HALKIN SEÇMEDİĞİ YARGI ÜYELERİ KARARLARINA "TÜRK MİLLETİ ADINA" YAZMAMALI

TÜM KRİTİK YARGI ÜYELERİNİ 3-5 YIL GİBİ SÜRELER İÇİN HALK SEÇMELİ - ÖMÜR BOYU HESAP VERMEKSİZİN SALTANATA SON VERİLMELİ - HALKIN SEÇMEDİĞİ YARGI ÜYELERİ KARARLARINA "TÜRK MİLLETİ ADINA" YAZMAMALI - HAKKA HUKUKA ALDIRMAYAN , REFERANDUM YAPILSA HALKIN %90'ININ KARŞI ÇIKACAĞI YIĞINLA KARAR VAR , PEK ÇOĞU DOĞRUDAN TÜM ÜLKENİN KADERİNİ ETKİLEYEN , MİLYONLARCA KİŞİYİ MAĞDUR EDEN. HERŞEYİN BAŞI : İNSAN HAKLARI - ŞİMDİ VE HER ZAMAN !!.....

Monday, November 30, 2009

cuccoo)

.....

cuccoo)

.....

cuccoo)

.....

ZZ_Haber - İsveçli yargıç - HSYK-nın savcıları görevden alma girişimine şaşırdı : Hakim özgürlüğüne asla müdahale edilemez


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=921502&title=isvecli-yargic-hsyknin-savcilari-gorevden-alma-girisimine-sasirdi-h%E2kim-ozgurlugune-asla-mudahale-edilemez



İsveçli yargıç, HSYK'nın savcıları görevden alma girişimine şaşırdı: Hâkim özgürlüğüne asla müdahale edilemez


Stockholm Svea İstinaf Mahkemesi Başkanı Fredrik Wersell, HSYK'daki bazı üyelerin Ergenekon savcılarını görevden alma girişimini 'tuhaf' bulduğunu açıkladı. Wersell, "Burada asla böyle bir şeye müsaade edilmez. İsveç'te hangi dava olursa olsun HSYK hangi hakimin görevlendirileceğine karar veremez. Bunu hakim özgürlüğüne müdahale sayarız." ifadelerini kullandı.

Türkiye'de yargı sürekli tartışmaların odağında. AP Türkiye Raportörü Ria Oomen Ruijten'e göre bunun sebebi 'Türk yargısının' taraflı olması. Avrupa'da ise yargı sistemi oturmuş durumda. Bu sebeple Batılı yargıçlar Türkiye'deki tartışmaları anlamakta zorlanıyor. İsveç'in Yargıtay'dan önceki yüksek yargı kurumu sayılan Stockholm Svea İstinaf Mahkemesi Başkanı Fredrik Wersell, bu konuda çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) Ergenekon benzeri önemli davalarda yargı mensuplarını görevden alma girişimine şaşıran Wersell, "Burada asla böyle bir şeye müsaade edilmez. İsveç'te hangi dava olursa olsun HSYK hangi hakimin görevlendirileceğine karar veremez. Bunu, hakim özgürlüğüne müdahale sayarız." dedi.

Wersell, iddianamelerdeki bilgileri yayınladığı için gazetecilerin hapis cezası almasına da inanmakta zorlandı. İsveç'te 1766'dan bu yana köklü basın özgürlüğü geleneğinin bulunduğunu, basının ele geçirdiği belgeleri yayınlamasının doğal kabul edildiğini vurgulayan Wersell, "Şimdiye kadar hapse giren yazı işleri müdürü yok. Sadece tazminat ödüyorlar." ifadelerini kullandı.

GAZETECİ, ELİNE GEÇİRDİĞİ BELGELERİ YAYINLAYABİLİR

İsveç'te bulunan Adalet Bakanlığı bürokratları, yargı-medya ilişkilerinin geliştirilmesi konusunda bu ülkenin tecrübelerini inceliyor. Ziyaret, İsveç'te gazetecilerin yazdıkları haberlerden dolayı ceza soruşturmasına uğramadığını ortaya koydu. Türkiye ise soruşturmanın gizliliğini ve özel hayatın gizliliğini ihlal suçlarında gazetecileri hapse gönderecek ceza artırımını tartışıyor. Svea İstinaf Mahkemesi Başkanı Fredrik Wersell, İsveç'te tüm politik güçlerin ortak görüşünün 'gizli de olsa bir bilginin yayınlanmasını rüşvet ve yolsuzluğun önüne geçtiği için yeğleriz' şeklinde olduğunu belirtti. Wersell, "Gizli bilginin yayınlanmasından oluşacak zarar, açıklık prensibinin ihlal edilmesinden daha büyük olamaz. Biz bu fiyatı ödemeye hazırız. Ayrıca gazeteci özgür olmalı, eline geçirdiği tüm belgeleri yayınlayabilir. Devlet güvenliği dışında gazetecilerin suçlanması kabul edilemez. Sorumlu yazı işleri müdürü dava edilir. Gazetecinin kendisi yargılanmaz. Şimdiye kadar hapse giren yazı işleri müdürü de yok. Tazminat ödüyorlar." şeklinde konuştu.

BİLGİ ALMA ÖZGÜRLÜĞÜ HER ŞEYİN ÜZERİNDE

İsveç'te açıklık ilkesinin düşünce ve ifade özgürlüğünün güvencesi olduğunu belirten Wersell, gazeteci ile haberin kaynağı veya başka bir kişinin sorumluluğunun bulunmadığını dile getirdi. Wersell, şöyle devam etti: "Basının ifade özgürlüğü bize güç veriyor. Çete davalarında medya, çeteyle ilgili belge yayınlıyor. Takip edilenler şüpheli olduklarını medya aracılığıyla öğreniyor. Böyle bir bilgi, polisin dışında hiçbir yerden sızmaz. Buna rağmen bu bilginin kimden sızdığını soruşturmak yasak. Basının bilgi alma özgürlüğü her şeyin üstündedir. Kimin hangi bilgiyi kime verdiğini araştırmak da çok fazla yarar sağlamayacak."

ZAMAN

METİN ARSLAN - STOCKHOLM

30 Kasım 2009, Pazartesi

Saturday, November 28, 2009

ZZ_Haber - Sadullah Ergin (adalet bakanı) : 51 No-lu DVD'deki yargı üyelerinin illegal dinlenmesi kayıtlarından kimse şikâyetçi olmadı


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=921283&title=51-nolu-dvdde-illegal-kayitlar-var-ama-kimse-sik%E2yetci-olmadi



51 No'lu DVD'de illegal kayıtlar var, ama kimse şikâyetçi olmadı


Adalet Bakanı Sadullah Ergin, gündemin sıcak konularıyla ilgili Zaman'a çarpıcı açıklamalar yaptı.

"Hukukun üstünlüğü, hukukçunun üstünlüğü anlamına gelmez. Hukuk kuralları yargı mensubunu da bağlar." diyen Bakan Ergin, Ergenekon davası ve Kafes Eylem Planı'yla ilgili net ifadeler kullandı: "Suç işleyen kim olursa olsun; bu siyasetçi olur, bürokrat olur, polis olur, asker olur, vatandaş olur... Ceza yasasında belirlenmiş fiilleri kim işlerse işlesin, hiç kimse layüsel (sorumsuz) değildir. Herkes bağımsız yargı önünde hesaba gitmek durumundadır." Ergin, Danıştay'ın katsayı kararını üstü kapalı olarak eleştirirken, yargının, idarenin eylemlerini ancak hukukîlik açısından denetleyebildiğini vurguluyor. Bunun yerindelik denetimi anlamına gelmediğini belirtiyor. Hükümete karşı başlatılan dinleme kampanyası konusunda önemli tespitlerde bulunan Bakan Ergin, illegal dinlemeye de dikkat çekerken, bunu 'mücadele edilmesi gereken bir hastalık' olarak görüyor. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'nın kurulmasıyla, vatandaşın hukukunun korunduğunu vurguluyor. Yüksek yargının dinleme konusundaki çelişkisine ise Ergenekon sanıklarında çıkan 51 No'lu DVD ile cevap veriyor: "İstanbul'da devam eden soruşturma kapsamında, kamuoyunda 51 No'lu DVD olarak bilinen ve içerisinde de bir kısım yargı mensubunun kaydının da olduğu kayıtlardan bahsedildi. Bunlar yasa dışı dinleme kayıtları. Bir mahkeme kararıyla yapılan dinlemelere verilen tepkilere, bir de yasa dışı yapılanlara verilen tepkilere bakın. Bir kişi dışında kimsenin şikâyetçi olmadığını biliyorum."

Adalet Bakanı Ergin, 11 bin yargı mensubunun dinlendiği yönündeki haberlerin doğru olmadığını ifade ederken, son 5 yıl içinde sadece 69 hâkim ve cumhuriyet savcısının mahkeme kararıyla dinlediğini hatırlatıyor. Bakan Ergin, "Bu, yeni bir bilgi değil. Ama kamuoyu ile paylaşılan bilgi, illegal bir olay varmış gibi takdim edildi. Bu, toplumda bir rahatsızlık oluşturdu. Yani olan şey farklı, algı farklı oldu." diyor.

Söz konusu haberlerin ardından HSYK, Yargıtay ve Danıştay'dan birbiri peşi sıra açıklamalar geldiğini, İstanbul Barosu'nun protesto yürüyüşü yaptığını hatırlatan Bakan Ergin, tepkilerin yönlendirme amaçlı olduğuna şu çarpıcı yorumla dikkat çekiyor: "STK'ların, meslek kuruluşlarının tepki hakları var. Ancak yakın siyasî geçmişimize baktığımızda olayların gerçeği ortaya çıkmadan yapılan açıklamalar, gösterilen tepkiler, çoğu zaman sahibini mahcup etti. Yakın siyasî tarihimize bir bakarsanız, birtakım suikastlardan sonra, bazı toplumsal olaylardan sonra gösterilen tepkilerin ne denli toplumu yönlendirmeye dönük, toplum mühendisliği olduğu gerçeği hafızalarımızdan çıkmış değil."

İLLEGAL OLANA TEPKİ DE YOK, ŞİKÂYET DE

Ergenekon sanığı emekli Binbaşı Levent Göktaş'ta ele geçirilen 51 No'lu DVD'de bazı hakim ve savcıların izlendiği, örgütün hedefindeki bazı yüksek yargıçların fişlendiği ortaya çıkmıştı. Ergenekon savcıları, DVD'de ismi geçen, aralarında Yargıtay üyelerinin de bulunduğu hakim ve savcılara şikayetçi olup olmadığını sormuş, sadece bir kişi şikayetçi olduğunu bildirmişti. Adalet Bakanı, yargınının bu konuda neden sessiz kaldığını soruyor: "Bunlar yasadışı dinleme kayıtları. Bir mahkeme kararıyla yapılan dinlemelere verilen tepkilere, bir de yasadışı yapılanlara verilen tepkilere bakın. Bir kişi dışında kimsenin şikâyetçi olmadığını biliyorum. Çok sayıda yargı mensubunun adının geçtiği ifade ediliyor. İlginç olan şu, bir tarafta mevzuata uygun olan bir çalışma, diğer tarafta illegal olan bir çalışma var. Ama illegal olana ciddi bir tepki görmüyoruz, şikâyet de yok."

YURTDIŞINDAN DİNLEME CİHAZI GETİRENLER VAR

Adalet Bakanı Ergin, kamuoyunda oluşan "Dinleniyor muyum?" tedirginliğini değerlendirirken, yasal çerçevede yapılan dinlemelerden tedirgin olunmaması mesajını veriyor. "Çünkü bir taraftan hâkim incelemiştir. Çünkü hâkimin kararı TİB'de yasadaki şekil şartlarına uygun olup olmama açısından denetlenmiştir." diyen Ergin, illegal dinlemeleri ise ayırıyor: "Yurtdışından dinleme kaydedici cihazlar getirenler, özel-tüzel kişiler, bunu özel amacı için kullanan kurum-kuruluşlar, şahıslar yok diyemiyoruz. İllegal dinlemenin mücadele edilmesi gereken bir hastalık olduğunu kabul etmemiz gerekiyor."

ÇAKMA KARAR İLE DİNLEME

Bakan Sadullah Ergin, 'çakma dinleme' diye de adlandırılabilecek ilginç bir dinleme hikâyesi anlatıyor. Bakan'ın verdiği bilgilere göre Karadeniz'de bir kasabada, bir savcı gönül ilişkisi içinde bulunduğu yanında çalışan bir bayan personelin eşini, bir hâkim arkadaşına aldırttığı karar ile dinlemeye başlar. Gerçeğin ortaya çıkmasının ardından savcı açığa alınır. Bakan, iki farklı yerde mahkeme çalışanlarının da hâkimlerin imzalarını taklit ederek dinleme yaptırdıklarının ortaya çıktığını aktarıyor.

HUKUKÇUNUN DEĞİL, HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, hâkim ve cumhuriyet savcılarının dinlendiği yönündeki tartışmaların ardından bakanlığına ve hükümete yönelik eleştirileri de cevaplandırdı. Ergin, Anayasa gereği görev suçlarının mutlaka bakanlık bünyesinde yapılması gerektiğine işaret ediyor. Ergin, "Yargının bağımsızlığı, hâkimin ve savcıların kurallara uyma mecburiyetini ortadan kaldırmaz. Hukukun üstünlüğü, hukukçunun üstünlüğü anlamına gelmez. Üstün hukuk kuralları yargı mensubunu bağlar." şeklinde konuşuyor.

Kuvvetler ayrılığı ihlal edilirse ne demokrasi kalır ne hürriyet

-İktidar mücadelesinin yargı üzerinden verildiği, yargının siyasallaştığı gibi yorumlar yapılıyor. Nasıl bir değerlendirmede bulunursunuz?

Bu konuda değişik değerlendirmeler yapılabilir. Montesqieu'nün bir tespitini sizinle paylaşmak istiyorum: Yasama kuvveti sınırlıdır; çünkü kendi koyduğu kuralları uygulama yetkisi yoktur. Yürütme kuvveti de sınırlıdır; çünkü yasamanın koyduğu kuralları yürütmektedir. Yargı da sınırlı bir kuvvettir; çünkü hâkimler yasamanın kurallarını uygulamaktadır. Bu üç kuvvet kendi görevlerinin dışına çıkarsa, o sistemde demokrasi de hürriyet de ortadan kalkar. Yargının siyasallaşması denilen şey herhalde bu olsa gerek. Yargı pozitif hukuku uygulamakta görevlidir. Onun bağımsızlığı bu alan içindedir. İdari yargı, idarenin eylem ve işlemlerini denetler. Hukukilik denetimidir, yerindelik denetimi değildir. Bilmiyorum, daha fazla bir şey söylemeye gerek var mı? Herkes kendisine düşen payı çıkarır. Sorduğunuz soruların bütün cevapları var burada.

-Danıştay'ın aldığı kararı nasıl değerlendirirsiniz?

Montesquieu'nün görüşlerini aktardım. Anayasa'nın 125. maddesini okudum. Danıştay'ın son kararını da koyun, takdiri siz yapın.

Kimse layüsel değil, suç işleyen yargıda hesap vermek zorunda

-Faili meçhuller dosyası Diyarbakır'da görülüyor, Ergenekon davası İstanbul'da görülüyor. Bir de 'Kafes Eylem Planı' çıktı. Yargı bunların altından kalkabilecek mi?

İddialara bakıldığında konuşulanlar, yazılanlar, çizilenler, içerik itibarıyla insanın tüylerini ürperten cinsten. Ancak daha önce de ifade ettim, bunlar soruşturma aşamasında olan iddialar. Soruşturma sonucunu beklememiz gerekiyor. Gerçekleri bağımsız yargının yapacağı çalışmalar ortaya çıkaracak. Önemli olan şudur; hiç kimse layüsel değildir. Bu toplumda, ceza yasalarında müeyyidelere bağlanmış, suç öngörülmüş fiilleri işleyen kim olursa olsun; bu siyasetçi olur, bu bürokrat olur, bu polis olur, bu asker olur, bu memur olur, bu vatandaş olur... Herkesin şunu algılaması önemli; yani bu coğrafyada ceza yasasında belirlenmiş, sınırları çizilmiş fiilleri kim işlerse işlesin hiç kimse layüsel değildir, herkes kanun önünde, herkes bağımsız yargı önünde hesaba gitmek durumundadır.

-Yargı bugüne kadar çekingen dururken şimdi bu tür suçların üzerine kararlılıkla gidiyor.

Değişik değerlendirmeler yapılabilir. Önemli olan, somut verilerin ortaya çıkmasıyla harekete geçmesi ve etki altında kalmadan görevini bağımsız şekilde yapabilmesi esasıdır. Ortada somut bilgi belge yoksa, sadece tevatür üzerinden, sadece rivayet üzerinden elbette yargı faaliyet icra edemez. Bilgi, bulgu, delile soruşturma aşamasında ulaşılırsa elbette ki yargı kendi görevini ifa eder.

Amatör futbolcuydu, şimdi tenis oynuyor

Sadullah Ergin, kabinenin genç bakanlarından. 1964 yılında Antakya'da dünyaya gelen Ergin, bakanlığın yoğun temposu nedeniyle yalnızca 5 saat uyuyabiliyor. Çocukları Mehmet İsmet, Hatice Kübra ve Zeynep Şule'ye fazla zaman ayıramasa da, onlara kahvaltı hazırlamayı ihmal etmiyor. Siyasetin ve bakanlığın yoğunluğu içerisinde, bedenen ve ruhen dinlenmek için haftanın 2-3 günü spor yapıyor. Günde asgari 2 saat... Özellikle masa tenisinde çok iddialı. Gençlik yıllarında Antakya'da, amatör futbol oynayan bakan, yakın bir zamanda da tenise başlamış.

