HALKIN SEÇMEDİĞİ YARGI ÜYELERİ KARARLARINA "TÜRK MİLLETİ ADINA" YAZMAMALI

TÜM KRİTİK YARGI ÜYELERİNİ 3-5 YIL GİBİ SÜRELER İÇİN HALK SEÇMELİ - ÖMÜR BOYU HESAP VERMEKSİZİN SALTANATA SON VERİLMELİ - HALKIN SEÇMEDİĞİ YARGI ÜYELERİ KARARLARINA "TÜRK MİLLETİ ADINA" YAZMAMALI - HAKKA HUKUKA ALDIRMAYAN , REFERANDUM YAPILSA HALKIN %90'ININ KARŞI ÇIKACAĞI YIĞINLA KARAR VAR , PEK ÇOĞU DOĞRUDAN TÜM ÜLKENİN KADERİNİ ETKİLEYEN , MİLYONLARCA KİŞİYİ MAĞDUR EDEN. HERŞEYİN BAŞI : İNSAN HAKLARI - ŞİMDİ VE HER ZAMAN !!.....

Monday, January 25, 2010

Hamdullah Öztürk (Zaman) - E-muhtıra ve parti kapatma davalarına bu açıdan ibretle bakmak gerek

-----------------------------------------------

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=943970&title=fasikin-haberine-bakan-da-olur-basbakan-da


Hamdullah Öztürk
Zaman


'Fasık'ın haberine bakan da olur başbakan da...


Başlığın yanlış olduğunun farkındayım. Kaos ve karanlık bazen cümleleri de vuruyor. Balyoz Darbe Planı da öyle...
Bakıyorum, Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven derken, şimdi de Balyoz çıktı karşımıza. Amma çok plan yapılmış. Adam gibi bir tane yapıp uygulamak varken, neden çoktan seçmeli tarzı tercih etmiş generallerimiz!

Sebeplere geçmeden önce bir hususu hatırlatalım. Tarih olarak Balyoz diğer planlardan önce geliyor. Ayrıca diğerleri özel ekipler tarafından gizlice çalışıldığı halde, Balyoz, ordu plan seminerinde alenen tartışılmış. İkinci husus Org. Çetin Doğan'ın kişilik olarak kuvvet komutanları ve diğer orgenerallerden çok farklı olmasıyla ilgilidir. O vurur geçer. Problem olanlar ölürse problem ortadan kalkmış olur. İşte çözüm budur! Bunun ne demek olduğunu daha açık anlamak isteyenlerin, emekli General Osman Pamukoğlu'nun konuşmalarına bakması faydalı olacaktır. Özellikle de televizyonlarda Çetin Doğan'ın emekli edilişine dair yaptığı açıklamalarına... Akredite meslektaşlar bu ayrıntıları bizlerden daha iyi bilir. Doğan'ın "Altında kalacaklar! Kahrolacaklar!" açıklaması da kişiliğini net olarak yansıtıyor.

Şimdi çoktan seçmeli tercihin sebebine gelelim. Bilindiği gibi Sarıkız, Deniz Kuvvetleri'nde, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven ise Jandarma Genel Komutanlığı'nda hazırlanmıştır. Jandarma'daki üç ayrı plan aslında bir tek planın farklı cüzlerinden ibaret olmalıdır. Muhtemel durumlara göre planın uyarlanabilirliğini göstermektedir. Mesela Eldiven, Genelkurmay plana dâhil olmadığı takdirde Hilmi Paşa'yı indirip yerine Şener Eruygur'u geçirerek darbe planını uygulamak üzere hazırlanan kısımdır. Genelkurmay'dan habersiz çalıştıkları için biri Kara Kuvvetleri'nde diğeri de Hava Kuvvetleri'nde olmak üzere iki plan daha olmalıdır. Balyoz'un ortaya çıkması gösterdi ki, planlar süreci, Çetin Doğan'ın açıktan ve pervasızca yaptığı Ordu Plan Semineri'yle başlamış.

