMDİ VE HER ZAMAN !!.....

Showing posts with label Bülent Korucu (Zaman). Show all posts
Showing posts with label Bülent Korucu (Zaman). Show all posts

Thursday, November 26, 2009

Hukuk bitti; insaf da mı yok! (Danıştay 8. Daire-ye)


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=920227


Bülent Korucu , Zaman , 27.Kasım.2009


Hukuk bitti; insaf da mı yok!


Danıştay, meslek liselerinin önündeki katsıyı adaletsizliğini kaldıran Yükseköğretim Genel Kurulu kararının yürütmesini durdurdu.

Milyonlarca meslek liseli ve ailelerinin bayramlarını zehir edecek bir karar verdi. Türkiye'de hukukun çoktan beri olmadığını kabullenmiştik ama "belki biraz insaf kalmıştır" umudundaydık. Heyhat o daha önce çekip gitmiş. Çocuklarının geleceği üzerinden siyasî hesaplaşma yürüten başka bir ülke var mıdır? 1981 yılında çıkan 2547 sayılı kanun 17 yıl sorunsuz uygulandı. 1982 Anayasası'nın ilgili kanunları değişmeden yerinde duruyor. 1998 yılında 28 Şubat darbesinin uygulayıcısı YÖK, hukuksuz biçimde meslek liseleri aleyhine katsayı uygulaması getirdi. 17 yıllık uygulamaya, kanuna ve uygulamaya aykırı düzenlemenin iptali için Danıştay'a gidildi. 'Yetki YÖK'tedir, düzenleme yapabilir' reddiyle karşılaşıldı. YÖK'ü yasama ve yürütme erklerinin yerine ikame eden bir karardı bu. Eğitim politikaları, parlamento ve hükümetin yani seçilmişlerin elinden alınarak bürokratlara verildi. Demokrasinin altına dinamit koyan karar bugünlere kadar geldi.

Önceki Danıştay kararıyla 'yetkili' olduğu kayıtlara giren YÖK şimdi yeni bir karar veriyor. Yine karşısında Danıştay'ı buluyor: "Eğitim sisteminin örgütleniş biçimindeki bütünlüğü bozacak nitelik taşıdığı ve uygulamada karşılaşılan sorunların giderilmesi amacının dışına çıkıldığının görüldüğü" gerekçesiyle yürütme durduruldu. Hukuk cinayeti tam burada başlıyor. İdari yargı yürütmeyi denetlerken sadece 'mevcut kanunlara uygunluk' denetimi yapabilir. Herkese göre değişebilen 'hukuka uygunluk' kavramının arkasına saklanıp idari anarşiye sebep olamaz. Hele hele 'yerindelik' denetimi hiç yapamaz. Danıştay, YÖK'ün kararının kanuna uygunluğunu bırakıp doğruluğunu irdeleyerek yetkisini aşmıştır. Vaktiyle YÖK'ü yasama ve yürütmenin yerine koyan mahkeme, bugün kendini onun koltuğuna oturtuyor. Onun kararının usule uygunluğunu denetleyeceğine esasını gerekçe göstererek 'yürütmeyi durduruyor'. Zaten yargının tek derdi 'yürütmeyi durdurmak ve yasamayı kilitlemek'. Bence gerekçedeki en tehlikeli cümle şudur: "Eğitim sisteminin, hukuka uygun oldukları istikrar kazanmış yargı kararları ile de ortaya konulmuş olan amaç ve ilkelerine, hukuka ve hakkaniyete uygun değildir." Eğitim siteminin amaç ve ilkelerini yargının belirlediği demokratik bir ülke olabilir mi? O zaman parlamentoyu kapatalım, hükümeti lağvedelim; ülkeyi yargıçlar yönetsin. (Bazılarının hiç fena fikir değil, dediğini duyar gibi oluyorum!)