Bakan Ergin'in bugünlerde okuduğu kitaplar da, masasının üzerinde duruyor. Kazım Karabekir'den Günlükler, Altan Öymen'den Değişim Yılları, Feridun Emecan'dan Osmanlı Klasik Çağında Siyaset, Francis Fukuyama'dan Büyük Çözülme ve Nizamülmülk'ten Siya-setname bunlardan bazıları.

ZAMAN

MUSTAFA ÜNAL, SÜLEYMAN KURT
ANKARA

29 Kasım 2009, Pazar

Friday, November 27, 2009

ZZ_Haber - Yasalarda yeri olmayan bir belge gizli tutulamaz


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=920981&title=yasalarda-yeri-olmayan-bir-belge-gizli-tutulamaz


Yasalarda yeri olmayan bir belge gizli tutulamaz



Türkiye'de Ergenekon iddianamesindeki bilgileri yazdıkları için 3 bini aşkın gazeteci hapis cezasına mahkum oldu.

Bu cezanın daha da artırılması tartışılırken İsveç'ten çarpıcı tespitler geldi. 'Hukuk ve basın özgürlüğü' ilkelerine dikkat çeken Stockholm Solna Bölge Mahkemesi Kıdemli Başkanı Mari Heidenborg, "İsveç'te ifade özgürlüğü çok geniş kapsamlı olarak uygulanmakta ve bunun bir gereği olarak kamu görevlilerinin basına bilgi ve belge vermeleri bir hak olarak görülmektedir. Bu hak, bilgilerin korunmasına nazaran daha önemli bulunmaktadır.'' dedi. Heidenborg, yasalarda yeri olmayan hiçbir bilgi ve belgenin gizli tutulamayacağını, yasalarla düzenlenmiş görevlerinin dışında basına hizmet görevlerinin bulunduğunu vurguladı. "Mevcut tüm belgeler halk tarafından kullanılabilir'' görüşüyle eğitildiklerine işaret eden Heidenborg, "Mümkün olduğunca açık olmakla mahkeme çok şey kazanıyor. Basına ne kadar çok bilgi verirseniz, mahkemelere güven o kadar çok artar. Az bilgi çok yanlış yapılmasını sağlar.'' ifadelerini kullandı.

YARGI VE MEDYA ARASINDA AÇIKLIK PRENSİBİ

Adalet Bakanlığı'nın 2010-2014 yıllarını kapsayan stratejik planı doğrultusunda 'güven veren bir adalet sisteminin' gerçekleştirilmesi çalışmaları kapsamında İsveç ile yürütülen "yargı ve medya ilişkileri'' konulu çalıştay Stockholm'de yapıldı. Çalıştay çerçevesinde Adalet Bakanlığı Strateji Geliştirme Daire Başkanı Murat Cevher başkanlığında yargı mensupları ve gazetecilerden oluşan Türk heyeti, Stockholm'de Solna Bölge Mahkemesi, Svea İstinaf Mahkemesi ve Dagens Nyhetter gazetesinde incelemelerde bulundu. Türk heyetine, İsveç'te yargı-medya ilişkileri hakkında bilgi veren Solna Bölge Mahkemesi Kıdemli Başkanı Mari Heidenborg, İsveç'te uzun yıllardır 'açıklık prensibi' kapsamında yargı ve medya ilişkilerini düzenlediklerini belirterek, halkın adalet sistemi konusunda bilgilendirilmesinin temel bir görüş olduğunu kaydetti. Heidenborg, toplumda hakimlerin işlemlerine yönelik birtakım tereddütlerin belirmesinin ardından, ''kararların basına anlatılamadığı'' sonucuna ulaşılarak, 40 gönüllü hakimden oluşan bir medya grubu kurulduğunu söyledi. Bu gruptaki hakimlerin temel görevinin basınla ilişkileri yürütmek, açıklığı sağlamak, hakimlere basına karşı açık olmaları konusunda güven vermek olduğunu anlattı.

Heidenborg, kendilerinden kararlar hakkında bilgi almak isteyen gazeteciler için telefonlarının her zaman açık olduğunu, internet ortamından bilgilendirilmenin sürekli yapıldığını ve ileride duruşma tutanakları ile davaya ilişkin tüm belgelerin dijital ortamdan erişilmesini sağlayacaklarını dile getirdi. Davalara ilişkin gizli belgeler dosya eklerinde bulunduğunu ve bu eklerin kilitli kasalarda korunduğunu anlatan Heidenborg, ticari sır ve devletin güvenliğine ilişkin davalarda gizlilik kararı alınabildiğini ancak gizlilik talebinde bulunulması için çok geçerli nedenler olması gerektiğini belirtti.

STOCKHOLM AA

ZAMAN

28 Kasım 2009, Cumartesi

Mümtaz-er Türköne (Zaman) - Katsayı darbesi


-----------------------------------------

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=920601&title=katsayi-darbesi


Mümtaz-er Türköne , Zaman , 27.Kasım.2009



Katsayı darbesi

.....

Katsayı cinayeti, askerî vesayet mantığının somut göstergelerinden biri. Eğitim, üniforma giydirilmiş erat gibi tek tip kafalar ve birlikte uyum içinde aynı sesleri çıkartan insanlar yetiştirmek zorunda. Hayatın ve özellikle ekonominin ihtiyaçları bu vesayet mantığının çok uzağında; hele demokratik ve özgür bireyler yetiştirmek bu dar kalıpları çatlatacağı için zaten eğitim sisteminden uzak tutulmalı. Hepimiz silahlı gücün bizi kötülüklerden koruma yeteneğine ve ülkeyi yönetme ayrıcalığına boyun eğmeliyiz. Silahın üstünlüğünü kabul edince, zaten medenî bir topluma ulaşma şansınız peşinen ortadan kalkıyor. Bunun için de eğitimin tek tipleşmesi, ideolojik eğitimi veren ana gövdenin geliştirilmesi şart. Meslek eğitimi mi? Askerî vesayete bir faydası var mı?

.....

Katsayı uygulaması bir cinayet. Üstelik seri bir cinayet. Bu seri cinayetlerin önünü alabilmek için eğitimin tek taraflı bir ideolojik savaş alanı olmaktan çıkartılması lâzım. Katsayı uygulaması, mesleki eğitime tam olarak askerî mantıkla yasak getirmek demek. Dünya ile rekabet bu ilkel yasaklarla yürümez. Bu yasakları koyanların dışımızda akıp giden hayatı kavramaları galiba çok zor. Hiç olmazsa Koç Holding'in sesine kulak verseler.

.....

-----------------------------------------

İhsan Dağı (Zaman) --- Danıştay - zenci Türklere karşı


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=920604&title=danistay-zenci-turklere-karsi


İhsan Dağı , Zaman , 27.Kasım.2009



Danıştay, zenci Türklere karşı!


Geçen yaz Güney Afrikalı bir 'beyaz' arkadaşla sohbet ediyorduk. Söz Türkiye'ye gelince arkadaşım Türkiye'nin 1996 öncesi Güney Afrika'ya benzer bir iktidar mücadelesine sahne olduğunu belirtip ilginç bir saptama yaptı: "Kemalizm adı konmamış bir apartheid rejimidir, Kemalistler de 'beyaz ırkçılar'".

Apartheid 1948-1994 yılları arasında Güney Afrika'da uygulanan 'ırkçı' rejimin adı. İnsanlar eşit değil; 'beyaz ırk' üstün ve ayrıcalıklı. Yönetici sınıf onlar, ülkenin zenginlikleri onlara ait. Kendi çıkar ve imtiyazlarını sürekli kılacak yasaları yapanlar, eşitsizliğe karşı çıkanları bastırıp yok edenler onlar.

Okullar, hastaneler, alışveriş mekanları, yerleşim alanları, düşünebileceğiniz her mekan, her hizmet ırkçı esaslara göre düzenlenmiş, karışık evlilikler yasaklanmış. İnsanlar derilerinin rengine göre haklara, imkanlara ve ayrıcalıklara sahip. Beyaz azınlığın yönettiği siyahi Güney Afrika. Yani, bir zorbalık rejimi.

Ama zorbalık da bir yere kadar. Ayrıcalıklarını kaybetmek istemeyen beyazların akıl ve vicdan dışı direnişleri tarihin akışını değiştiremedi. Halk mücadele etti yıllarca, uluslararası toplum izole etti ırkçı beyazların yönetimini. Sonunda 'ırkçı' apartheid rejimi yıkıldı.

YÖK'ün üniversitelere giriş sınavında katsayıyı kaldıran 'eşitlikçi' kararını Danıştay'ın iptal ettiğini duyduğumda yukarıdaki konuşmayı ve apartheid rejiminin başına gelenleri düşündüm. Modern dönemin en büyük toplumsal ve bireysel ülküsü olan 'eşitlik' fikrine bu kadar fütursuz, duyarsız ve anlayışsız yaklaşan bir 'yüksek yargı' nasıl olabilir?

Meslek lisesinde okuyan çocukları bu ülkenin 'zencileri' olarak görüyorlar. Onlar kendi çocukları değil; Anadolu'nun yoksul, dar gelirli, çocuklarına büyük miraslar, makamlar bırakamayacak yığınların, normal insanların çocukları. Üstelik birçoğu dindar, muhafazakar. Kesmeli bunların önlerini, durdurmalı bu çocukların yükselişini, kaderlerini yenişini. Cem Karaca'nın öfkeli sesi geliyor kulaklarıma; 'işçisin sen işçi kal, giy dedi tulumları'. Neyine senin iyi okullarda okumak, eşit olmak, özgür olmak; annenin babanın gurur duyacakları başarılara imza atmak...

İnsanların 'eşit şartlarda' yarışmalarından daha doğal, daha adil bir durum olabilir mi? Hayır, bu ülkeyi 'babalarının malı' sananlar bu ülke insanlarına da üvey evlat, sözde vatandaş muamelesi yapmaktan geri durmuyorlar.

Biliyorlar 'eşit şartlarda bir rekabet'in ayrıcalıklarını yok edeceklerini. Koruma ve kollamaya ihtiyaçları var. Bunun için hukuku da vicdanı da kanatmaya hazırlar. Danıştay üyelerine biraz vicdan, birazcık insaf çağrıları yapmanın hiçbir anlamı yok. Mesele, ne insaf ne vicdanla alakalı. Bu, apartheid benzeri sistematik, bilinçli bir 'ayrımcılık', sınıfsal ve de bir tür ideolojik ırkçılık. Amaç da 'beyaz Kemalistler'in iktidar ve imtiyazlarını muhafaza etmek. Hukuk da araç ellerinde, devlet de. Hâlâ güçlü olduklarını, 'devlet' olduklarını göstermeye çalışıyorlar telaş içinde. Ellerindeki imtiyazların demokrasi, serbest rekabet ve küreselleşme sürecinde kayıp gittiğini bildiklerinden yapamayacakları hiçbir hukuksuzluk ve vicdansızlık yok. Hâlâ 28 Şubat sürecinin ve zulmünün tükenmediğini ispata çalışıyorlar, ama beyhude, bu ülke de 'apartheid'ı yıkacak.

Bunun için oyunu anlamak gerek. Danıştay bu kararıyla Anayasa Mahkemesi'ne açık bir mesaj gönderiyor: 'biz üzerimize düşeni yaptık, şimdi sıra sizde'. Demek istedikleri ne? Anayasa Mahkemesi'nden ne istiyorlar?

Bence Danıştay kararıyla yeni bir süreç başladı. Yüksek yargının, askeri bürokrasinin, çırpınan, çırpınırken de her türlü çılgınlığı yapmaya hazır olan bir medya grubunun ve de İzmir örneğinde görüldüğü üzere sokağın güçlerini birleştiren bir 'beyazların hakimiyetine devam' operasyonuna hazır olalım. İlk hedef, DTP'nin kapatılması ile açılım politikalarının sabote edilmesi, ikincisi 'asker kişilerin sivil mahkemelerde yargılanması'na ilişkin kanuni düzenlemenin iptal edilerek Ergenekon mahkemesinin etkisizleştirilmesi.

Amaç, 'apartheid'ın Türkçe versiyonu; kafes.

Sevgili okurlar, mübarek kurban bayramınızı tebrik ederim. Daha mutlu bayramlarda birlikte olma dileğiyle...

27 Kasım 2009, Cuma

ZZ_Haber - Süleyman Soylu : Danıştay 8. Dairesi-nin kararı - 28 Şubat iradesini ortaya koyan beyandır


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=920841&title=soylu-danistayin-karari-28-subat-iradesini-ortaya-koyan-beyandir



Soylu: Danıştay'ın kararı, 28 Şubat iradesini ortaya koyan beyandır


Beş ay önce katsayı yetkisinin YÖK'te olduğu yönünde karar veren, ancak son verdiği kararla kendi teamüllerini de yıkan Danıştay'a bir tepki de eski Demokrat Parti (DP) Genel Başkanı Süleyman Soylu'dan geldi. Soylu, Danıştay'ın kararının 28 Şubat iradesinin kararının devamını ortaya koyan beyan olduğunu söyledi. Kararın 'yargı bürokrasi'sinin ideolojik bir tasallutu olduğunu vurgulayan Soylu, kararla ilgili TBMM'yi göreve çağırmanın doğru bir yaklaşım olacağını belirtti.

Cihan Haber Ajansı'na konuşan Soylu, Danıştay'ın YÖK'ün üniversiteye girişte öğrenciler arasındaki katsayı farkını kaldıran düzenlemeyi iptal etmesini değerlendirdi. Burada herkesin temel talebinin milli iradeyi göreve çağırmak olması gerektiğini kaydeden Soylu, bugün milli iradenin temsilcisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) olduğunu hatırlattı. Bu kararla ilgili TBMM'yi göreve çağırmanın doğru bir yaklaşım olacağını anlatan Soylu, "Cumhuriyetin kurulduğu irade çağdaş iradedir. Cumhuriyetin bütün kurumları, yöneticileri, bürokrasisi, siyaseti çağdıl olmalıdır, çağdıl bir anlayış ortaya koymalıdır. Eğer ilme, akla, çağa uygun hareket etmezse bu sosyal düzeni zedeler, insan hak ve hürriyetlerini de zedeler. Bugün yargı bürokrasisinin almış olduğu karar, aslında çağdışı bir karardır. Cumhuriyetin temel iradesiyle de çelişen bir karardır." dedi.

28 Şubatın 100 yıl devam edeceğinin söylendiğini hatırlatan Soylu, kararın 28 Şubat iradesinin kararının devamını ortaya koyan beyan olduğunu vurguladı. "Yani 28 Şubatın halen devam ettiğini ve devam etmekte direnenlerin de bu konudaki ısrarlarını gizlemedikleri aşikardır." diye konuştu.

HUKUKUN KARARI KUTSAL DEĞİLDİR

"Hukuk karar verdiği zaman hukukun kararı kutsaldır." diye bir anlayışın olduğunu anımsatan Soylu, bunun hiç öyle olmadığını söyledi. Hukukun aldığı kararın millet adına alınan bir karar olduğuna dikkat çeken Soylu, millet adına görev yapan yargı bürokrasisinin verdiği kararın kutsallığının hiçbir zaman söz konusu olmadığını belirterek kutsal olanın hukuk çerçevesinde millet adına yapılan işlem olduğunu kaydetti.

"Asker yargı üzerinden milletin iradesini kırmaya mı çalışıyor?" şeklindeki bir soruya ise Soylu, şöyle cevap verdi: "Eğer başka türlü bir işlemle gerçekleştiremezlerse yargı iktidarıyla bu işi sağlamaya çalışıyorlar. Buradaki temel mesele millet iradesine ipotek koymaktır. 28 Şubat zaten yargısıyla, askeri bürokrasisiyle, basınıyla, hatta sivil toplum örgütlerinin bir bölümüyle ve iş camiasının bir bölümüyle topyekun bir harekattır. Burada sıkışıldığı an bir başka atağa geçilmektedir. Meseleyi sadece iktidar olarak, sadece Fethullah Gülen olarak da almamak lazım. Onların üzerinden millet iradesi suiistimal edilmeye çalışılmaktadır. Tamamı budur. Millet iradesi üzerine ipotek konulmaya çalışılıyor. Gün geliyor basını suiistimal ediyor, gün geliyor yargıyı suiistimal ediyor veya istismar ediyor. Gün geliyor askeri bürokrasiyi istismar ediyor. Bunun üzerinden halkın iradesine ipotek koymaya çalışıyor. Bu konuda 28 Şubat tarafı çok bilinçli hareket ediyor. Aslında burada bilinçli hareket edilmesi gereken şey, millet iradesinin savunucularıdır. O görev de TBMM'ye düşmektedir. Topyekun TBMM'ye düşmektedir. Millet bu zilletten kurtulmalıdır."

Sivil siyasetin, sivil iradenin ve milli iradenin bugün 'demokratik anarşizme' ihtiyacı olduğunu vurgulayan Soylu, demokrasiye inananların ise en az milli iradeyi sınırlamak için gün be gün kampanya yürütenler kadar cesur olması gerektiğini kaydetti.