Hürriyet gazetesine nasip olmuş bir haberi hatırlamalı burada. Galiba mayıs ayının sonlarıydı. Hürriyet gazetesi, Çetin Doğan'ın kalp krizi geçirdiğini ve gece yarısı gizlice Florance Nightingale'e kaldırıldığını yazdı. Yetkililer, Org. Doğan'ın hastanelerine gelmediğini açıklamasına rağmen Hürriyet muhabiri gizlice koğuşa girip Çetin Doğan'ın varlığını tespit etmişti. Peki, Org. Doğan neden GATA'ya değil de gizlice bir sivil hastaneye gitmişti? İşte bu haber, Doğan'ın pervasız yürüyüşünü noktaladı. Yeri gelmişken Hürriyet'e ve muhabirine teşekkür etmek gerek.

Ve o seminerle başlayan süreç Hilmi Paşa döneminde kısmen kontrol altına alındığı için daha ziyade sivil unsurlar üzerinden ilerlemesini sürdürmüş, 2006 yılını müteakip tekrar karargâh gücünü arkasına almayı denemiştir. E-muhtıra ve parti kapatma davalarına bu açıdan ibretle bakmak gerek. Mustafa Ünal Bey, parti kapatma davalarındaki garabeti 20 Ocak tarihli "Yeni bir kapatma davası mı?" yazısında güzelce ortaya koydu.

Zaten Balyoz Planı'na bakınca anlaşılmayan bir şey kalmıyor. Sarıklılar, çarşaflılar ve cami cemaati yürüyecekse öncelikle o insanların içine sızmış ve hatta o grupları yönlendirecek kadar etkin hale gelmiş olmak lazımdır. Yani darbeciler, karargâh gücünden mahrum kaldıkları dönemde fısk ve nifakı esas alarak AK Parti'nin oy potansiyelini oluşturan gruplar içinde yapılanmışlardır. İktidarı tabii oy mecralarıyla kavgalı hale getirerek seçim yoluyla çökertebilmek için bilumum tezgâhları da kurmuşlardır. Bu nokta fevkalade önemlidir.

Sarayda dönen tezgâhın, koca Kanuni Sultan Süleyman'a oğlu Mustafa'yı boğdurttuğunu unutmamak lazımdır. Şimdi de iktidar mahfillerinde kim bilir fâsıklar ne nifak kumpasları kuruyordur. Ne yalanlar tezgâhlanıyor, ne dosyalar servis ediliyordur. Akı karadan, dostu düşmandan ayırabilme ferasetini tek başına Başbakan Tayyip Erdoğan'ın omuzlarına yıkmak doğru olmaz. Bülent Bey gibi Cemil Bey, Beşir Bey ve partinin itibar edilen temsilcilerine de çok iş düşüyor. Darbe planları ortaya çıkıyor ama zor olan fısk ve nifak şebekesini çözebilmektir. h.ozturk@zaman.com.tr

24 Ocak 2010, Pazar

-----------------------------------------------

Bülent Korucu (Zaman) - Anayasa Mahkemesi'nden Poyrazköy'e yol gider mi?

-----------------------------------------

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=943652


[Haber Analiz - Bülent Korucu]


Anayasa Mahkemesi'nden Poyrazköy'e yol gider mi?


Askerlerin yargılanmasıyla ilgili iptal kararı, Anayasa Mahkemesi hakkındaki tartışmaları tekrar başlatacak nitelikte.