Usulü bırakıp biz de biraz işin esasına girelim. YÖK'ün katsayı kararı meslek liselilere bir imtiyaz sağlıyor mu? Onların imtihansız ya da ayrıcalıklı bir sınavla üniversiteye girmelerini mi istiyor? Kesinlikle hayır. Peki eşit şartlarda yarışmanın adaletsizliğini izah edebilecek bir mantık dehası var mı? İlaç prospektüsü gibi anlaşılmaz laflar ederek olayı karambole getirmenin anlamı yok. İşin özü bu çocuklar eşit şartlarda imtihana girsin mi girmesin mi sorusudur. Söylediğiniz gibi aldıkları eğitim diğer alanlarda okumalarına izin vermeyecek nitelikteyse niye endişe ediyorsunuz; nasılsa kazanamazlar. Yoksa siz kazanmalarından mı endişe ediyorsunuz! 12 yaşında verilmiş bir karar ve yapılmış tercihin bütün hayatı esin almasına nasıl adalet diyebiliyorsunuz. Meslek liselilerin yüzde 10'unu bile bulmayan imam hatip liselerinin önünü kapatmak için bütün kitleyi yakmanıza ne diyelim. İHL'lerin ihtiyaçtan fazla imam yetiştirdiğini hep savunuyorsunuz. Burası komünist Rusya mı? Her okulu, her bölümü ihtiyaç kadar mı açıyorsunuz? Düz liselerin tamamı üniversiteyi kazanamıyor, onların da yüzde 50'sini kapatmanın yollarını bulun o halde. Allah izan ve insaf versin ne diyelim.

b.korucu@zaman.com.tr

26 Kasım 2009, Perşembe

Monday, November 23, 2009

Süheyl Batum hukukçu mudur? (Bülent Korucu)

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=919052&title=suheyl-batum-hukukcu-mudur-bulent-korucu


Bülent Korucu , Zaman , 23.Kasım.2009



Süheyl Batum hukukçu mudur? (Bülent Korucu)


Anayasa hukuk profesörü Süheyl Batum'un etkileyici bir kariyeri var. Hukuku iyi bildiği söylenebilir. Son günlerdeki moda ifade ile yasal olanın hukuki olmadığı doğruysa, hukuku bilenin de hukukçu olmaması mümkündür.

Bu hükme varmak için epeyce malzeme veriyor Batum. Son tartışmalardaki sözleri bardağın taşmasına sebep oldu. Eminağaoğlu'nu savunurken, Van Savcısı Ferhat Sarıkaya'yı bırakın savunmayı, üstüne üstlük suçlaması bir çelişki. Habertürk'te Yiğit Bulut'un programında bu tavrını sürdürdü. Batum'un HSYK tarafından meslekten atılan Sarıkaya konusundaki tavrı gerçekten ibretlik.

Sarıkaya'yı iki konuda suçluyor ve verilen cezayı alkışlıyor. Batum, bunu yaparken tutarsız yorumların yanında, bilgi hataları da sergiliyor. Mesela şunları söylüyor: "Savcı ne için ceza almış? İddianameyi yasalara aykırı olarak düzenlediği, yer almaması gereken kişileri ve olayları da iddianameye aldığı için, bu bir. Neredeyse dedikodu niteliğindeki ve konuyla ilgisi olmayan bazı değerlendirmeleri ve iddianame ile ilgisi olmayan ve kimliği de tespit edilmeyen kişilerin söylediklerini kanıtmış gibi iddianameye aldığı için, yani bir tür "kurgu, zorlama iddianame" oluşturduğu için, bu iki. Belirli kurumlarla yaptığı yazışmalarda, görev ve yetkilerini aştığı, yani yine bir tür "kurgu iddianame" düzenlemiş olduğu için, bu üç. Ve de söz konusu iddianameyi, basına sızdırdığı gerekçesiyle, bu da dört."

Sarıkaya'nın, Yaşar Büyükanıt hakkında iddianame tanzim ettiğini ileri sürüyor. Hâlbuki bizzat Şemdinli iddianamesindeki şu satırlar Batum'u yalanlıyor: M.Ali ALTINDAĞ'ın Cumhuriyet Savcılığımızda, TBMM Araştırma Komisyonu'nda vermiş olduğu bu ifadeler karşısında hâlen Kara Kuvvetleri Komutanı olarak görev yaptığı bilinen Yaşar BÜYÜKANIT ile o dönemde komutası altında çalışan bir kısım askerî yetkililer hakkında Suç İşlemek İçin Örgüt Kurmak, Görevi Kötüye Kullanmak ve Sahte Belge Düzenlemek suçlarından, yine 09.11.2005 günü Şemdinli'deki patlamadan sonra BÜYÜKANIT'ın faillerden Ali KAYA'ya yönelik açıklamaları nedeniyle Âdil Yargılamayı Etkilemeye Teşebbüs suçundan soruşturma evrakı Genelkurmay Başkanlığı Askerî Savcılığı'na gönderilmek üzere tefrik edilerek..."