(CİHAN)

27 Kasım 2009, Cuma

ZZ_Haber - Bekir Bozdağ (AK Parti gurup bşk. v.) : Danıştay 8. Dairesi - ayakta tutmak yerine - hak - hukuk ve adaletin uygulanması engellenmiştir


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=920652&title=danistayin-katsayi-kararina-her-kesimden-tepki-yagiyorbr



Danıştay'ın katsayı kararına her kesimden tepki yağıyor


Bekir Bozdağ (AK Parti Grup Başkan Vekili): Hukuk tarihi bunları yazacak
Hukuk tarihi bunları yazacak. Yani bir iş hukuka uygun mu değil mi, anayasaya uygun mu değil mi, hakkaniyete uygun mu değil mi? Burada hukuka, anayasaya, hakkaniyete uygun olmayan bir karar söz konusudur. Bunu hukuken de mevcut yasal mevzuat açısından da savunmak mümkün değildir. Uluslararası hukuk açısından da savunmak hiç mümkün değildir. Bir baronun başvurması, hukuksuzluğu hukuki hale getirmez. Mahkemenin anayasa ve yasalara aykırı bir karar vermiş olması halinde bu kararın kendisi onu hukuki hale getirmez, haksızlığı ortadan kaldırmaz. İşin doğrusu, mahkemeler haksızlığı önlemek içindir, hakkı, hukuku, adaleti ayakta tutmak içindir. Ama maalesef Danıştay verdiği bu kararla hak, hukuk ve adalet ayakta tutulma yerine, hak, hukuk ve adaletin uygulanması engellenmiştir.

ZZ_Haber - Recep Tayyip Erdoğan (Başbakan) : "Danıştay 8. Dairesi-nin kararı tamamen ideolojik bir karardır"


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=920734&title=erdogan-danistay-karari-tamamen-ideolojik

Zaman , 27.Kasım.2009



Başbakan Erdoğan: Danıştay kararı tamamen ideolojik


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Danıştayın, YÖK'ün, üniversiteye giriş sınavında katsayı uygulamasının kaldırılması yönündeki kararının yürütmesini durdurması ile ilgili ''Bu karar tamamıyla ideolojik bir karardır. Dolayısıyla böyle bir ideolojik kararı anlamakta zorlanıyoruz. Bunun kabul edilir hiçbir yanı yok'' dedi.

Thursday, November 26, 2009

ZZ_Haber - Danıştay 8. Dairesi kararıyla toplumu "kafes"e mi sokmak istiyor ?


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=920552&title=hurderden-danistaya-agir-suclama



HÜRDER'den Danıştay'a ağır suçlama


YÖK'ün 'katsayı' kararıyla ilgili yürütmeyi durduran Danıştay 8. Dairesi'ne tepkiler dinmiyor. Diyarbakır'daki İnsani Hak ve Hürriyetler Derneği(HÜRDER) Sözcüsü İbrahim Gökdemir, kararı 'tarihe karar bir leke' şeklinde değerlendirdi. Toplumun 'kafes'lenmek istendiğine işaret eden HÜRDER Sözcüsü Gökdemir,
Danıştay'ın açıkça yargıyı halka karşı silah olarak kullandığını savundu.

Katsayı uygulamasının baştan sona hukuk ve eşitliğe aykırı olduğunun altını çizen Gökdemir şöyle konuştu: "YÖK hukuksuzluğu düzeltmişti. Ancak; sözde hukukçu İstanbul Barosu'nun ehliyeti olmadan taraf olma sıfatı ile Danıştay'a yetkisini aşarak başvurdu.
Danıştay daha önce benzeri bir şekilde açılan bir davayı reddetmişti. Bu kez yürütmeyi durdurma kararı vermekle daha önce verdiği kararla çelişti. Danıştay'ın sözde hukuk adına alınan bu kararla, adama-ideolojiye göre muamele, çifte standart uyguladığını bir kez daha göstermiştir."

Kararın Anayasa'nın 'Kimsenin eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamayacağı' maddesine aykırı olduğuna
dikkat çeken Gökdemir,
"Kararla toplum kafese mi sokulmak isteniyor?"
diye sordu. Hükümete de seslenen Gökdemir, "Tüm yargı sistemini baştan aşağı düzeltip istediği gibi çelişkili kararlar verebilen yargı mensuplarının hesap verecek düzenlemeler yapması gerekmektedir." diye konuştu.

Sivil toplum kuruluşlarına da seslenen HÜRDER Sözcüsü Gökdemir, "Bıçak kemiğe dayandı. Milletin sesine ve duyarlılığına tercüman olup, sivil tepkinizi gösterin." sözlerini kaydetti.

(CİHAN)

26 Kasım 2009, Perşembe

ZZ_Haber - Danıştay 8. Dairesi - 5 ay önce dün verdiği kararın tam tersini savunmuştu


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=920262&title=danistay-da-kanadogluna-uydu-meslek-liseliler-sokta


Zaman ,

İBRAHİM ASALIOĞLU , ANKARA

26 Kasım 2009, Perşembe



Danıştay da Kanadoğlu'na uydu, meslek liseliler şokta


Danıştay, Yükseköğretim Kurulu'nun yüz binlerce öğrenciyi mağdur eden katsayı adaletsizliğini kaldıran değişikliğini hiçe saydı.

Ergenekon sürecinde gösterdiği tartışmalı tavırlarla gündeme gelen İstanbul Barosu'nun başvurusu üzerine konuyu ele alan Danıştay 8. Dairesi, YÖK'ün üniversiteye girişte katsayı farkını kaldıran kararının yürütmesini oybirliği ile durdurdu. YÖK'ün 1999 yılından itibaren uyguladığı katsayı sistemi aleyhine daha önce açılan davaları 'Yasal ve anayasal olarak yetki YÖK'te' diyerek reddeden Danıştay, yeni kararıyla Kurul'un bu yetkilerini de görmezden geldi. Danıştay'ın 10 sayfayı bulan kararında önceki kararlarının aksine bir kez bile 'yetki' kelimesinin geçmemesi dikkat çekti.

....

Danıştay 8. Dairesi'nin oybirliği ile aldığı katsayı adaletsizliğini yeniden getiren kararda, Yükseköğretim Yasası'nın maddeleri farklı bir şekilde yorumlandı. Katsayının kaldırılmasının 1981'den beri uygulanan 'yasadaki kuralların uygulanmasını bertaraf edeceği' savunuldu. Katsayının kaldırılmasının 'eğitim sisteminin örgütleniş biçimindeki bütünlüğü bozacağını' ileri süren Danıştay, 'uygulamada karşılaşılan sorunların giderilmesi amacının dışına çıkıldığını' iddia etti. Kararda, katsayının kaldırılmasının 'dayanağı yasa hükümlerine aykırı olduğu gibi eğitim sisteminin, hukuka uygun oldukları istikrar kazanmış yargı kararları ile de ortaya konulmuş olan amaç ve ilkelerine, hukuka ve hakkaniyete uygun olmadığı' görüşü savunuldu. Katsayının kaldırılmasının 'uygulanması halinde telafisi güç ve imkansız zararlar oluşturacağı' da öne sürüldü.

Meslek liseli sadece ara eleman olur!

Danıştay, herkese eşit bir katsayı uygulamasının 'farklı hukuki statüdeki öğrencilerin aynı konumda değerlendirilmesi sonucu anayasal eşitlik kuralı ile çelişkili bir durum yaratıldığı'nı savundu. Uygulamanın hukuksal statüsü farklı olanları eşit koşullara tabi kılarak hak kaybı ve ihlaline sebep olacağını ileri sürdü. Meslek liselerinde uygulanan eğitim-öğretim programının öncelikle 'belirli mesleklere yönelik ara insan gücü' yetiştirecek şekilde düzenlendiği belirtilen kararda, genel liseler açısından ise böyle bir durumun söz konusu olmadığı vurgulandı. Kararda "Yasada ortaöğretim kurumlarının, öğrencileri yükseköğretime veya hem mesleğe hem de yükseköğretime hazırlayacağı kuralına yer verilmekle bu farklılaşmanın ilgilisine yönelik sonuçları ortaya konulmuştur. Böylece kuruluş amaçları doğrultusunda oluşturulan eğitim-öğretim programları ile genel liseler yükseköğretime, meslek liseleri hem mesleğe hem de yükseköğretime hazırlayan öğretim kurumları olarak eğitim sistemimizde yerini almış bulunmaktadır." denildi. Kararda, meslek liselerinin 'hem mesleğe hem de yükseköğretime' öğrenci hazırladığının belirtilmesine rağmen 'ara eleman olarak kalmaları' tavsiyesi 'kendi içinde bir çelişki' olarak değerlendirildi.

Danıştay, öğrencilerin seçecekleri üniversitenin de 'sistemin bütünlüğü ve devamlılığını bozmayacak şekilde ortaöğretimde seçtikleri alana uygun olması gerekliliğini' vurguladı. Öğrencilerin lisede alanlara yönlendirildiği hatırlatılarak, "Fırsat ve imkan eşitliğinin ruhuna ve amacına uygun olarak yönlendirme suretiyle kademelerden geçerek verilen haklardan eşit olarak yararlandırılmış olan bireylerin, bu eğitim kurumları içinde seçtikleri okul ve alan nedeniyle elde ettikleri hukuksal statünün farklı olması da kaçınılmazdır." ifadelerine yer verildi. Kararda ayrıca daha önce katsayının kaldırılması isteğiyle açılan davaların Danıştayca reddedildiği hatırlatıldı.

'Katsayı YÖK'ün görevi' demişti

Danıştay, 5 ay önce dün verdiği kararın tam tersini savunmuştu. Danıştay 8. Dairesi, 26 Haziran 2009 tarihinde oybirliğiyle aldığı kararda, üniversiteye girişte getirilen katsayı uygulaması aleyhine açılan davayı "Yeni bir sistem getirilmesi YÖK'ün, Anayasa ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'ndan kaynaklanan görevi" diyerek reddetmişti. Kararda; Anayasa'nın 'Eğitim ve öğretim hakkı ve ödevi' başlıklı 42. maddesinde, öğrenim hakkının kapsamının yasa ile tespit edilip düzenleneceğinin kurala bağlandığı hatırlatılmış, Yükseköğretim Yasası'nın 'Yükseköğretime giriş' başlıklı 45. maddesinde 'öğrencilerin, devlet yükseköğretim kurumlarına, esasları Yükseköğretim Kurulu tarafından tespit edilen sınavla gireceklerinin' öngörüldüğü belirtilmişti.

Hukuk bitti; insaf da mı yok! (Danıştay 8. Daire-ye)


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=920227


Bülent Korucu , Zaman , 27.Kasım.2009


Hukuk bitti; insaf da mı yok!


Danıştay, meslek liselerinin önündeki katsıyı adaletsizliğini kaldıran Yükseköğretim Genel Kurulu kararının yürütmesini durdurdu.

Milyonlarca meslek liseli ve ailelerinin bayramlarını zehir edecek bir karar verdi. Türkiye'de hukukun çoktan beri olmadığını kabullenmiştik ama "belki biraz insaf kalmıştır" umudundaydık. Heyhat o daha önce çekip gitmiş. Çocuklarının geleceği üzerinden siyasî hesaplaşma yürüten başka bir ülke var mıdır? 1981 yılında çıkan 2547 sayılı kanun 17 yıl sorunsuz uygulandı. 1982 Anayasası'nın ilgili kanunları değişmeden yerinde duruyor. 1998 yılında 28 Şubat darbesinin uygulayıcısı YÖK, hukuksuz biçimde meslek liseleri aleyhine katsayı uygulaması getirdi. 17 yıllık uygulamaya, kanuna ve uygulamaya aykırı düzenlemenin iptali için Danıştay'a gidildi. 'Yetki YÖK'tedir, düzenleme yapabilir' reddiyle karşılaşıldı. YÖK'ü yasama ve yürütme erklerinin yerine ikame eden bir karardı bu. Eğitim politikaları, parlamento ve hükümetin yani seçilmişlerin elinden alınarak bürokratlara verildi. Demokrasinin altına dinamit koyan karar bugünlere kadar geldi.

Önceki Danıştay kararıyla 'yetkili' olduğu kayıtlara giren YÖK şimdi yeni bir karar veriyor. Yine karşısında Danıştay'ı buluyor: "Eğitim sisteminin örgütleniş biçimindeki bütünlüğü bozacak nitelik taşıdığı ve uygulamada karşılaşılan sorunların giderilmesi amacının dışına çıkıldığının görüldüğü" gerekçesiyle yürütme durduruldu. Hukuk cinayeti tam burada başlıyor. İdari yargı yürütmeyi denetlerken sadece 'mevcut kanunlara uygunluk' denetimi yapabilir. Herkese göre değişebilen 'hukuka uygunluk' kavramının arkasına saklanıp idari anarşiye sebep olamaz. Hele hele 'yerindelik' denetimi hiç yapamaz. Danıştay, YÖK'ün kararının kanuna uygunluğunu bırakıp doğruluğunu irdeleyerek yetkisini aşmıştır. Vaktiyle YÖK'ü yasama ve yürütmenin yerine koyan mahkeme, bugün kendini onun koltuğuna oturtuyor. Onun kararının usule uygunluğunu denetleyeceğine esasını gerekçe göstererek 'yürütmeyi durduruyor'. Zaten yargının tek derdi 'yürütmeyi durdurmak ve yasamayı kilitlemek'. Bence gerekçedeki en tehlikeli cümle şudur: "Eğitim sisteminin, hukuka uygun oldukları istikrar kazanmış yargı kararları ile de ortaya konulmuş olan amaç ve ilkelerine, hukuka ve hakkaniyete uygun değildir." Eğitim siteminin amaç ve ilkelerini yargının belirlediği demokratik bir ülke olabilir mi? O zaman parlamentoyu kapatalım, hükümeti lağvedelim; ülkeyi yargıçlar yönetsin. (Bazılarının hiç fena fikir değil, dediğini duyar gibi oluyorum!)

Usulü bırakıp biz de biraz işin esasına girelim. YÖK'ün katsayı kararı meslek liselilere bir imtiyaz sağlıyor mu? Onların imtihansız ya da ayrıcalıklı bir sınavla üniversiteye girmelerini mi istiyor? Kesinlikle hayır. Peki eşit şartlarda yarışmanın adaletsizliğini izah edebilecek bir mantık dehası var mı? İlaç prospektüsü gibi anlaşılmaz laflar ederek olayı karambole getirmenin anlamı yok. İşin özü bu çocuklar eşit şartlarda imtihana girsin mi girmesin mi sorusudur. Söylediğiniz gibi aldıkları eğitim diğer alanlarda okumalarına izin vermeyecek nitelikteyse niye endişe ediyorsunuz; nasılsa kazanamazlar. Yoksa siz kazanmalarından mı endişe ediyorsunuz! 12 yaşında verilmiş bir karar ve yapılmış tercihin bütün hayatı esin almasına nasıl adalet diyebiliyorsunuz. Meslek liselilerin yüzde 10'unu bile bulmayan imam hatip liselerinin önünü kapatmak için bütün kitleyi yakmanıza ne diyelim. İHL'lerin ihtiyaçtan fazla imam yetiştirdiğini hep savunuyorsunuz. Burası komünist Rusya mı? Her okulu, her bölümü ihtiyaç kadar mı açıyorsunuz? Düz liselerin tamamı üniversiteyi kazanamıyor, onların da yüzde 50'sini kapatmanın yollarını bulun o halde. Allah izan ve insaf versin ne diyelim.

b.korucu@zaman.com.tr

26 Kasım 2009, Perşembe

Monday, November 23, 2009

Ey adalet!..


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=919063&title=ey-adalet


Mehmed Niyazi , Zaman , 23.Kasım.2009



Ey adalet!..


Devleti oluşturan en önemli unsur kuvvettir. Bu gerçeği ünlü Yusuf Has Hacip; "Yaban eşeğini alt etmek için aslan olmak gerek" gibi cümlelerle ifade etmiştir. Ama devleti oluşturan gücü zorbalıktan ancak kanun hakimiyetine dayanması ayırır. Kuvvet ve kanun bir arada olunca, hak duygusuna sahip yargıçlar da görev başında bulunurlarsa, adaletin tecelli etmesi için bir engel kalmaz. Biz devletten, şefkatten önce adalet bekleriz; adaletten yoksun olan şefkat en büyük zulümdür; çünkü birine müşfik davranılırken diğerinin hakkı ketmedilir.

İnsanlar her şeye katlanırlar; fakat ayrı muameleye tahammül edemezler. Bütün ceberut devletleri tarumar eden zelzelenin temeline bakan, tebaasına farklı muameleyi görür. Bu topraklarda ebediyete kadar hükümran olmak istiyorsak, tebaamıza farklı muamele yapmamaya özen göstermeliyiz. Baklava çalan çocuğa bilmem kaç yıl ceza verilir, anayasa ile güvence altına alınmış milletin iradesini zorla ortadan kaldırmak isteyenin sırtı sıvazlanırsa, adaletten söz etmek mümkün değildir. Bir mahkeme tutukluyor, diğeri serbest bırakıyor; bu hukukçular aynı fakültelerde okudular; aynı bilgilerden sınavlara girdiler; mesele gelip adalet nosyonuna ve vicdana dayanıyor. Bir de işin içine ideoloji karışıyorsa, yandı gülüm keten helva.

Montesquieu, "Geri kalmış milletler ordularının işgali altındadır." demektedir. Günümüzde milletimiz yeteri kadar gelişmemiş olabilir; ama ordumuz Mete Han'dan beri sürüp gelmiş, çok ileri imparatorluklarımızın savunuculuğunu yapmıştır. Bunun için ordumuz geri kalmış bir milletin ordusunun mantalitesine sahip değildir; olmamalıdır. Dolayısıyla Montesquieu'nün veciz ifadesi bizim millet ve ordu münasebetimizi ifade edemez; etmemelidir.