Kararın içeriği üzerine söyleyeceklerimizi biraz erteleyerek önce şekli eleştirilerimizi sıralayalım. Anayasa'nın açık hükümlerini ihlal etmeyi alışkanlık haline getiren Mahkeme, 153. maddesindeki "İptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz" emrini görmezden geliyor. Görüş belirtecek ya da uygulamaya geçecek pek çok kişi iki gündür aynı nakaratı tekrarlıyor: "Gerekçeyi görmeliyiz." Kanun koyucu da anayasayı yaparken bu belirsizlik ortamını öngördüğü için söz konusu fıkrayı yazmış. Anayasa'nın vermediği yetkileri kullanması başlıbaşına ihlal. Yetkisi olmadığı halde yürürlüğü durdurarak ikinci ihlale imza atıyor. Parlamento'nun iradesi önce mevcut kanunu kaldırıyor, sonra yerine yenisini ihdas ediyor. Mahkeme'nin verdiği iptal kararı boşluğa sebep olacağı için, iptalin yürürlüğünün ertelenmesi prensibi vazedilmiş. Meclis'e yeni düzenleme için zaman tanıma anlamına gelen 'yürürlüğü erteleme' yerine AYM, kanunun yürürlüğünü durduruyor. Otomatikman Anayasa'nın yasakladığı diğer ihlal gerçekleşiyor ve kanun koyucu gibi hareket ediyor. İptal edilen maddenin yerine yasama organının düzenleme yapması gerekirken, Mahkeme hüküm ihdas ediyor. Bu örnek olayda "... Savaş ve sıkıyönetim hâlinde askerî mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır." ifadesindeki 'halinde' kelimesinin iptali isteniyordu. Mahkeme 'savaş ve sıkıyönetim' kelimelerini resen iptal ederek kanun koyucu gibi davranma yoluna gitmiştir.

Kendisi Anayasa'yı böylesine rahat ihlal eden Mahkeme, 145. maddenin sorunlu yazımından kaynaklanan muğlâklığa sığınmayı seçti. Askeri yargı ile ilgili uluslararası sözleşmeleri üst norm olarak kabul edebilecekken bunu yaptı. Çağdaş hukukun gereklerini çiğnemeyi göze aldı. Örgütlü uyuşturucu ticareti ve mafya suçlarını askerin görevi içine alma eleştirilerini göğüslemek zorunda kalacağını bile bile yaptı. Hangi motivasyonla hareket ettiğini açıkçası merak ediyorum. Bu arada, iptal kararından Ergenekon'dan çıkış efsanesi üretmeye çalışanları yeniden uyaralım. İmkânsızın peşinde koşuyorlar. Askeri mahkemelerin görev alanı açıklayıcı unsurlar içeriyor. Mahkemelerin görev ve yetkilerini belirleyen kuruluş ve usul kanunlarıdır. O kanunlar (bakınız madde 9) askeri mahal dışında ve askerlik hizmeti kapsamında olmayan suçları adli yargıya havale ediyor. Aynı şekilde 12. madde sivillerle müşterek işlenen ve Askeri Ceza Kanunu'nda yer almayan suçlarda sivil yargıyı yetkili kılıyor. Poyrazköy iddianamesine bakan İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nin gerekçeli kararı bekleme eğilimi doğru değil. Poyrazköy'ün sivil bir mahal olduğunu bizzat Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ açıkladı. Atılı suçun sanıkları sivil-asker karışık, yani müşterek suç. Mağdurları da sivil olduğuna göre sorun nerede anlamadım. Neyse, su sonunda mecrasını bulacaktır. ZAMAN

BÜLENT KORUCU

23 Ocak 2010, Cumartesi

-----------------------------------------

Mehmet Kamış (Zaman) - Kanlı çadır tiyatrosu

------------------------------------

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=943621


Mehmet Kamış
Zaman


Kanlı çadır tiyatrosu


En azından tamamı uygulamaya geçmeden bir savaş oyunu daha deşifre oldu. Son altı ayda açığa çıkan bu kaçıncı darbe planı!
Dursun Çiçek imzasıyla hazırlanan millete karşı kirli eylem planından sonra, Kafes eylem planı gündeme geldi. Ardından Türkiye, başka bir olay ve başka bir planla şok geçirdi. Başta Bülent Arınç olmak üzere hükümet üyelerinin aylar boyunca izlendiğinin tespit edilmesi üzerine ortaya çıkarılan darbe planı tartışılmaya başlandı. Yakamoz, Ayışığı, vs. vs. vs... Bütün bunlardan sonra şimdi de en kanlı darbe planı Balyoz gündemde.