Sarıkaya, iddianame hazırlamadı, o bölümü tefrik edip yetkili askerî savcılığa gönderdi. Bir savcı tanık ifadelerini görmezden gelip yok farz edebilir mi? Batum'un yaklaşımına bakılırsa ağzına biber sürüp susturulması gerekirdi! İddianamenin mahkemece kabul edilmesi ve sanıklar hakkında 39 yıl cezaya hükmedilmesi savcının aklanması anlamına geliyor. Yargıtay'ın kararı 'yetkisizlik' gerekçesiyle bozup, davayı askerî mahkemeye göndermesi bu gerçeği değiştirmiyor. 'Yasaya aykırı iddianame hazırladı' tezi böylece çürüyor. Bu bir. Kimliği belirsiz kişi dediği tanık, Meclis Komisyonu'na da aynı ifadeyi vermiş, adı sanı belli biri. Bu da iki. İddianameyi basına sızdırdı ifadesi de gerçek değil. İddianameyi yayınlayan gazetelerin internet sitelerinde küçük bir inceleme, kaynağın Genelkurmay Muhabere ve Elektronik Bilgi Sistem Başkanlığı (MEBS) olduğunu gösteriyor. Bu da üç.

Batum'un Sarıkaya ile ilgili diğer suçlaması, eski Rektör Yücel Aşkın iddianamesi. Aşkın'ın ilk duruşmada beraat ettiği bir tarihî eser kaçakçılığı suçlamasıyla 69 gün tutuklu kaldığını ileri sürüyor. Yine eksik bilgi. Aşkın'ın asıl tutukluluğu, tıp fakültesine cihaz alımında organize yolsuzluk yapıldığı iddiası yüzündendi. Tarihî eser kaçakçılığından ilk duruşmadaki beraat, savcılığın itirazı üzerine Yargıtay tarafından oybirliği ile bozulmuştu. Aşkın cezadan, evinde çıkan 1019 (yazıyla bin on dokuz) kaçak tarihi eserin suçunu bir müze memurunun üstlenmesiyle kurtulmuştu. Diğer yargılamada da tuhaflıklar yaşanmıştı. Mesela bir savcının yeni atandığı davanın 51 klasörlük dosyasını bir gecede okuyup beraat istemesi gibi. Batum bu 'bilgi'lerden habersiz konuşuyorsa vahim, bilerek konuşuyorsa daha vahim.

23 Kasım 2009, Pazartesi

Thursday, October 1, 2009

'Hesap vermeyen yargı felakettir' (Haşim Kılıç)


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=898048&title=hesap-vermeyen-yargi-felakettir


Bülent Korucu ,
01.10.2009 , Zaman
b.korucu@zaman.com.tr


'Hesap vermeyen yargı felakettir'


Başlıktaki cümle Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç'a ait. Ufuk Üniversitesi'nin açılışında ilk dersi veren Kılıç, aslında yargıyı ve dolayısıyla ülkeyi felaketin eşiğine getiren zihniyete sesleniyor.

Başkan'ın konuşması, hukukun siyasallaştığı iddialarının en güçlü şekilde ifade edildiği günlerde bir ümit ışığı gibi. İfadeler içinde iki tema çok önemli geldi. Birincisi yargının hesap verebilir olması, ikincisi ise konumlandığı yer. Daha önce de dile getirmeye çalışmıştım, denetime açık olmakla hesap verebilirlik arasında fark olduğu kanaatindeyim. Denetim, halli nispeten kolay ve biraz teknik bir konu. Anayasa Mahkemesi, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Yüksek Seçim Kurulu gibi üst yapıları denetime açmak zorundayız. Geniş tabanlı temsille ve birbirinin temyiz makamı şeklinde ayrışmış dairelerle sağlanabilir. Hesap verebilirlik ise bundan farklı olarak yetkinin asıl sahibi halkın iradesine uygunluğun ölçülmesidir. Temsilî demokrasilerde bunun yolu, parlamentonun sadece yasama değil, atama konusunda da yetki kullanabilmesi. Devlet cihazının işlevlerinden olan adalet dağıtımındaki aksaklıkların hesabını halk kime soruyorsa, onun yetkiyi paylaşması kaçınılmazdır.