Bir gücü büyük kılan bizatihi kuvveti değildir; dev gibi kuvvetli olmak, övünülecek bir meziyet olabilir; ama o kuvveti dev gibi kullanmak utanılacak bir durumdur. Gücü yüceleştiren, bağlı olduğu gayedir. Anayasal düzenin en belirgin unsuru millet hakimiyetidir; ordunun görevi de ülkenin sınırlarında kale misali durup milletin hakimiyetini özgürce kullanmasını sağlamaktır. Vasi kim olursa olsun, vesayet altına giren hakimiyet artık hakimiyet değildir. Demokrasinin diğer devlet sistemlerine üstünlüğü, milletin şahsiyet kazanmasına yardımcı olmakta, milyonlarca kişinin tecrübesini devlet hayatına katmakta görünür. Vesayet altına giren bir hakimiyette bunların hiçbiri kalmaz. Vesayet altındaki demokrasiler de mürai ve şarlatanların rejimine döner.

Modern kanunlar yapmak kolaydır; yapamayan dışarıdan kopya eder; iş onu gayesine uygun bir şekilde uygulamaktır. Adaletin tevziinde, görev yargıçlara düşmektedir. Yargıçta bilgi ikinci plandadır; bilmediği bir konuda kitapları açar, bakar. Yargıçta bilgiden önce, vicdan ve adalet nosyonunun teşekkül etmesi gelir. Bunlara sahip değilse, yasaları ihtirasına ve ideolojisine uygun olarak tatbik eder. İşte bu, içinden çıkılmaz bir felakettir.

Hukuk devletinin en önemli özelliği de şeffaflıktır; çünkü vicdanına hesap verebilen, kâinata hesap verir. Televizyon ekranlarında dudaklarının okunmaması için elleriyle ağızlarını kapayıp konuşan adalet mensuplarını gördükçe, nasıl bir ortamda yaşadığımızı daha derinden idrak ediyoruz.

Sofist Trosimaque'nin; "Adaletin, en kuvvetlinin hoşuna gitmekten başka bir şey olmadığını temin ederim." sözü demokrasi hariç bütün rejimlerdeki menfiliği belirtmektedir. Zira demokrasilerde en kuvvetli olan millet hakimiyetidir; o da yasalarda ifadesini bulur. Dolayısıyla demokrasilerde en kuvvetlinin hoşuna gitmek isteyenler, lafzı ve ruhuyla temas ettiği hususlarda, kanun koyucunun iradesine uygun olarak kanunu tatbik ederler.

Sır gibi saklasalar da bütün Batı bilim âlemi, İngiltere Kralı VIII. Henry'nin ülkemize bir heyet gönderdiğini, adalet kurumumuzu incelettiğini ve bu heyetin raporuna dayanarak ileride cihana örnek olabilecek adliyesinde gerekli ıslahatları yaptığını bilmektedir. Ey insanların yüzünü güldüren, en garibe yaşama sevinci veren, acezenin hakkını, kılıcından kan damlayan kraldan söküp alan adalet; ne zaman ülkene döneceksin!

23 Kasım 2009, Pazartesi

Süheyl Batum hukukçu mudur? (Bülent Korucu)

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=919052&title=suheyl-batum-hukukcu-mudur-bulent-korucu


Bülent Korucu , Zaman , 23.Kasım.2009



Süheyl Batum hukukçu mudur? (Bülent Korucu)


Anayasa hukuk profesörü Süheyl Batum'un etkileyici bir kariyeri var. Hukuku iyi bildiği söylenebilir. Son günlerdeki moda ifade ile yasal olanın hukuki olmadığı doğruysa, hukuku bilenin de hukukçu olmaması mümkündür.

Bu hükme varmak için epeyce malzeme veriyor Batum. Son tartışmalardaki sözleri bardağın taşmasına sebep oldu. Eminağaoğlu'nu savunurken, Van Savcısı Ferhat Sarıkaya'yı bırakın savunmayı, üstüne üstlük suçlaması bir çelişki. Habertürk'te Yiğit Bulut'un programında bu tavrını sürdürdü. Batum'un HSYK tarafından meslekten atılan Sarıkaya konusundaki tavrı gerçekten ibretlik.

Sarıkaya'yı iki konuda suçluyor ve verilen cezayı alkışlıyor. Batum, bunu yaparken tutarsız yorumların yanında, bilgi hataları da sergiliyor. Mesela şunları söylüyor: "Savcı ne için ceza almış? İddianameyi yasalara aykırı olarak düzenlediği, yer almaması gereken kişileri ve olayları da iddianameye aldığı için, bu bir. Neredeyse dedikodu niteliğindeki ve konuyla ilgisi olmayan bazı değerlendirmeleri ve iddianame ile ilgisi olmayan ve kimliği de tespit edilmeyen kişilerin söylediklerini kanıtmış gibi iddianameye aldığı için, yani bir tür "kurgu, zorlama iddianame" oluşturduğu için, bu iki. Belirli kurumlarla yaptığı yazışmalarda, görev ve yetkilerini aştığı, yani yine bir tür "kurgu iddianame" düzenlemiş olduğu için, bu üç. Ve de söz konusu iddianameyi, basına sızdırdığı gerekçesiyle, bu da dört."

Sarıkaya'nın, Yaşar Büyükanıt hakkında iddianame tanzim ettiğini ileri sürüyor. Hâlbuki bizzat Şemdinli iddianamesindeki şu satırlar Batum'u yalanlıyor: M.Ali ALTINDAĞ'ın Cumhuriyet Savcılığımızda, TBMM Araştırma Komisyonu'nda vermiş olduğu bu ifadeler karşısında hâlen Kara Kuvvetleri Komutanı olarak görev yaptığı bilinen Yaşar BÜYÜKANIT ile o dönemde komutası altında çalışan bir kısım askerî yetkililer hakkında Suç İşlemek İçin Örgüt Kurmak, Görevi Kötüye Kullanmak ve Sahte Belge Düzenlemek suçlarından, yine 09.11.2005 günü Şemdinli'deki patlamadan sonra BÜYÜKANIT'ın faillerden Ali KAYA'ya yönelik açıklamaları nedeniyle Âdil Yargılamayı Etkilemeye Teşebbüs suçundan soruşturma evrakı Genelkurmay Başkanlığı Askerî Savcılığı'na gönderilmek üzere tefrik edilerek..."

Sarıkaya, iddianame hazırlamadı, o bölümü tefrik edip yetkili askerî savcılığa gönderdi. Bir savcı tanık ifadelerini görmezden gelip yok farz edebilir mi? Batum'un yaklaşımına bakılırsa ağzına biber sürüp susturulması gerekirdi! İddianamenin mahkemece kabul edilmesi ve sanıklar hakkında 39 yıl cezaya hükmedilmesi savcının aklanması anlamına geliyor. Yargıtay'ın kararı 'yetkisizlik' gerekçesiyle bozup, davayı askerî mahkemeye göndermesi bu gerçeği değiştirmiyor. 'Yasaya aykırı iddianame hazırladı' tezi böylece çürüyor. Bu bir. Kimliği belirsiz kişi dediği tanık, Meclis Komisyonu'na da aynı ifadeyi vermiş, adı sanı belli biri. Bu da iki. İddianameyi basına sızdırdı ifadesi de gerçek değil. İddianameyi yayınlayan gazetelerin internet sitelerinde küçük bir inceleme, kaynağın Genelkurmay Muhabere ve Elektronik Bilgi Sistem Başkanlığı (MEBS) olduğunu gösteriyor. Bu da üç.

Batum'un Sarıkaya ile ilgili diğer suçlaması, eski Rektör Yücel Aşkın iddianamesi. Aşkın'ın ilk duruşmada beraat ettiği bir tarihî eser kaçakçılığı suçlamasıyla 69 gün tutuklu kaldığını ileri sürüyor. Yine eksik bilgi. Aşkın'ın asıl tutukluluğu, tıp fakültesine cihaz alımında organize yolsuzluk yapıldığı iddiası yüzündendi. Tarihî eser kaçakçılığından ilk duruşmadaki beraat, savcılığın itirazı üzerine Yargıtay tarafından oybirliği ile bozulmuştu. Aşkın cezadan, evinde çıkan 1019 (yazıyla bin on dokuz) kaçak tarihi eserin suçunu bir müze memurunun üstlenmesiyle kurtulmuştu. Diğer yargılamada da tuhaflıklar yaşanmıştı. Mesela bir savcının yeni atandığı davanın 51 klasörlük dosyasını bir gecede okuyup beraat istemesi gibi. Batum bu 'bilgi'lerden habersiz konuşuyorsa vahim, bilerek konuşuyorsa daha vahim.

23 Kasım 2009, Pazartesi

Hak arama ve hesap sorma şuuru geliştikçe


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=919050


Ekrem Dumanlı , Zaman , 23.Kasım.2009



Hak arama ve hesap sorma şuuru geliştikçe


Suskun Türkiye'nin mağdur çocukları artık konuşmak istiyor. Aleviler, Kürtler, milliyetçiler, muhafazakârlar vs.; topyekûn herkes, şu ana kadar sükutla sineye çektiği konuları açık yüreklilikle gündeme getirmek, kendi haklarını savunmak, daha yaşanılır bir ülkeye kavuşmak için konuşuyor.

Konuşacak da! Yalnız burada iki önemli nokta var: Hak arama ve haksızlığa isyan hangi çizgide cereyan edecek ki konu bir yandan anarşizmin çapulcu metotlarına kaymasın; diğer yandan da başka hak taleplerine gölge düşürmesin? Türkiye, işte tam bu noktada duruyor.

Bundan sonra hiç kimsenin suspus olması beklenemez. Doğru olan da budur. İnsanlar vatandaş olmanın kendilerine sağladığı hakları talep edecek, sistem tarafından uygulanmaya çalışılan her türlü ayrımcılığa karşı çıkacak. Bu, kaçınılmaz bir gelişme; dolayısıyla da korkmaya, ürkmeye gerek yok. İnsan tabiatına uygun olan bu çünkü. Üstelik unutmamak lazım ki; sessiz çoğunluğun demokratik hak talepleri ve hukukî hesap sorma tavrı demokratik sistemin de teminatıdır.

ŞARTLAR DEĞİŞTİ, DÜNYA DEĞİŞTİ, TÜRKİYE DEĞİŞTİ

Hiçbir darbeyi cuntacılar tek başına yapamaz. Demokrasinin rafa kalkması için bazı şartlarının oluşturulması esastır. Aylardır Türkiye'nin gündemini işgal eden 'eylem planları' da bu gerçeği gözler önüne seriyor. Siyasî iktidar çökertilecek, toplumun değişik katmanlarında düşmanlık körüklenecek, kaotik eylemler yüzünden insanlar kendilerini güvende hissetmeyecek, 'bir an önce ne olacaksa olsun; yeter ki can güvenliği sağlansın' diyerek askerî vesayeti kabul etmiş olacak... Silahlı güçlerin 'yönetime el koyması' en son hatta en kolay hamledir. Eğer darbe öncesi planlar devreye sokulabilmişse vatandaş canından bezmiş, siyasî otorite sıfırlanmış olur. Ondan sonrası diktatörlük...

Şartlar değişti; çünkü dünya değişti, Türkiye değişti. Bugün artık bir kirli senaryonun tekrar sahneye sürülmesi imkânsız hale geldi. Daha açık söylemem gerekirse bir darbenin yapılabilmesi için şartlar ortadan kalktı. Mesela yaygın medya desteği gerekiyordu. O da yetmez; iş dünyasının darbecilere 'buyur' demesi şarttı. O da yetmez; kendine sivil toplum adını veren ancak perde arkasında psikolojik harp dairelerinden emir alan bir kitlenin sokağa dökülmesi kaçınılmazdı. O da yetmez; ülkenin güvenliğinden sorumlu bazı kişilerin bir sağdan gözüküp bir soldan çakarak ya da bir dindar kisvesi altına bürünüp bir dinsiz maskesi takarak toplumdaki ayrılığı-gayrılığı düşmanlığa çevirmesi gerekirdi. Medya, iş dünyası, sivil olmayan sivil toplum, güvenlikten sorumlu güvensizlik elemanları... Bunlar el ele verince belli bir süre içinde şartlar tesis edilir; askerler de duruma (sanki başka çare kalmamış gibi) el koyardı.

Darbelerin şifresi çözüldü. En başta toplum artık demokrasinin kendi kuralları içinde işletilmesini istiyor. Bu, çok önemli. Bir iktidardan hoşnut değilse onu alaşağı etme hakkı da yine milletin elindedir. Hal böyleyken kimin ne hakkı var ki; emaneten ve görevi gereği elde ettiği imkânları seçilmiş iradeye karşı kullanabilsin? Vatandaşın vergisiyle ayakta duran müesseseler vatandaşın iradesini nasıl olur da esir alma hakkını kendinde görebilir? Halk (her kesimiyle) bu önemli noktada kenetleniyor artık.

Şu gerçeği de görmek şart: Artık medyanın çok önemli bir bölümü darbe çığırtkanlığı yapmıyor; yapmayacak da! Darbe yanlısı medyanın nasıl hazin bir akıbete maruz kaldığını en son 28 Şubat'ta yaşadık. Andıçlar, lahikalar, yalan dolanlar hâlâ milletin hafızasında yaşıyor. Eski usullerle hâlâ kışlanın borazanı olmak isteyenler artık halk tarafından ayıplanıyor. İleride daha da ayıplanacaklar. Çünkü dünyada böyle bir çarpık medya mantığı yok. Medya kendi tabiatı gereği özgürlükçü olmaya, demokratik kalmaya mecburdur... İş dünyası eskiden elit ve dar bir zümreden oluşuyordu. Şimdi sermaye daha büyük bir tabana yayıldı. Darbe şakşakçılığının iş dünyasından beklenmesi dünya ticaretiyle ne kadar entegre olduğumuzu bilmemekten kaynaklanıyor. Artık kimin ne kadar sivil olduğunu kimin de ne kadar güdümlü ve darbeci olduğunu herkes biliyor. 'Ben sivil toplum kuruluşuyum' demekle sivil olunmuyor.

CESUR OLMAK LAZIM!

Vatandaşı birbirine düşürecek eylemler yaparak kaotik ortam oluşturma dönemi de sona ermiştir. Ergenekon soruşturmasında elde edilen deliller bile bu ülkede oynanan kanlı ve karanlık oyunları yeterince deşifre etmiştir. Bombalamalar, suikastlar, etnik ve mezhep çatışmasına sebep olacak hadiseler, gayrimüslimleri öldürüp dindar insanların üzerine yıkmalar... Bu işi yapanlar, yapmaya yeltenenler, onlara lojistik ve stratejik destek verenler yolun sonuna gelince feryad u figan ediyor. Ne yapsalar nafile! Artık maskeler düştü, halk en temel haklarını savunmaya mecbur olduğunu anladı ve demokratik haklarına sahip çıkarak hesap sormaya başladı.

Hak aramak, hukukî bir çerçeve çizmekle başlar. Bu çerçeve hem bireyi sisteme karşı korur hem de devletin emaneten verilen makamlarında yanlış iş yapılmasına mani olur. Cesur olmak lazım! Gölgesinden korkan insanların hak aramaları inandırıcı olamaz. Demokratik cesaret, gerçek manasıyla sivil toplum olmayı gerektirir; yani bağımsız, özgürlükçü. Hukuka saygılı kalmak şartıyla herkesten hesap sorma hakkının milletimizde olduğunu unutmamak gerekiyor. Herkes millet karşısında şeffaf olmak, ona hesap vermek, onun hukukî taleplerine makul yaklaşmak zorunda. Çünkü toplum artık hem haklarını talep etme cesaretine kavuşmuştur hem de hesap sorma yeteneğine. Buradan geriye dönüş imkânsız artık...


Bu nasıl baro?

Ergenekon soruşturmasına sınırsız destek veren (ya da öyle bir görüntü arz eden) İstanbul Barosu'nu Genç Siviller hafta içinde bir pankartla karşıladı. CHP'lilerle kol kola yürüyen Barocular, pankartı görünce öfkeye kapılmış. Çünkü afişte 'Darbeci Baro, Taksim'e hoş geldin' yazıyordu. Eylemci Baro elemanları az daha Genç Siviller'i linç edecekti. Aslında Barocular boşuna kızıyor; toplumdaki algı bundan çok da farklı değil. Ve maalesef bu algının sebebi bizzat bu Baro'nun yöneticileridir.

Mesela bu nasıl bir avukatlar topluluğudur ki; meslek liseleri öğrencilerini mağdur eden katsayı uygulamasına son verildiğinde kararın bozulması için Danıştay'a başvurur? İnsanlar arasındaki eşitlik hukukun evrensel ilkesi olmasına rağmen Baro niçin böyle işlere ideolojik ve yasakçı bir çerçeveden bakar; anlamak mümkün değil. Üstelik bunu Sabih Kanadoğlu'nun nasihatleri sonrasında yapar. Daha da kötüsü, Baro Başkanı olacak kişi kalkıp 'Eşitlik, eşit insanlar arasında olur' diyerek büyük bir insanlık suçu işledi. Sırf bu cümle bile hukukun canına okuyan bir zihniyetin dışa vurumudur...

Sabıka çok ama birkaç tanesini hatırlatmak isterim: Bu nasıl bir Baro ki yasal dinlemelere karşı çıkar da illegal bir yolla başbakanlar dinlendiğinde suspus olur? Bu nasıl Baro ki Ergenekon sanıklarından Hurşit Tolon'a, Levent Ersöz'e, Arif Doğan'a verdiği ilginç destekten dolayı sürekli eleştiri almaktadır? Bu nasıl Baro ki darbecilerin yargılanmasını istediği için HSYK tarafından mesleğinden atılan ama Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından haklı bulunan eski Savcı Sacit Kayasu'ya avukatlık yaptırtmıyor? Kayasu'nun avukatlık talebine karşı çıkan ve üyelerinin bu konudaki taleplerine kulak vermeyen Baro yöneticilerinin 12 Eylül darbesine destek veren tavrını meslek örgütüyle telif etmek mümkün mü? Bu nasıl Baro ki Ergenekon soruşturmasıyla ilgili bir rapor hazırlatıyor; bu raporu Ergenekon zanlısı Levent Ersöz'ün avukatına yaptırtıyor? Bu nasıl Baro ki Ergenekon örgütünü ve bu örgütün Danıştay saldırısını deşifre eden Osman Yıldırım adlı zanlıya Ergenekon avukatını göndererek büyük bir skandala imza atıyor? Bu nasıl Baro ki AİHM'deki başörtüsü davasına devletin yanında müdahil olarak katılmış, yasağın savunucusu olmuştu?