Başkan Kılıç'ın dikkat çektiği ferdî haklar konusundaki yaklaşım, yargı camiasının en büyük çelişkisi. Otorite ile kişi hakları arasındaki dengeye dikkat çeken Kılıç'ın şu tespitleri önemli: ''Buradaki sınır, bireylerin hak ve özgürlükleridir. Burada ifade edilen, iktidarın etkili bir şekilde sınırlandırılmasından sadece yasama ve yürütme organlarını değil aynı zamanda yargı iktidarını da kastettiğini belirtmek isterim. Zira, hesap vermeyen bir yargının sınır tanımazlığı, felaketlerin en büyüğü olarak ifade edilmektedir. Anayasa mahkemeleri, halk iradesi sonucu ortaya çıkan yasama ve yürütme organlarını sınırlandırmak amacıyla kurulmuşlardır. Bu mahkemelerin meşruiyeti de temel hak ve özgürlükleri korumak amacıyla çoğunluğun iktidarını sınırlandırma işlevinden kaynaklanmaktadır. Ancak, 'negatif yasa koyucu' olarak da nitelendirilen Anayasa yargısı alanında faaliyet gösteren aktörlerin varoluş hikmetinden uzaklaştığı, bireysel hakları koruyamadığı ve demokratik siyasî iradeyi vesayet altına almaya kalkıştığı durumlarda Anayasa yargısı meşruluk kriziyle karşı karşıya kalmaya mahkûmdur.''

Zaten örgütlü, güçlü ve hatta silahlı olan devlet cihazına karşı ferdin yanında yer alması ve kişi haklarının güvencesi olması gereken yargı tam tersi konumlama içinde. Tek önceliği her an ihanet edebileceğini düşündüğü bireye karşı devleti korumak. Kurucu ideolojinin ona biçtiği rol bu. Asıl üzücü olan, camianın rolünü fazlasıyla benimsemiş ve hatta daha ilerisine gitmiş olması. Adliye, hukukun ve dünyanın geldiği noktada inisiyatifini kişi hak ve özgürlükleri tarafında kullanmıyor. Tam tersine devlet cihazını yasama ve yürütme organlarından bile soyutlamaya çalışan ve bürokrasiyle özdeşleştiren bir yapıya bürünüyor. Demokrasilerde yeri olmayan 'devlet ayrı, hükümet ayrı' formülünü dayatan bir bürokratik oligarşi ile yüz yüzeyiz. Sadece bireyi değil, onun oylarıyla oluşturduğu yapıları, hükümet ve parlamentoyu potansiyel devlet düşmanı olarak tanımlıyor. İktidarı hükümete teslim etmemek üzere direnişe geçiyor. Emekli Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun "Yüzde 47 değil, 97 de alsalar fark etmez" türünden sözleri bu zihniyetin en çıplak hali. Netice, anayasa ihlali yaparak yasama organı gibi davranan Anayasa Mahkemesi, kendini yürütme organının yerine mevzilendiren idari yargı. Ve tabii kendine güvenmeyen, adliyeye güvenmeyen bir halk.

Tuesday, September 15, 2009

Mensuplarına adalet dağıtamayan yargı

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=892340&title=mensuplarina-adalet-dagitamayan-yargi


Bülent Korucu ,
15.Eylül.2009 , Zaman
b.korucu@zaman.com.tr


Mensuplarına adalet dağıtamayan yargı

Adalet Bakanlığı'nın hazırladığı yargı reformu da biraz sele kapıldı. Henüz Meclis açılmadığından tartışmaların yeniden başlaması için yeterli zaman var.