İstanbul Barosu maalesef sivil bir görüntü vermiyor. 'Darbeci Baro' denmesi Baro yönetiminin yürüttüğü politikaların ürünüdür. Algı budur! Çünkü İstanbul Barosu ısrarla yasakçı ve derin safta yer alıyor; böyle bir hava oluşturuyor. Stajyer avukatların 'Staj Eğitim Merkezi'ne başörtüsü ile girmesine yasak getiriyor, Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılmasına karşı çıkan paneller düzenliyor, AK Parti'nin anayasa değişikliği için yürüttüğü çalışmalara anlamsız ve ölçüsüz bir şekilde karşı çıkıyor, Ergenekon soruşturmasında olayları çarpıtarak nakleden ve aşırı siyasî tutumundan dolayı kurucusu olduğu YARSAV'a başkan bile seçilemeyen bir savcıyla sürekli dirsek teması kuruyor...

Genç Siviller boşuna tepki vermedi İstanbul Barosu'na. Aslında baro üyelerinin önemli bir yekûnu yapılanları onaylamıyor. Diğer baro yönetimleri İstanbul'daki ideolojik tavrı ayıplıyor. Ve en önemlisi halkın Baro'ya karşı sabrı taşıyor. Avukatların bir araya geldiği bir kuruluşta darbe yanlısı bir görüntünün izahı yok. Bunu İstanbul Barosu bir an önce düzeltmek zorunda. Aksi takdirde her gittikleri alanda Genç Siviller onları bekliyor olacak. Değişen Türkiye, bunu söylüyor...

Friday, November 20, 2009

Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş dinlemenin illegal olduğuna bakmaksızın kaseti aldı - çözümünü kendisi yaptı ve 'ek delil' diye mahkemeye yolladı


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=917977&title=10-yil-once-10-yil-sonra-dinleme-skandali


Mustafa Ünal , Zaman


10 yıl önce 10 yıl sonra dinleme skandalı


Tarih, 1999'un ilk yarısı. Necmettin Erbakan'ın lideri olduğu Refah Partisi kapatılınca yerine Recai Kutan'ın başkanlığında Fazilet Partisi kuruldu.

Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş 'eski partinin devamıdır' diyerek Anayasa Mahkemesi'ne yeni bir dava açtı. Başsavcı Fazilet'in de Refah gibi temelli kapatılmasını istedi. Anayasa Mahkemesi Başkanı da tanıdık bir isim; Ahmet Necdet Sezer.

O günlerde Ankara siyaseti son derece sıkıntılı, listeye giremeyen milletvekilleri küskünler hareketi başlattı, giderek büyüdü, adı ve tarihi konan seçimin iptal edilme riski belirdi. Anlayacağınız, siyasetin üzerinde kara bulutların dolaştığı yıllar.

Kapatma davası sürerken Başsavcı Vural Savaş mahkemeye içinde kaset ve tutanakların bulunduğu 15 zarftan oluşan ek deliller sundu. Bunların arasında 'tele belge' diye kayıtlara giren bir dosya dikkat çekiciydi. Bu, eski Başbakan Necmettin Erbakan'la Fazilet Partili Meclis Başkan Vekili Yasin Hatipoğlu arasında geçen telefon konuşmasının deşifresiydi. Konuşmada ne vardı? Erbakan, Hatipoğlu'na Meclis yönetimi için küskünler lehine bazı telkinlerde bulunuyor. Başsavcı, Hatipoğlu yasaklı Erbakan'la ilişki içinde olduğuna göre 'FP, RP'nin devamıdır' demeye getiriyor.

Vural Savaş, kaseti, ismini açıklamak istemeyen bir vatandaşın kendisine verdiğini söylüyordu.

Anayasa Mahkemesi'ne gönderdiği yazıda şu notu düşmeyi de ihmal etmedi: 'Kaset, soruşturma ve kovuşturma organları tarafından elde edilmediğinden CMUK'un 254. maddesi gereğince mahkemenize delil olarak sunulmasında ve hükme esas alınmasında mahzur bulunmamakla birlikte haberleşmenin gizliliği ihlal edilerek, başka bir deyişle hukuka aykırı şekilde elde edildiğinden kasetin çözümü bizzat Vural Savaş tarafından yapılmış olup konuşma metninden yalnızca raportörün, mahkeme üyeleri ve davalı partinin avukatlarının bilgilendirilmesinin daha uygun olacağı kanaatindeyiz.'

Erbakan'la Hatipoğlu'nun arasındaki telefon konuşmasının dinlenmesi bir mahkeme kararının sonucu değil. Erbakan yasaklı siyasetçi, Hatipoğlu milletvekili, aynı zamanda Meclis oturumlarını yöneten isimlerden biri, legal olarak dinlenmesi olanaksız. Dinlemenin illegal yapıldığı çok açık... Peki dinleyenler kim? Kaseti delil diye Savaş'a getiren sade bir vatandaş mı? O yıllarda telefon dinleme teknolojisine sahip kaç Türk vatandaşı var acaba?

Yargıtay Başsavcısı Savaş dinlemenin illegal olduğuna bakmaksızın kaseti aldı, çözümünü bizzat kendisi yaptı ve 'ek delil' diye mahkemeye yollayabildi. Dinlemeyi hangi vatandaşın yaptığı ne araştırıldı, ne soruşturuldu. Olayın o yönü karanlıkta kaldı, yıllar geçmesine rağmen aydınlanamadı. Kamuoyunun tepkisi mi? 28 Şubat'ta coşan yargı sessizdi, barolar yürüyüş falan yapmadı, medyada dinlemeye karşı kampanya olmadı.

FP yönetimi ve medyanın sadece bir bölümü 'bu skandaldır' diyerek olayın üzerine gitti ama hiçbir sonuç alamadı. Ne dinleyen ortaya çıkarılabildi ne de Vural Savaş 'hata' olduğunu kabul etti. Eğer o gün illegal dinlemeye yargısıyla, barosuyla, medyasıyla, siyasetçisiyle sert tepki konabilseydi bugün 'telekulak' skandalları herhalde bu noktaya gelmezdi.

10 yıl sonra... Yargıtay Başsavcısı koltuğunda Vural Savaş'ın yerine Abdurrahman Yalçınkaya oturuyor. O da tıpkı selefi gibi parti kapatma davalarıyla tanındı. Yalçınkaya, kimi yargıçların dinlendiği haberleri üzerine bir meslektaşımıza AK Parti hakkında inceleme başlattığını açıkladı. Nedense sessizliğiyle maruf olmasına rağmen bu çalışmasını kamuoyuna duyurma gereği hissetti. Yargıtay Savcısı Ömer Faruk Eminağaoğlu gibi bazı yargı mensuplarının mahkeme kararıyla dinlendiği sır değil.

10 yıl önce bir başsavcı illegal dinlemeyi kapatma davasına delil olarak sunarken 10 yıl sonra aynı koltukta oturan bir başka başsavcı legal dinlemeler yüzünden bir parti hakkında kapatmak amacıyla inceleme başlatıyor. Hukuk devleti olma yolunda ileriye mi gittik, geriye mi? Yoksa aynı yerde mi sayıyoruz?.. Cevabı siz verin.

m.unal@zaman.com.tr

20 Kasım 2009, Cuma

Wednesday, November 18, 2009

ZZ_Haber - Psikolojik savaşın en önemli ayağı yargı ve üniversiteler


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=917045&title=psikolojik-savasin-en-onemli-ayagi-yargi-ve-universiteler


Psikolojik savaşın en önemli ayağı yargı ve üniversiteler


Meçhul subayın üçüncü mektubunda yer alan belgeler Türkiye'de psikolojik savaşın tüm unsurlarının hayata geçirildiğini gözler önüne serdi.

Toplumu yönlendirme ve biçimlendirme faaliyetlerinin en önemli ayağı ise yargı ve üniversiteler. 'Faa. çiz.23.10.Selvi' isimli dosyada yer alan bilgilere göre, askerlerin yargı organları ve üniversitelerin etkinliklerine üst düzeyde katılması isteniyor. Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının üniversite yönetimleri ve üst düzey yargı organları ile yemek, tören, kutlamalar, resepsiyonlar, resmi ve gayri resmi ziyaretler gibi vesilelerle sürekli irtibat halinde olması talep ediliyor. Bu kişilerin TSK görüşleri paralelinde bilgilendirilmesi gerektiği vurgulanıyor.

Birliklere gönderilen emirlerde, uygun nitelikli vakıf, dernek veya üniversiteler tarafından 'ılımlı İslam', 'TSK'nın Türk toplumundaki yeri', 'Anayasa ve askerî yargı' gibi konularda düzenlenecek seminer veya sempozyum gibi etkinliklere destek verilmesi gerektiği belirtiliyor. Psikolojik harekât çerçevesinde Başkent, Ankara, Gazi, Bilkent gibi üniversiteler ile 21. Yüzyıl Vakfı, Vakıf 2000, Atatürkçü Düşünce Derneği, Kemalist Atılım Birliği, ASAM, Uğur Mumcu Derneği gibi vakıf ve derneklerce yapılan uygun nitelikli seminer, konferans ve sempozyum gibi etkinliklerin takip edilmesi ve organizatörler ile temasa geçilmesi öngörülüyor.

SEMİNERLERE MADDİ YARDIMDA BULUNUN

Belgelerde seminer ve sempozyum gibi etkinliklerin kamuoyuna daha güçlü olarak duyurulabilmesi amacıyla organize eden kuruluşa dolaylı ve örtülü olarak maddi yardım yapılacağı kaydediliyor. Parasal yardımın Emekli Subaylar Derneği ve ADD gibi kuruluşlar üzerinden sağlanacağı karara bağlanıyor. TSK, üniversiteler ve sivil toplum örgütlerine de maddi yardım vaat ediyor. Belgede, "Bu kapsamda seminer düzenlenecek. Kamuoyunda güçlü etki yaratacak bir seminerin toplam maliyeti 100 ila 200 bin lira, destekleme maliyeti 50 ile 80 bin lira arasında değişebilecektir." deniliyor.

ÜNİVERSİTELERE ISMARLAMA ANKET

Belgelerde anket çalışmalarından sıkça bahsediliyor. Anketlerin 'kamuoyu yaratma gücüne sahip bulunan' bir araştırma şirketine yaptırılması, araştırma danışmanları olarak da 'kamuoyu yaratma gücüne sahip kişiler'in kullanılması isteniyor. Bu kişiler arasında Emre Kongar, Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Prof. Dr. İlber Ortaylı, gazeteci Bekir Coşkun, gazeteci Ece Temelkuran gibi isimler yer alıyor. Araştırma şirketi veya danışman olarak öncelikli olarak Başkent Üniversitesi, Süleyman Demirel Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi öneriliyor.

TSK'nın yeni anayasa çalışmalarına da ilginç yöntemlerle katıldığı belirlendi. '1. Ek Eylem Planı' adlı belgede "Yeni anayasa hazırlama çalışmalarında TSK'nın önceliklerinin çalışmalara yansıması, millî değerlerin Atatürkçü düşünce sisteminin ve Cumhuriyet'in kazanımlarının korunması maksadıyla; çeşitli vesileler ile yargı birimleri, üniversiteler ve etkin sivil toplum örgütleri (STÖ) tarafından düzenlenen bilimsel toplantılara katılım sağlanarak TSK görüşlerinin kamuoyuna ve ülke yönetiminde etkin olan kişi ve kurumlara iletilmesi temin edilecektir." ifadeleri yer alıyor.

Silahlı Kuvvetler mensuplarının her fırsatta üniversite yöneticileri, sivil toplum örgütleri (STÖ), sanatçılar ve basın mensupları ile temasta olması istenirken şu talimat veriliyor: "Zafer Haftası, seminer ve tatbikat gibi etkinliklerden istifade ile bahse konu kişi ve kuruluşlarla iletişim kurulacak. TSK ile benzer yaklaşımları paylaşanlarla bu iletişim sürekli hale getirilecektir."

"2. EK-A Lahika-1 Faaliyet Çizelgesi" adlı raporunda yapılacak çalışmaların yöntemleri belirlenmiş. Buna göre izlenecek strateji şöyle: "Kamuoyu oluşturma gücüne sahip bulunan üniversiteler, üst yargı organları başkanları, basın mensupları, sanatçılarla temasın muhafaza edilmesi suretiyle, bu kişilerin TSK ile aynı paralelde hareket etmeleri sağlanmalıdır."

28 ŞUBAT SÜRECİNDE BRİFİNG VERİLDİ

Yargı ve üniversiteler 28 Şubat süreci ve sonrasında kritik roller üstlendi. Genelkurmay Başkanlığı, 10 Haziran 1996'da yargı mensuplarına 'İrticai faaliyetler ve yeşil sermaye' konulu brifing verdi. Bu süreçten sonra açılan bazı davaların Genelkurmay II. Başkanı Org. Çevik Bir'in emriyle açıldığı belirlendi. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman'ın bazı rektörlerle görüştüğü ortaya çıktı. Bu görüşmeden sonra üniversite açılışları hükümete sert mesajların gönderildiği platforma dönüşmüştü. Anıtkabir'e yürüyen rektörlerin 'ordu göreve' pankartı açması ise kamuoyunda uzun süre konuşuldu.

TSK; yakışıklı spiker ve güzel sunucularla imaj düzeltmenin peşinde

Psikolojik savaşa tepkiler çığ gibi

Can Paker (TESEV Başkanı)

Bu kadar basit iftiralara sığınıyorlarsa durum çok vahim

Ben bu tarz iftiraları ve fişlemeleri küçümsüyorum. Türkiye'de konuşulması bile sıkıntılı olan meseleler üzerine sosyolojik bilgi üretimi yapıyorsanız, bunları göze almanız lazım zaten. Bilgi destek birimlerinden çıkan şeyler bu kadar basit iftiralara dayanıyorsa durum çok vahim demektir. Biz her yaptığımız çalışmayı kamuyla paylaşıyoruz. Zaten, amacımız kamuoyu algısını etkilemek. Buna rağmen, masa başından oturup da "TESEV tehlikelidir" demenin izahı yok. Demek ki, ülke güvenliğini sağlayan strateji birimlerinin Türkiye'deki sosyoloji birimlerinden haberi yok. Bu raporları hazırlayan, bu fişlemelerin yapılmasını sağlayanların Türkiye'yi anlamadığını düşünüyorum. Onlara TESEV raporlarını okumalarını tavsiye ediyorum.

Orhan Miroğlu (Taraf Gazetesi yazarı)

TSK içindeki cuntacılar, kendi milletine düşmanlık besliyor

Türkiye'nin il il fişlenmesi, ordu içindeki bir düşüncenin kendi yurttaşlarına karşı güvensizlik duymasını, adeta düşmanlık paranoyası yaşamasını işaret ediyor. Demek ki, siyasi konjonktür nasıl olursa olsun, ordunun her daim darbeye hazır tutulması sağlanmış. Toplum her zaman andıçlanmış, her zaman fişlenmiş. Yeni bir şey değil bu ayrıca. Psikolojik Harekât Dairesi'nin bunun arkasındaki birim olması bize tarihteki örnekleri hatırlatıyor. 1 Mayıs katliamından Madımak'a kadar bütün bu kanlı eylemlerin arkasında bunu görebiliriz. İhbar mektubunun gelmesi, ordu içerisinde bir hesaplaşmanın yaşandığını müjdeliyor. Yani artık bu tarz faaliyetlerin bitmesini isteyen ciddi, güçlü bir kesim var. Hükümetin görevi, sürecin arkasında durmaktır.

Mehmet Altan (Star Gazetesi Başyazarı)

Artık entrika ve hileyle üstünü örtemeyecekler

TSK içindeki cuntacılar, Türkiye'yi hafife alıyor. Bunu değişik kombinasyonlarla sürdürüyor ve dövüşlerine devam ediyorlar. 'Ortada bir belge yok' savunmasıyla Türk halkına ikinci bir Şemdinli vakası yaşatmak istiyorlar. Yeni belgeler bunun mümkün olmayacağını cuntacılara da Şemdinli zihniyetiyle hareket edenlere de gösteriyor. Sonunda fiili bu işlere bulaşmış insanlar çıkıp konuşacak. Zorla, kaba kuvvetle, güçle, entrika ve hile ile bu işlerin üstünü örterim anlayışı bugünkü Türkiye için geçerli değil. Bu en son Şemdinli'de yaşandı. Hükümet Genelkurmay Başkanı'nı görevden almalı. Çünkü direniyor. 'Cuntaya dokundurtmam' zihniyeti demokratik düzene isyandır.

Oral Çalışlar (Radikal Gazetesi yazarı):

TSK içindeki cuntacılar bu kez tasfiye edilmeli

Artık metinleri tek tek değerlendirmek anlamsız hâle geldi. Bütün bir süreç, ülkedeki darbe geleneğini açıkça ortaya koyuyor. Darbelerden dolayı ülkenin çok ciddi sıkıntılar yaşadığı, zarar gördüğü belirginken, bu girişimler üzücü. Ergenekon davası için üç ya da dört sene önceki olayları ortaya çıkarıyor gibi eleştiriler geliyordu. Bu belgeler hâlen görevdeki isimlerin ifşasını yapıyor. Bu isimlerin artık sorgulanması, yargılanması ve bir daha darbe teşebbüsü yapamayacak şekilde cezalandırılmaları demokrasimiz için kesin bir önem arz ediyor. İhbar mektuplarının gelmesi de ordu içinde vicdanı sızlayan, bu girişimlere dur demek isteyen asker ve subayların varlığına işaret eder ki çok değerlidir.

Turgay Oğur (Genç Siviller kurucusu):

TSK'ya göre devlet dışı örgütlenme potansiyel düşman

Dünyada her devletin bir ordusu var. Bizde ise ordunun bir devleti var. Ordumuz eski model bir devlettir. Bu nedenle devletin, devlet dışı her türlü örgütlenmeyi potansiyel düşman olarak görmesi normaldir. Normal olmayan, bazılarını müttefik olarak görmesidir. AKUT, TEMA, ÇYDD ve ADD'lere artık sivil toplum kuruluşu (STK) denilemez. Onlar STK olarak anılmaya devam ederse Genç Siviller'in devekuşu yumurtası olmasını tercih ederim.

Kemal Çelik (Alevi Kültür Dernekleri Adana Şube Başkanı)

Alevilerin fişlenmesi insanlık dışı, lanetliyoruz

Cemevleri ve dedelerin fişlenmesi insanlık dışı bir uygulama. Lanetliyoruz. Bu tür fişlemeler eskiden beri yapılıyor ancak şimdiye kadar sesimizi duyuramadık. Bu belgeye kimse sessiz kalmamalı. Bu tür girişimler Türk demokrasisine zarar veriyor. Uzantıları 12 Eylül darbesini yapanlara kadar dayanan Ergenekon sanıkları yargı önünde hesap vermeli.

ZAMAN

FATMA TURAN GÖKSEL GENÇ İSTANBUL

18 Kasım 2009, Çarşamba

Tuesday, November 17, 2009

ZZ_Haber - Recep Tayyip Erdoğan : Önce yargı mensupları mahkeme kararlarını tanımalı


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=916530&title=once-yargi-mensuplari-mahkeme-kararlarini-tanimali


Recep Tayyip Erdoğan : Önce yargı mensupları mahkeme kararlarını tanımalı


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 'yargıda telekulak' iddialarıyla ilgili olarak, "Dinleme kararlarının altında mahkemelerin imzaları var." hatırlatmasını yaptı.

Bu nedenle yargı mensuplarının öncelikle kendilerinin mahkeme kararlarına saygılı olması gerektiğini belirtti. Buna karşılık kendisinin yıllarca mahkeme kararı olmaksızın dinlendiğini kaydederek aynı yargı mensuplarının buna sessiz kalmasına dikkat çekti.

Başbakan Erdoğan, 4. Özür-lüler Şûrası'nın açılışının ardından gazetecilerin gündeme ilişkin sorularını cevapladı. Başbakan, şahsı ile ilgili ortaya çıkan dinleme olayına atıfta bulunarak şu açıklamayı yaptı: "Beni de hiçbir mahkeme kararı olmadan, farklı yerden, kimlerin olduğu tabii çıkacak ortaya, dinledikleri ortaya çıktı. Yargının mensupları da şimdi bunu itiraf ediyorlar, 'evet' diyorlar, 'Bu ülkede başbakan dinlendi'. Tüm bu gerçekler ortada iken nasıl olur da kalkıp benim partimle ilgili böyle bir yakıştırmayı yaparlar? Bunu çok çirkin bulurum. Hukuk dışında herhangi bir şey söz konusu olamaz." Erdoğan, yargıda telekulak iddialarının AK Parti'ye yönelik yeni bir kapatma davasına gerekçe olup olmayacağı sorusuna, "Bu konuda bana ulaşan herhangi bir şey yok." karşılığını verdi.

Erdoğan'a, CHP'li Kemal Kılıçdaroğlu'nun, CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen'e yaptığı istifa çağrısı da soruldu. Öymen'in ilk açıklamalarının arkasında durduğunu hatırlatan Erdoğan, "Yani battıkça battığının açıkça net uygulamasıdır. Bu, tabii, CHP ve zihniyetinin bugüne kadar olan tutarsız yaklaşımlarının en açık, net ifadesidir. Bunlar şecaat arz ederken sirkatin söylemişlerdir." yorumlarını yaptı.

YUSUFÇA'DAN BAYKAL'A CEVAP

Başbakan, Burdur'un Gölhisar ilçesine bağlı Yusufça beldesinde yapılan seçimleri de değerlendirdi. Seçimden bir gün önce CHP lideri Deniz Baykal'ın beldeyi ziyaret ederek 'demokratik açılım' konulu bir konuşma yaptığını hatırlatan Erdoğan, şunları kaydetti: "Sayın Baykal konuşmasında bana cevap verilmesini istedi. Ama gördüğünüz gibi yüzde 47 küsur oyu AK Parti aldı. Ben bir genel başkan, bir başbakan olarak Yusufça'ya gitmedim. Ama kendileri bütün çevredeki belediye başkanlarının hepsini de yanına alarak Yusufça'ya gittiler. Onlar da yüzde 20 ile üçüncü parti oldular. Benim halkımın kimi nasıl değerlendirdiğini çok açık ve net görüyoruz. Milletim gereken dersi her zaman her yerde kendilerine verir."

ANKARA

ZAMAN

17 Kasım 2009, Salı

Monday, November 16, 2009

TiB'de inceleme yapan hâkim de Ergenekon'dan soruşturma geçiriyor


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=916232&title=tibde-inceleme-yapan-h%E2kim-de-ergenekondan-sorusturma-geciriyor


TiB'de inceleme yapan hâkim de Ergenekon'dan soruşturma geçiriyor


Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB)'nda devam eden soruşturmaların kayıtlarını kopyalama yönünde bilirkişi incelemesi yaptırtan Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi Hâkimi Hayri Keskin hakkında ilginç bir bilgi ortaya çıktı. Keskin'in Ergenekon soruşturması kapsamında elde edilen deliller üzerine haklarında soruşturma izni verilen 56 hâkim ve cumhuriyet savcısı arasında yer aldığı belirtildi.

Adalet Bakanlığı'nın soruşturma izni sonrası Hâkim Keskin de mahkeme kararı üzerine TİB üzerinden dinlendi. Aynı soruşturmada Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz ile Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) Başkanı ve Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Ömer Faruk Eminağaoğlu hakkında meslekten ihracın yanı sıra ceza davası için iddianame düzenlenirken, Keskin hakkındaki soruşturmanın sürdüğü öğrenildi. Üç ismin TİB'in harddisklerini kopyalayarak neye ulaşmak istedikleri konusunda farklı iddialar dolaşıyor. Bu isimlerin kendileriyle ilgili kayıtları ele geçirip, haklarında dinleme kararı veren hâkimleri öğrenerek, soruşturmaları sonuçsuz bırakmayla sonuçlanacak şekilde karar ve girişimlerde bulunmaları dikkat çekiyor.

Adalet Bakanlığı, Ergenekon soruşturması sürecinde savcıların hâkim ve savcılarla ilgili iddiaları göndermesi üzerine 56 hâkim ve savcı hakkında soruşturma izni vermişti. Bakanlık, Ergenekon savcılarından gelen evrakta ismi geçenler hakkında iddiaların açıklığa kavuşturulması ve delil elde edilmesi halinde soruşturmaya geçilmesi için 15 Nisan 2008 ve 5 Eylül 2008 tarihli bakan onayları ile izin verdi. Adalet müfettişleri de, kendilerine iletilen belgelerde yaptıkları incelemeler sonucunda, "Ergenekon terör örgütünün birçok kurumun yanı sıra yargıya sızma konusunda yoğun gayret gösterdiği" gerekçesiyle 56 hakim ve cumhuriyet savcısı hakkında telefonlarının dinlenmesini mahkemeden talep etti. Hakkında dinleme kararı verilen isimler arasında Kaçmaz, Eminağaoğlu ile Sulh Ceza Hakimi Keskin de bulunuyor.

Eminağaoğlu'nun yasa dışı dinlendiği iddiaları üzerine TİB'de bilirkişi incelemesi yapılması kararı veren Kaçmaz'ın yine soruşturma geçiren Hakim Keskin'i görevlendirmesi dikkat çekiyor. Keskin, incelemesi sırasında TİB yetkilisi tarafından engellendiği iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuştu. TİB Başkanı Fethi Şimşek ise engelleme iddialarını yalanlamıştı.

ZAMAN

METİN ARSLAN , ANKARA

16 Kasım 2009, Pazartesi

Hukukun canına okunurken

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=916178


Ekrem Dumanlı , Zaman , 16.11.2009


Hukukun canına okunurken


Yeryüzünde bizden başka yargının her gün tartışıldığı bir ülke var mı? Bu durumdan herkes bizar; özellikle de hukukçular.

Ancak kusura bakmasınlar, yargıyı siyasi kavganın tam göbeğine yerleştirenler de maalesef bazı yargı mensupları. Öyle bir görüntü veriyorlar ki bu ülkede bazı yargı mensuplarının cuntacılarla dayanışması; hatta suç ortaklığı olduğuna dair kamuoyunun kafasında onlarca soru işareti beliriyor. Başka bir ülkede yüz senede görülmeyen skandallara bu ülkede bir haftada rastlanması meselenin sadece bir imaj değil; aynı zamanda somut verilere dayanan bazı sıkıntıların olduğuna dair endişeleri artırıyor.

Sadece bu hafta yaşanan ve yargı üzerinden sürdürülen tartışmalara göz atmak kâfidir. Topluma ve siyasete tuzak kuran bir cunta eylem planında ıslak imzası tespit edilen Albay Dursun Çiçek, yaklaşık yirmi günlük direnişten sonra sivil yargının huzuruna çıktı. Ve tabii ki tutuklandı. Zira, daha önce de yargı huzuruna çıkarılmış, yine tutuklanmıştı. O zaman belgenin fotokopi olduğu söylenmiş, Albay 18 saat sonra serbest bırakılmıştı. Belgenin orijinali bir ihbar mektubuyla Ergenekon savcılarına ulaşınca ve üstelik Adli Tıp bu belgede 'İmza Çiçek'in elinin ürünü' deyince Albay'ın yeniden ifade vermesi şart olmuştu. Beyefendi uzun zaman gelmedi. Belgeleri imha etmekle suçlanan erler bile uzun zaman gönderilmedi. Genelkurmay, ihbar mektubunda iddia edilen belgelerin imha edildiği güne dair kamera kayıtlarını da mahkemeye vermedi. Her neyse... Çiçek bu sefer de 43 saat sonra serbest bırakıldı. Neden? 'Kaçma şüphesi olmadığı için'miş.

İtalyan savcı uyarmıştı...

Maalesef bu serbest bırakma kararı, 'Yargı ile bazı cuntacılar arasında bağ mı var?' sorusunu; hatta 'Bazı derin yapılar yargı tarafından kollanıyor mu?' şüphesini artırmıştır. Zaten bu nedenle de gazetelerin önemli bir kısmı bu tuhaf karara bir anlam verememiştir. Milliyet'in 'Çiçek Taksi' demesi boşuna değil. Radikal'in 'Uğrayıp çıktı' demesi de. 'Fotokopiden 18 saat yattı, ıslak imzadan 43 saat' başlığı, olayın vicdanlarda bıraktığı bir ize tekabül ediyor. Açıkçası onca delile karşın verilen bu karar adalete duyulan güveni bir kere daha yerle bir etmiştir.

Kamu vicdanı şu soruyu soracaktır: 'Bir adamın bu kadar somut delile rağmen ısrarla serbest bırakılmasının arkasında ne var?' Bu soruya verilecek muhtemel cevap(lar) adalet mekanizmasını zir ü zeber edecek vahim çıkarımlara sebep olmaktadır. Ortaya çıkan imaja göre insanlar ya diyecek ki 'Adalet sistemi sivile ayrı, asker kişilere ayrı işletilmekte ve subaylara imtiyazlı davranılmakta'. Veya diyecektir ki: 'Bu Dursun Bey öyle bir kilit yerde duruyor ki burası çözüldüğünde bütün cunta çalışmaları art arda çözüleceği için buraya özel bir yığınak yapılmakta ve hukukun canına okumakta beis görülmemektedir.'

Dursun Çiçek'i tanımıyoruz ki hadiseye özel bir husumet olarak bakılabilsin. Konu zaten bir şahsın tutuklu mu serbest mi olması da değil. Konu şu: Toplumun bütün kesimlerine fiilen tuzak kuran bir belgenin orijinalinde ıslak imzası yakalanan ve Adli Tıp'ın 'imza elinin ürünü' dediği bir belgeye rağmen bir adam nasıl oluyor da bu kadar kollanabiliyor? Yargı bir kez daha ağır yara aldı. Çünkü yine işin içinde son HSYK kararları var, yine bir baskı havası seziliyor, yine özel bir iltimas imajı ortaya çıktı...

Hafta içinde komedi filmlerine taş çıkartacak bir yargı tartışması daha yaşandı. YARSAV isimli bir örgütte hem başkanlık yapan hem de boş kalan zamanlarında (!) savcılık görevine devam eden Ömer Faruk Eminağaoğlu ile hemen her kararı nerdeyse buram buram siyaset kokan Sincan Hâkimi kafa kafaya vererek TİB'e baskın yapacak sürece imza attı. Baskının ardından da bazı medya kuruluşlarına özel servisler başladı. Neymiş; yargı yargıyı dinliyormuş. Yeni bir şey değil ki bu! Öteden beri bir yargı mensubundan bir soruşturma sırasında şüphe duyulursa dinleme yapılır. Kaldı ki Ergenekon davası ile bazı hâkim ve savcıların ilişkisine dair çok sayıda kayıt çıktı ortaya. Ergenekon zanlılarına 'Bir emrin var mı ağabey?' dendiği tespit edilmedi mi? Bir yazarı sorgularken Vatansever bilmem ne birliği başkanı olan, şimdi de Silivri'de tutuklu bulunan zanlıyı odasına alan ve bu ortaya çıktıktan sonra emekliliğini isteyip noterlik yapmak için kollarını sıvayan savcılar çıkmadı mı bu süreç sırasında? Aynı savcılar, içinde Ergenekon kelimesi geçiyor diye yüzlerce dava açmadı mı gazetelere? Dahası, adam hem savcılık yapıyor hem dernek başkanlığı. Tamam, bu bile anlaşılır; ama Ergenekon zanlılarının adeta avukatlığını yaparak onlara ifade verirken nasıl davranılacağını anlatıyor. Durum budur! Maalesef bazı yargı mensupları ile bazı derin yapılar arasında fiilî işbirliği olduğuna dair açık şüpheler vardır. Hal böyleyken 'Vay be yargıyı dinliyorlarmış' demek mi doğru 'Vay be yargı mensuplarından bir kısmı örgütlere destek veriyormuş' demek mi? Hem dünyadaki tecrübelerle sabit ki derin örgütler ve organizeler yargıdan yandaş bulunmadıkça ayakta duramaz. Hatırlayın İtalya'da Gladyo'yu çökerten efsane savcı Felice Casson en büyük engellemeleri yargıdan gördüğünü ifade etmişti. Dolayısıyla somut bir kuşku sebebi varsa soruşturmayı yürütenler, hukuki süreci işletir, yargı yoluyla (yargı mensubu da olsa) dinler; bu illegal bir şey değildir...

Telekulak kocakulak derken asıl soru unutturuldu

Kaldı ki TİB, bizzat dinleme yapılan bir yer değil; jandarma istihbaratın, polis istihbaratın ve Milli İstihbarat'ın dinleme mekanizmasındaki bürokratik kayıtlarının tutulduğu, usule uygun dinleme yapılmasının denetlendiği bir birim. Olsun! Bazılarının umurunda değil; onlara göre 'herkes dinleniyor!' diye yaygara koparılması bütün gerçeklerden daha önemli. Bu mesajı yaymak için kuyruğa girmiş medya mensupları da olduğuna göre çadır tiyatrosu kurmamak için hiçbir sebep yoktu ve nitekim öyle oldu. Bazı medya kuruluşları da (özellikle kendini objektifmiş gibi gösteren ama Ergenekon'un borazanı haline gelen bir haber kanalı) bir yanlış algıya çanak tuttu. Telekulaktı, kocakulaktı derken asıl soru unutuldu: Niçin bazı yargı mensuplarının dinlenme talebi ortaya çıktı ve hangi somut bulguya binaen dinleme talebine hâkimler 'evet, dinleyebilirsin' cevabını verdi?

Yargının aldığı pozisyon ve verdiği tartışmalı kararlar nedeniyle siyasetin içinde bu kadar müdahil görüntü vermesi (bazı yargı mensuplarının umurunda olmasa bile) büyük yaralar açmakta. Adalete güvenin bu kadar örselendiği ortamda bir de medya sorunu yaşanıyor. Maalesef bazı medya mensupları da cuntacılara açıktan, bazen de dolaylı yollardan, destek vermeye devam ediyor. Hal böyle olunca bu ülkeye demokrasinin tastamam yerleşmesi daha çok uzun süre alacağa benziyor. Bu vahim manzaraya rağmen hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki Türkiye, yörüngesine girdiği katılımcı ve çoğulcu demokrasiden geriye dönmeyecek. Dönemez de! Nasıl ki cuntacılık artık çağdışı kalmıştır; cuntalara çanak tutmak da çağın gerisinde kalmıştır...

Karar !


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=916414&title=karar


Karar!