Erkler arasındaki dengenin dayanak noktası diyebileceğimiz yargının ferdi haklar konusundaki işlev de göz önüne alınınca meselenin ehemmiyeti iyice tebarüz ediyor. Yargıyı bir iktidar aracı olarak görenler bu konudaki her girişime mevzi kaybı endişesiyle yaklaşıyor. Yargıtay başkanının itirafıyla biriken bir milyona yakın dosya ve her yıl bunlara eklenen 200 bin yeni dosya bile tek başına faciayı özetlemeye yetiyor. Yargı camiası bu haliyle adaletin değil adaletsizliğin aracı haline gelme riski taşıyor.

Tartışma, yakın zamandaki sıcak çekişmenin de etkisiyle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üzerine odaklanıyor. "Kurulun, ideolojik yaklaşımları ve devletçi refleksleri adil davranmasını engelliyor" eleştirilerine, Ergenekon savcı ve hakimleriyle ilgili girişimler de eklendi. HSYK'nın tavırları, adliyeyi kendi mensupları arasında dahi adaleti dağıtamayan bir kuruma dönüştürüyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarıyla tescil edilen bu adaletsizlik, üzücü olduğu kadar utandırıcı bir durum. Topyekün bir düzeltme gerekliliği kadar işe HSYK'dan başlanmasının kaçınılmazlığı da ortada. Tayin ve terfi gibi kariyer planları bir yana Ferhat Sarıkaya örneğinde olduğu gibi ekmek parası tehlikede olan hakim ve savcının adalet dağıtmasını beklemek fazla iyimserlik olur. Bunca olumsuzluğa rağmen büyük çoğunluğun fedakâr çabası her türlü takdiri hak ediyor. Balığın baştan kokmasını engellemek için HSYK'nın demokratik ve adaleti önceleyen bir yapıya büründürülmesi lazım.

Durum tespitiyle birlikte (İsterseniz siz buna hasar tespiti de diyebilirsiniz) teklifleri şöyle sıralayabiliriz: Kuruluşu ve çalışma şekliyle HSYK demokratik olmaktan çok uzak. Demokratik olmanın önemli ölçüleri seçim şekli ve çoğulcu temsil. Bunların ikisi de maalesef yok. Haklarında hayati kararlar verdikleri tabandan tamamen kopuk, yüksek yargı ile birbirini seçen bir fasit daire ile karşı karşıyayız. Ankara'da iktidar mücadelesi veren bir kast oluşuyor. Yer yer paylaşım, bazen de mücadele şeklinde cereyan eden iktidar oyununda mevzi korumak adına kendi mensuplarını kurban vermekten çekinmeyen bir kast bu. Ferhat Sarıkaya ve Sacit Kayasu kararları bunun en tipik örnekleri. Son atama krizinde Ergenekon hakim ve savcılarıyla ilgili girişim de bardağı taşıran damlalar oldu. Yargı mensupları için teminat oluşturması ve tarafsız vazifenin güvencesi olması gereken kurul, devam eden yargılamaya müdahale etmekten çekinmedi. Hatta o kadar ileri gidildi ki sanık vekili yakıştırmalarına zemin hazırlandı. Bu uğurda anayasa ihlalleri ve yetki gaspları göze alındı. Her şerde bir hayır vardır denir ya, işte o krizin faydası da bu oldu. Reform ihtiyacının aciliyeti göz önüne serildi. Yüksek yargının HSYK'ya üye seçim şekli ayrı bir garabet ve çoğulculuğun önündeki büyük engel. Basit çoğunlukla yapılan seçimler hep aynı yorum, içtihat veya kliğin kazanmasıyla sonuçlanıyor.

Kurulun denetlenebilir olmaması en büyük eksiklik. Kararlarını kendi dışında bir heyetin denetlemesiyle aşılabilecek bir sorun. Denetlemeyle karıştırılan diğer bir eksiklik ise hesap verebilir olmak. Adına yetki kullandığı halka, bütün erkler gibi yargı da hesap vermelidir. Devlet cihazını halk adına ve ondan aldığı yetkiyle çalıştıran yürütme ya da yasama faaliyetini icra eden parlamento aracılığıyla bu ilişki sistemleştirilebilir. Halktan bağımsız yargı talebi tutarsız ve dünyada emsali yok. Anayasa Mahkemesi ve HSYK'ya Meclis'in üye seçmesi yargıdaki hem temsil zaafını hem de hesap verebilirlik açığını telafi edebilir.