...binaenaleyh sanığın her ne kadar, sözü edilen kişi ve kurumları, bazı kamu kurumlarının eleman, ekipman ve yasal otoritesini kötüye kullanmak suretiyle çökertmek,

tâbir-i âmiyâne ile işlerini bitirmek için kanunsuz evrak düzenlediği vesaire gibi incir çekirdeğini doldurmayan birtakım tırışka şeylerle itham edildiği tam olarak sübût bulmamış ve bu ithamların ciddi şeylerden olmaktan ziyade cumhuriyet'in çok güvenilir, çok saygıdeğer, çok prestijli kurumlarına iftira atmak, karalamak maksadıyla tertib edildiği istikametinde mahkememizce çok güçlü ve güvenilir bir kanaat hâsıl bulunmuş olmasına rağmen yüce mahkememiz yine de bulunduğu iddia edilen suç belgesini ve yan delilleri incelemeye almış, mütebahhiresine güvenilir ehlivukuf kişiler mârifetiyle yaptırdığı tahkikat neticesinde sözü edilen belgenin bünyesindeki rutubet miktarını ölçtürerek bahsekonu imzada yeterince ıslatıcı su bileşenine rastlanılmadığı tesbit edilmiş olmakla, mezkur ıslak imzalı belgenin yersen yoğurt içersen ayran kıvamında ve kararında, menşei meşkûk, mes'ulleri gaib, azmettirenleri mübhem, detayları bulanık, muhtevası karanlık bir vesika olduğu istikametinde son derece ciddi bir kanaat kesâfeti hâsıl bulunmuş olduğundan ve icabında her isteyen vatandaşın bir dolmakalem ve yazıcı tedarik edebileceği hususunda bir engel bulunmadığını anlaşıldığından mezkur belgenin otantikliği istikametinde vahim ve şiddetli şüphelerin varlığına kanaat getirmekle ve fakat maznunun imza nümûneleri arasında çelişik örneklere rastlanılması maznunun suiniyetine değil de insanoğlunun muhtelif zaman ve yerlerde değişen hâlet-i rûhiyesine binaen imzâsında muhtelif tebeddülâta rastlanmasının olağanlığına dair kara Avrupası hukukunda geliştirilen içtihadı nazar-ı itibare almak suretiyle maznunun, atılı cürmü işleyip işlemediği meselesinin değil bizzat bizim mahkememiz, dünyanın hiçbir babayiğit mahkeme heyetince isbatının mümkün olamayacağına ekseriyyet-i ârâ ile hükmolunarak meselenin esasına geçilerek sanığın esasen ilk tevkifi esnasında tam tamına 18 saat, 21 dakika 8 saniye, ikinci tevkifi esnasında ise 43 saat, 34 dakika ve 25 saniye mevkuf kalmak suretiyle cem'an 61 saat, 55 dakika ve 33 saniye tutuklu kaldığı, savcının raporundan anlaşıldığı için maznun hakkında her ne kadar deliller pek bir şeye benzemiyorsa da her ihtimâle karşı bir mikdar ceza tesisinde lâzım geldiği eşe dosta karşı izah zımnında lüzumlu göründüğü vechile sanığa, evrak tanziminden değil ama ilk duruşmasında mahkeme huzuruna kravatsız çıkması gözönüne alındığında cem'an 48 saatlik ufacık bir hapis cezası verilmesi münasip görülerek mahkûmun zaten tutukevinde kaldığı sürelerin infazı, yüce ve muazzez heyetimizce hükmolunan ceza ile mahsub edilerek şöyle böyle 13 saat fazla göründüğü için sanığın işbu dakikadan ba'de, sâniye sektirilmeksizin, derhal ve azami saygı gösterilip filarmoni mızıkası ile tahliyesine, ceza zaten infaz edildiği için sanığa atılan suçun ebediyyen, hava, kara, deniz ve jandarma mıntakalarında tamamen yok sayılmasına, takdir edilen cezanın sanığın siciline geçirilmemesine ve buna mukabil fazladan infaz edilen 13 saat için Adalet Bakanlığı bütçesinden, her saniyesine bin yüz milyon Türk Lirası takdir olunmak suretiyle tazminat itâsına ve tazminatın tahliye anına denk getirilmesine ve bu esnada çerden çöpten iddialarla mahkememizi meşgul ettikleri için müddei durumundaki kişi ve kuruluşların alenen te'dip ve ikazına ve bu bâbda maznûnun, kanunda yazılı süre zarfında temyiz hakkının mahfuz bulunduğuna kemâl-i hukuk ve nasfetle karar verildi.

Ahmet Turan Alkan

16 Kasım 2009, Pazartesi

Saturday, November 14, 2009

ZZ_Haber - 5 yıl önce teknik takibe takılan Yargıtay üyeleri görevi bıraktı


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=915667&title=5-yil-once-teknik-takibe-takilan-yargitay-uyeleri-gorevi-birakti




5 yıl önce teknik takibe takılan Yargıtay üyeleri görevi bıraktı



Ergenekon soruşturması kapsamındaki dinlemelere yüksek yargının gösterdiği tepki hukukçuları şaşırttı.

Hukukçular, dinlemelerde usulsüzlük görünmediğini ifade ederek, geçmişte telefon dinlemelerinde suç unsuru bulunduğu için görevini bırakmak zorunda kalan isimlere dikkat çekiyor.

Bu isimler arasında teknik takibe takılan eski Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya ile eski Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Başkan Vekili Ergül Güryel, görüşmelerdeki suç unsurları sebebiyle görevlerinden ayrılmak zorunda kaldı.

Yargıtay üyelerinin telefonlarının teknik takibe alınması işlemi ise ilk değil. Daha önce de Yargıtay başkanlığı yapmış olan Eraslan Özkaya ile HSYK ve Yargıtay üyesi Ergül Güryel'in telefon konuşmalarında suç işlediklerine dair önemli kanıtlara ulaşılmıştı. 'Neşter 2' isimli SSK'daki yolsuzluklara ilişkin soruşturma kapsamında HSYK Başkan Vekili ve Yargıtay üyesi Güryel ile Yargıtay üyesi Hüseyin Demirörs'ün, bazı davalarda hâkimler üzerinde nüfuz kullandıkları tespit edildi. Yargılama devam ederken sanıklardan HSYK Başkan Vekili Ergül Güryel'in oğlu avukat Cenk Güryel, dava dosyasında adı geçen 'şef'in babası olduğunu belirterek, "Ben babama hep şef derim." cevabını vermişti. Yargıtay 10. Ceza Dairesi Başkanı Şener Güngör, dava açılması istemi ile dosyayı Yargıtay 1. Başkanlar Kurulu'na gönderdi. Kurul, "Telefon görüşmelerindeki sözlerin, adı geçen Yargıtay üyeleri açısından yasal kanıt niteliği taşıyabilmesi için öncelikle Yargıtay Yasası uyarınca (46. madde) Yargıtay 1. Başkanlar Kurulu'nun bu dinlemeye izin vermiş olması gerekir. Aksi takdirde elde edilen bulgular 'yasal kanıt' niteliği taşımayacaktır." hükmüne varırken, suçlanan Yargıtay üyeleri hakkında dava açılmasına yer olmadığına karar verdi. Karar, hukukçular ve kamuoyu nezdinde tartışmalara sebep oldu. Dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Nuri Ok, "Başkanlar Kurulu bir yargı mercii değildir. Bu nedenle böyle bir karar vermiş olmasını yanlış buluyorum, dosya yeniden ele alınmalıdır." itirazında bulundu. Sonuçta Yargıtay üyeleri Disiplin Kurulu'na sevk edildi. Yüksek Disiplin Kurulu 8 Ekim 2004'te Demirörs'e uyarı cezası verirken, Güryel`i ise görevden çekilmeye davet etti. Karar gereği 40 gün içerisinde görevden alınması gereken Güryel, sürenin dolmasını beklemeden emekliye ayrıldı.

Yargıtay Başkanı'nın 'Çakıcı ilgisi'

Yargıtay başkanlarından Eraslan Özka-ya'nın adı ise kamuoyunda Alaattin Çakıcı-MİT ve Yargıtay üçgeninde tartışılan davaya karıştı. Çakıcı'nın yurtdışına kaçışıyla ilgili olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma sırasında Yargıtay Başkanı Özkaya'nın, Milas'taki kooperatif evinin inşaatını yapan müteahhit Hakkı Süha Şen ve MİT görevlisi Kaşif Kozinoğlu'yla Çakıcı davası üzerine görüşmeler yaptığı belirlendi. Özkaya'nın müteahhit Şen'e, Çakıcı davasının sonucu hakkında bilgi verdiğine ilişkin bazı telefon kayıtları gündeme geldi. İddialar üzerine Yargıtay Birinci Başkanlar Kurulu, yargı tarihinde ilk kez bir Yargıtay başkanı hakkında soruşturma başlattı. Başkan Eraslan Özkaya hakkında disiplin soruşturması ve dava açılmasına yer olmadığına karar verildi. Ancak Özkaya, karardan bir süre sonra emekliliğini istedi.

Dinleme kararlarında hiçbir usulsüzlük yok

Ahmet Gündel (Eski Yargıtay Savcısı): YARSAV Başkanı ve Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı'nın faaliyetleri yargı camiasında sıkıntı doğuruyor. İlgili mahkeme gerek görmüş ki, dinleme kararı vermiş. Şu aşamada bir usulsüzlük yok. Geçmişte Yargıtay bile yasalara uygun bir şekilde dinlendi. Suç teşkil eden durumlar varsa ve bu konuda gerekli koşullar oluşmuşsa talep üzerine mahkeme böyle bir dinleme kararı verebilir. Yargıtay'ın dinlenmesi için Yargıtay'dan özel bir karar çıkması gerekmiyor. Ana bina ve ek bina içerisinde Yargıtay üyelerinden başka, tetkik hakimler ve personel de var. Ayrıca Yargıtay üyeleri ile ilgili ağır cezalık suçüstü hallerinde genel hükümlere göre soruşturma yapılır. Aslında Sulh Ceza Mahkemesi'nin TİB'deki incelemesinin ardından gizlilik ihlal edilerek kimlerin dinlendiğinin kamuoyuna açıklanmasının üzerinde durulması gerekir.

HSYK, yargıçları baskı altına almak istiyor

Reşat Petek (Emekli Başsavcı): CMK'nın 135. maddesi, yasal dinlemeye imkan tanımaktadır. Adalet Bakanlığı'nın soruşturma izni vermesine bağlıdır. Diğer yandan masumiyet karinesince dinlenen herkesin suçlu olduğunu düşünmemek lazım. Fakat makamı ve mevkisi ne olursa olsun herkesin yasal uygulamalar karşısında eşit olmasının önemini vurgulamak gerekir. Yargıtay ya da Danıştay'ın telefonları dinlenemez diye bir şey yok. Burada soruşturma makam ya da kurumla değil, kişilerin kendisiyle ilgili yürütülür. Belirli makam sahiplerinin yasalar çerçevesinde nasıl dinleneceği bellidir. HSYK Başkan Vekili Kadir Özbek'in açıklamaları, yargıçların tayininde etkili olan bir kurumun, yargıçları baskı altına alması anlamına gelir. Resmen bir gözdağı anlamına gelir. CMK'nın 250. maddesinin değiştirilmesi için verilen yasa teklifi, bu anlamda Türkiye'nin bir hukuk devleti olması yolunda atılmış önemli bir adımdır.

Yargı kararıyla yapılan dinlemeye karşı çıkılmaz

Yakup Erikel (Hukuki Araştırmalar Derneği Onursal Başkanı): Dinleme konusu son günlerde gündeme gelen oldukça hassas bir konu. Her şeyden önce, kişinin özel yaşam alanlarının Anayasa'da güvenceye alındığını unutmamak gerekir. Dinlemeler yapılırken bunları göz önünde bulundurmak yerinde olacaktır. Dinlemelerin yapılabilmesi için ciddi delillerin olması lazım. Eğer dinlenecekler hâkim ve savcılarsa daha da dikkatli olunması gerekir. Mahkeme kararı ile yapılan dinlemelere elbette karşı çıkma durumunuz yok. Mahkeme yoluyla yasal çerçevede yapılan dinlemelerin gündeme gelmesi siyasi kavgadan kaynaklanıyor. Hukukta icraatlar yapılırken yararlı mı zararlı mı diye bakılır. Hangisi ağır basarsa onu yaparsınız.

YARSAV üyelerinden oluşan HSYK tutarlı değil

Gültekin Avcı (Eski Cumhuriyet Savcısı): Kaçmaz ve Eminağaoğlu için CHP ve bazı sivil toplum örgütleri ön plana çıktı. CHP, kusursuz bir iddianame hazırlayan Ferhat Sarıkaya'ya niçin sahip çıkmadı? Osman Kaçmaz ve Ömer Faruk Eminağaoğlu hakkında yürütülen idari soruşturmalar neticesinde Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na (HSYK) fezleke sunuldu. Şimdi HSYK'nın tutarlı hareket etmesi beklenir. Şunu da söylemek lazım ki; HSYK, içinde bu derece YARSAV üyesi ve mensubu varken nasıl tutarlılık gösterecektir?

'Örgütün başka bir yöntemle deşifre edilmesi mümkün değil'

Müfettişlerin, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin, Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz, YARSAV Başkanı Ö. Faruk Eminağaoğlu ve Bakırköy Basın Savcısı Ali Çakır hakkındaki dinleme kararının uzatılması talebinde şu gerekçeler yer aldı: "Ergenekon terör örgütünün birçok kurumun yanı sıra yargıya sızma konusunda yoğun gayret gösterdiğinin anlaşılması, bu konunun örgütsel temel belgelerde yer alması, örgütün gizli ve hiyerarşik bir yapıya sahip bulunması, çok katı disipline bağlı hücre yapılanmasının benimsenmesi ve sonuçları kamuoyunda infiale sebep olabilecek nitelikte eylemler gerçekleştirebilecek kadar tehlikeli olan örgütün, başka herhangi bir şekil veya yöntemle örgütün yapısının deşifre edilmesinin mümkün bulunmaması nedeniyle, aşağıda ismi geçen şahıslar hakkında daha önce alınan tedbir kararlarının sürelerinin uzatılması talep edilmiştir."

ZAMAN

BÜLENT CEYHAN , İSTANBUL

14 Kasım 2009, Cumartesi

ZZ_Haber - Albay Çiçek'i, HSYK'nın yeni atadığı hakimler kurtardı

Friday, November 13, 2009

Reşat Petek: Yargı üzerinde 28 Şubat'ın etkisi sürüyor



MEHMET GÜNDEM / GÜNDEMDEKİLER
16.02.2009 , Yeni Şafak


Reşat Petek: Yargı üzerinde 28 Şubat'ın etkisi sürüyor


28 Şubat'ın mağdurlarından eski cumhuriyet başsavcısı Reşat Petek; “Üst düzey yargıda 28 Şubat sürecinde verilen brifinglerin etkileri devam ediyor. Cumhuriyet savcıları kendilerini devlet olarak görüyorlar, hukukun üstünlüğüne inanmayanların sayısı çoktur. Ergenekon savcılarına yıpratma, yıldırma ve baskı sürecektir” diyor.


MEHMET GÜNDEM


Hukuk ister misiniz?

Bir ülkede hukuk olmazsa neler olur?

Hukuksuzluk adına her şey olur, insan onuru hak ve adalet adına ise hiçbir şey.

Bizde hukuk var mı yok mu?

Hem var hem yok?Yani nereye kadar hukuk var, nereye kadar hukuk yok?

Hukukun girmediği kapalı ve karanlık alanlarda hak ve adaleti kim, nasıl sağlar?

Kanun gücü ile hukukun üstünlüğü nerelerde bir tutulur da, kanun ve güç hukuku, hukuk sistemini, hukuk adamlarını kapı dışarı eder.

Türkiye uzun süre hukuk açısından karanlıkta kaldı, ne darbelerin, ne çetelerin, ne faili meçhul cinayetlerin, ne de büyük yolsuzlukların hesabını sorabildi.

Hukuk emniyettir, sadece cezalandırma eylemi görmez, aynı zamanda caydırıcılık vasfını da taşır.

Hukukun basın ve üstün olmadığı, yani göstermelik hukukun olduğu yerlerde suç alabildiğine özgürleşir.

Devlet kadar toplumun, toplum kadar devletin de hukuka uymaya, hukuka biat etmeye ihtiyacı vardır. Hukuktan mahrum ne devlet ne de toplum, ne uzun ömürlü yaşayabilirler ne de o kısa hayatlarını huzurla geçirebilirler.

Güvencemiz hukuktur, tehdidimiz, düşmanımız da hukuksuzluk…

Bakın yakın maziye hukuksuzluk kimin. Kimlerin işine yaradı, kimler hukuksuzluktan beslendiler…

Türkiye'nin geri kalmasında hukuksuzluğun payı nedir acaba… Sizce de üst sıralarda değil mi..

“Devlet için bu kadarı da olur” diyerek açılan bir suiistimal kapısı…

Bugünden geçmişe bakınca, hukuksuzluğun mağduru olmuş bir Türkiye fotoğrafı duruyor, hepimizin aklında. Faili daha çok bizden öncekiler. Yarına bakınca ne gördüğümüzün cümlesini de bizim tavrımız, ideallerimiz, isteklerimiz belirleyecek…

Şemdinli davası Ferhat Sarıkaya'nın meslekten ihracına neden oldu. Ergenekon savcılarına da sürekli o akıbet hatırlatıldı. Siz de 28 Şubat'ın mağdurlarındansınız. Yargı nasıl gözüküyor?

Anayasa “yargı tarafsızdır” der, ama hakimler ve savcıların gelişme şartları, aldıkları eğitim, kendilerine empoze edilen duruş temelden tarafgir olmayı gerektiriyor.

İdeolojik bir duruş...

Savcının kamu yararına soruşturma yürüttüğü için taraf olması normaldir, ama hakimler tamamen tarafsız ve bağımsız olmalı… Hakim ve savcılar arasında yapılan anketlerde büyük ekseriyeti “ben devletten yana tarafım” diyorlar. Yargı mensupları cumhuriyet, laiklik söz konusu olduğunda taraf olduklarını ilan ediyorlar.

Tarafın olduğu yerde hukuk olur mu?

Hayır hukuk biter. Hakimin taraf olduğu yerde adalet olmaz. Devletten yanayım demek, devletin ideolojisine hizmet ediyorum demektir ki, bu da devlet ile vatandaşın arasındaki her türlü ihtilafta siz peşinen ihsası reyde bulunmuş oluyorsunuz.

DEVLET İÇİN BU KADAR DA OLUR

Sizi taraf olan bir zihniyet mi kenara koydu?

28 Şubat sürecinin mağdurlarındanım. 28 Şubat süreci hukuksuzluklarla dolu bir süreçtir. O tarihte Yozgat cumhuriyet başsavcısıydım, gördüğüm hukuk ihlalleri karşısında “devlet için bu kadar da olur” deniliyordu. Hukuktan değil resmi ideolojiden yana olacaksın baskıları ile mesleği bırakmak zorunda kaldım.

Kırılma nerede oldu?

Başörtülü diye derslere alınmayan bir grup öğrenci rektörlüğü ve ilgili fakülte yönetimini şikayet ettiler, rektör ve dekan hakkında soruşturma yaptık ve haklarında eğitim özgürlüğünü engellemek suçundan kamu davası açtık. Başsavcılıktan alındım, baskılara maruz kaldım.

Örneğin?

Vali bey sık sık “çok yanlış bir iş yaptınız, bu sizin genç yaşta mesleğinize mal olacak bir iş” diyordu. Üst üste soruşturmalar geçirdim. Sonuç çıkmayınca iftiralar devreye girdi. En baştan suçlu olduğuma karar verilmiş, müfettişlere; bir yolunu bulun ve mutlaka hakkında dava açın talimatı verilmiş.

Ne buldular?

“İki yıl önce yerel bir gazetede 'Türkiye'nin generalleri' diye bir yazı yayınlanmış. O yazı muhtemelen askerleri tahkir ve tezyif etmiştir. Neden yazıyı görmedin ve hakkında dava açmadın” diye suçlandım ve Yargıtay'da yargılandım. Mahkemede esas hakkındaki mütalaası istenen savcı, savunmamı “mütalaam hazır” dedi, çantasından çıkardı ve “suç sübuta erdiğinden cezalandırılmalıdır” diyerek okudu.

DİKKAT ÖLÜM LİSTESİNDESİN

Yargı dışında ne tür baskılar oldu?

Yoğun bir şekilde tecrit ediliyorsunuz, dışlanıyorsunuz, psikolojik baskı altına alınıyorsunuz. Takip edildik, ev telefonlarımız dinlendi, Çarkıfelek'in telefonları bize yönlendirildi. Tayinler etkisizleştirmeye dönüktü… Sorumluluğumda 600 kişilik terör cezaevi vardı, idama mahkum olmuş Meclis'te dosyaları bekleyen 80 kişinin firarını önledik. 28 Şubat sürecinde devlet; “Terör örgütünün hedef listesinde sen de varsın, kendine mukayyet ol” diyor.

Bizden sana hayır yok, başının çaresine bak... Yani bir anlamda tehdit…

Hayatın tehlikede deniliyor, korunması gereken kişilerden olduğum bana bildiriliyor ama başsavcılıktan alınıp İstanbul'a savcı olarak atanıyorum, devlet verdiği korumaları geri çekiyor. Altı ay sonra kendi isteğimle emekli oldum…

Darbe planlayanlar öncelikle hukuku mu etkilemek isterler?

Darbe yapanlar da darbe yapmanın suç olduğunu, darbe başarılı olmadığında başlarına gelecekleri de bilirler. Onun için hukuku beraberlerine almak, pasifize etmek isterler.

SİYASET SÜREKLİ GÖZALTINDA

Bu nedenle mi bu güne kadar hiçbir darbenin hesabı sorulmadı, kimse yargılanmadı?

27 Mayıs İhtilali'nden sonra hazırlanan anayasalara, Türkiye'de darbe ortamını her an sağlayacak, gerektiğinde darbeyi çözüm olarak sunacak emniyet sübapları yerleştirilmiştir.

Darbenin ilk muhatabı ve mağduru siyasetçi bu durumu farketmiyor mu?

Siyasetçilerin çoğunluğu darbeyi çare olarak görüyorlar. Muhalefet her zaman darbeyi savunur, siyaset kurumunu değil, iyi yönetseydiniz asker el koymak zorunda kalmazdı derler. Güçlü iktidarlar da ne yazık ki yeni anayasa konusunda işin aciliyetini idrak edemiyorlar. Son sözü millet söyler diyen iktidar çıktığında da, işin önünü almak isteyen güçler devreye girerler, yıpratma ve tehditle, “karışmayın” derler, irtica tehdidi ile toplumu korkutmaya, devlet, laiklik, cumhuriyet elden gidiyor diye de tahrik etmeye başlarlar.

Ergenekon da yine bu yapı mı?

Ergenekon'un deşifre olmuş kısmı bile, geçmişte iddia olarak söylenen şeylerin artık delillerle ortaya konulmasınıdır. Türkiye'de halk iradesi ile iktidarı ele almış olanların, -demokrasiyi içine sindirememiş kesimlerce- geçmişte darbelerle uzaklaştırıldığı ve halen de uzaklaştırılması gerektiği zihniyeti aleniyet kazanmıştır.

Eski Genelkurmay Başkanı, Encümen-i Daniş üyesi Karadayı, ortaya çıkan ses kaydında, “AKP seçimde(22 Temmuz seçimleri) yüksek oy alırsa bu işi artık asker temizler” diyor.

Bu sözler çok tehlikeli bir zihniyeti ortaya koyuyor… Ergenekon sürecinde siyaset üzerindeki baskıyı da gördük, demokrasi dışı baskılara boyun eğen siyasilerin yok olduklarını da gördük. Ergenekon ahtapot gibi her tarafa uzanıyor, fakat bir kesim bütün bunlar çok sıradan işlermiş gibi konuşulup geçilmesini istiyor, halbuki sonuna kadar gidilmesi, devletin bu tür yapılardan hızla temizlenmesi şarttır.

İtalya'daki temiz eller sürecinde yargıya en büyük baskı yargı içinden gelmiş. Bizim Ergenekon sürecinde yargıya baskı nereden geliyor?

Ergenekon zanlısı Şener paşanın eşi Mukaddes Eruygur “12. ve 14. mahkeme bizdenmiş” diyebildiğine göre, bu bize Ergenekon davasının yargı bürokrasisi içinden bazı dirençlerle karşılaşacağını gösteriyor.

CEPHELEŞME KÖRÜKLENİYOR

HSYK'nın Ergenekon davasına savcı ataması, 8. dairenin telefon kayıtlarının delil sayılamayacağı yönündeki kararı, YARSAV Başkanı Eminağaoğlu'nun siyasi çıkışları… Ergenekon davası üzerinden yargıda bir cepheleşmeyi mi gösteriyor?

Maalesef öyle… Yargı içinde hukukun üstünlüğünü tek kriter olarak kabul etmeyen bir kesim de var. Resmi ideoloji kendisini hukukun da, adaletinde üstünde görüyor, bu yaklaşım yüksek yargıda fazlasıyla paylaşılıyor. İlginçtir, 28 Şubat sürecinde Genelkurmay bünyesinde hakim ve savcılara brifinglerle talimat verilirken alkışlayanlar, bugün Cumhurbaşkanı yasama, yürütme, yargı temsilcilerini biraraya getirdiğinde kıyamete koparıyorlar yargı baskı altında diyorlar.

YARSAV hukukî bir yapı mı?

YARSAV'ın hukuk bir dayanağı yok, adı birlik olan yargıya sokulmuş ikiliktir.

Peki Yargıtay'ın ek binasında YARSAV Başkanı siyasi söylem ve siyasi tavrı ağır basan bir konuşmayı nasıl yapabiliyor, Yargıtay ihsas-ı rey etmiş olmuyor mu?

Yargıtay üyeleri arasında da bu konuşuluyor, rahatsızlar. Başkan Hasan Gerçeker de rahatsızlığını değişik ortamlarda ifade etti, bunlar benim arkadaşlarım, yer istediler vermese miydim dedi, hukukî bir gerekçe söyleyemedi…

İnsanî izah…

YARSAV'a dönelim, uluslar arası normlara baktım, bizdeki kanunları, mevzuatı inceledim. Sonuç, yargıçlar, savcılar böyle bir örgütlenme içinde olamaz, basına demeç veremezler. Burada yasaları ihlal vardır.

Yargı bunu neden sorgulamıyor?

Bu çarpıklığı sorgulayacak makamda bulunanların bazıları YARSAV üyesi… Böyle bir sorgulamadan adalet beklenebilir mi?

ERGENEKON DEVLETE SIZMIŞ

Hurşit Tolon'un tahliye sürecinde ortaya çıkan bir strateji var, ilgili ağır ceza mahkemelerine 10'un üzerinde tahliye ve itiraz başvurusu yapılmış. 12. Ağır Ceza'da hakim Necat Ede'nin nöbeti beklenmiş.

Hukukî olarak sorunlu bir durum. Görmediği dosyalardan da beraat niteliği taşıyan bir karar verdi hakim. Tolon'un tahliyesine itirazı değerlendiren hakimler heyeti ise, tutukluluk halinin devam için delillerin yeterliliğine, hasta ve yaşlı olduğu için tahliyesine itiraz etmediklerini belirten bir karar verdi.

Aynı dosya hakkında nasıl oluyor da birbiriyle taban tabana zıt iki karar verilebiliyor, hukuk bu kadar keyfi midir?

Ergenekon soruşturmasında ortaya çıkan, tutuklamalar, delil ve dokümanlara göre kökü devletin hayli derinliklerine kadar uzanmış bir örgüt. Bakın, Ergenekon hakkında ilk soruşturma 1998 yılında başlamış olmasına rağmen, soruşturmayı yürütenler, devletin içindeki örgüt uzantıları ve lobi faaliyetleri nedeniyle sonuç alamadılar.

Endişeli misiniz, Ergenekon davası duvara mı tosluyor?

Hayır, soruşturmanın sonuca ulaşacağı kanaatindeyim, fakat zorluğunun bilinmesi lazım. Hem yargı hem de askeri makamlardan soruşturmanın engellenmesi noktasında farklı tavır ve farklı kararların olabileceği görüldü, dikkat etmek lazım. Sanıklar, bu davanın hedefinin TSK olduğunu ileri sürüyorlar.

Hükümetle askeri karşı karşıya getirmeye mi çalışıyorlar?

Hem orduyla siyaseti, hem de yargıyla orduyu karşı karşıya getirme stratejisi güdüyorlar. Silivri'deki Ergenekon sanıkları, siz kiminle uğraştığınızın farkında değilsiniz, arkamızda asker var, gücünüz yetiyorsa Genelkurmay Başkanı'nı yargılayın anlamında tahrik ederek savunma yapıyorlar.

TSK DARBE DÖNEMİ BİTTİ DEMELİ

Genelkurmay Başkanlığı; “TSK hiçbir zaman yasadışı faaliyetlerin yanında olamaz” dedi.

Bu açıklama çok önemlidir. TSK, bu ülkede darbe döneminin kapandığını, bu tür heveslere asla fırsat vermeyeceklerini, sonuna kadar demokrasiye bağlı kalacaklarını yüksek sesle ilan etmeli.

Peki Ergenekon sanıklarının GATA üzerinden tahliye stratejileri de askerin imajını etkilemiyor mu?

GATA, YARSAV Başkanı Eminağaoğlu'na verdiği çürük raporuyla gündeme geldi, Şener Eruygur skandalı ile yıpranmaya devam ediyor. Bunları önlemenin yolu hukuku işletmektir. Hukuk devletini yıkmak isteyen yapı nerelere kadar sızmış görelim. Bu konuda Genelkurmay açık davranmalı, soruşturma başlatmalı, bu yanlışın hesabını sormalı. GATA zan altındadır, hukuk dışı yöntemlerle ve tarafgirlikle rapor verildiği ortaya çıkmıştır, bir daha oraya sevk yapılmamalıdır.

Şener Eruygur'un durumunun gayet iyi olduğu söyleniyor?

Yürürken çekilmiş fotoğrafları var. Yani komada değil… Olay belli, yargıdan kaçıyorlar.

Askeri savcı geç kaldı

Askeri savcı “Karargah evleri” operas-yonunu başlattı, gözaltılar oldu ama arama, delil toplama işi üstün körü geçildi, hepsi de serbest bırakıldı. Kafalar karıştı…

Karargah evleri kavramı, Ergenekon soruşturması sırasında ele geçen Ergenekon örgütünün yeniden yapılanmasıyla ilgili belgede geçiyor. Daha sonra lobi faaliyetleri çerçevesinde TSK bünyesinde bazı subayların bir araya gelip örgütlendiği ortaya çıktı ve Ergenekon savcıları bu belge üzerine soruşturma başlattılar. Askeri savcının karargah evleri operas-yonu gecikmiş bir operasyondur. Kafaları karıştıran ve şüphe uyandıran ikinci durum ise, Ergenekon soruşturmasında bazı askeri makamların engellemeleri oldu, Örneğin 11. dalgada Ankara'dan görevli cumhuriyet savcısı, Tuncer Kılıç paşa ve Tuğgeneral Erdal Şenel'in evlerini aramaya gittiğinde sabah 7'den 9:30'a kadar kapıda bekletiliyor, 9:30'da askeri savcı polisleri içeri almıyor, sadece cumhuriyet savcısını içeri alıyor, kapsamlı arama yapılamıyor ve bir şey yok diye on dakikada çıkıyorlar. Henüz bu uygulamanın makul ve hukuki izahı yapılmadı. Bunlar kuşku oluşturuyor… Karargah evleri Ergenekon davasından ayrı ele alınamaz, görev Ergenekon savcılarınıdır.

Yargıda ideolojik örgütlenme var

28 Şubat sürecindeki brifinglerin etkileri, bugün hakimler savcılar üzerindeki etkisini kaybetti mi?

Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay gibi üst yargı mensuplarının çoğunda 28 Şubat brifinglerinin etkisinin sürdüğü açık olarak görülüyor. 367'nin nasıl ortaya çıktığına bakın, Kanadoğlu ortaya atıyor, Karadayı, iki siyasi pati başkanına Meclis'e girmeyin baskısı yapıyor… Asker-Yargı-Siyaset arasındaki bağlantı ve etkileşime bakın…

Üst yargıda nasıl oluyor da neredeyse her konuda birbiriyle benzer düşünen bu kadar insan olabiliyor?

Yasal olarak bir sorun olmayabilir ama bu tablo derin bir ideolojik örgütlenmenin varlığına işaret ediyor. Seçimlerde neyin öne alındığı neyin tercih sebebi olduğu belli. Bakın HSYK'ya atama Yargıtay ve Danıştay üyeleri arasından yapılıyor. Danıştay ve Yargıtay üyelerini de HSYK atıyor. Dar alanda al gülüm-ver gülüm… farklı düşünenlerin oraya girmesi zor.

SAVCILAR STRESLİDİR

Mücadele vermenin mağduru olduğunuz için tahmin edebilirsiniz, Ergenekon savcılarının psikolojisi nasıldır?

Davanın büyüklüğü ve haklarında soruşturma yapılan kişilerin konumları ve kimlikleri nedeniyle zor bir davanın içinde olduklarını bilirler, devletin içinden ve dışından aldıkları tepkilerin de üzerlerindeki stresi artırdığı açıktır.

Ergenekon bitmedi, amacı için her şeyi göze almış bir yapı olduğuna göre şimdi nasıl bir tehlike içeriyor, nasıl bir karşı dalga oluşturma ihtimali var?

Ergenekon'un dışarıdaki uzantıları mücadeleye devam ediyorlar ama Türkiye hızla hukuk devletine doğru gidiyor. Devletin üst kademelerinde devlet politikası olarak hukuka aykırı ne varsa temizlensin mutabakatının olduğu hissediliyor. O yüzden süreç engellemelere rağmen sürer…

İrticanın altından da ETÖ çıktı

Ergenekon davası öncesinde Türkiye; irticayı, terörü tartışıyordu, davadan sonra irtica gündemden düştü, terör hafifledi. Akla gelmiyor ki, Ergenekoncuların irtica ve teröre destekleri mi vardı ki böyle oldu…

İrticai eylem olarak takdim edilen pekçok provokasyonun ETÖ'nün eylemi olduğu ortaya çıktı. PKK gibi terör örgütleriyle de bağlantısı delillendi. Toplumu sarsan cinayetler de aynı adrese dayandı.

İrtica tehdit olmaktan çıktığı için mi, CHP dün laiklik bağlamında tehdit gördüğü konuları bugün kendisi öneri olarak getiriyor?

Enteresan bir durum. Bu CHP için siyasi bir çıkış mı, yoksa ciddi bir değişim mi başlı başına incelenmesi gerekir.

Baykal'ın avukatıyım dediği Ergenekon'dan tutuklananlar, gözaltına alınıp şimdi serbest bırakılanların durumu nedir?

Kanadoğlu'nun hukuki durumunu tam olarak bilmiyorum, fakat serbest bırakılanların tamamı Ergenekon zanlısı durumundadır. İddianamesi tamamlananlar sanık durumundalar.

16.02.2009