Bu eylem planlarının içinde neler var, ne tür olayların olması öngörülüyor, bunu gazete ve televizyonlardan izliyoruz. Burada yeniden tekrar etmeye gerek yok. Ne zaman bu tür planlar ortaya çıksa, ne zaman darbecilerin ufak tefek itiraflarını okusam, yakın tarihe yeniden bakar, olayları bir de yeni bilgiler ışığında anlamaya çalışırım.

HSBC'nin ve Neve Şalom Sinagogu'nun bombalanmasını, Anafartalar ve Güngören'deki bombalı saldırıları, Güneydoğu'da ihtiyaca göre artan ve azalan terör olaylarını, son Reşadiye katliamını şimdi yeniden mercek altına almak lazım. Bunların acaba hangi eylem planının parçası olduğuna bir kez daha bakmak gerekiyor. Faili belli olmayan ya da tetikçisinden öteye bir türlü geçilemeyen her olayı, bu gözle yeniden irdelemek ve Türkiye'nin nasıl bir çadır tiyatrosuna mahkûm edildiğini anlamak lazım.

Darbelerin, siyasete müdahalelerin bu kadar harala gürele tartışıldığı bir zamanda, Anayasa Mahkemesi'nin apar topar, askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasına imkân veren kanunu iptal etmesi, bu tiyatronun en büyük ispatı değil de nedir? Tam da Balyoz darbe planının ortaya çıkmasının hemen ardından Mahkeme'nin yasayı iptal etmesi, olayı tek kelimeyle şaibeli hale getirmiştir. Verdiği karar sadece siyasetle açıklanabilir. Anayasa Mahkemesi, sürekli yetki alanlarını büyüten, demokrasinin önünde büyük bir heyulaya dönüşmüştür. Sadece bir siyasi parti gibi değil, hem yasama, hem yürütme hem de yargı organı gibi hareket eden bir heyula... Nereye kadar genişleyeceğini, yetki alanlarını nereye kadar büyüteceğini kimse kestiremiyor.

Ama çadır tiyatrosunda asıl ortaya çıkan, aydın ikiyüzlülüğüdür. Bir hafta önce hangi tartışma ortaya atılmıştı, hatırlıyorsunuz. Kendini 'daha önce demokrattım, başörtülülerin hakkını bile savundum' sözleriyle tarif eden bazı aydınlar neyi gündeme getirmişti? Türkiye'de sivil vesayeti tartışmaya açmışlardı, hatırlıyor musunuz? Gerçi daha önce Menderes ve Özal dönemlerinde de aynı tartışmalar başlatılmış, sivillerin söz sahibi olmasından aydınlar ve gazete yönetimleri nedense pek bir rahatsız olmuşlardı...

O zaman kimler düğmeye bastı bilemiyorum ama AK Parti döneminde başlatılan sivil dikta tartışmalarında düğmeye 'Balyozcu paşa'mızın bastığının gün yüzüne çıkması bir hayli ilginç. Aktüel dergisinin haberine göre emekli Orgeneral Çetin Doğan 1. Ordu Komutanı iken AK Parti'yi Nazilere benzeten binlerce faks çekmiş. Gönderilen fakslarda AK Parti'nin seçimi kazanmasıyla Hitler'in iktidara gelişi arasında özdeşlik kuruluyor, Hitler'in seçimi kazanmak için "Ben değiştim." dediği ve diktatörlük için demokrasiyi kullandığı belirtiliyor.

2003 yılındaki bu cümleleri bugünden hatırlıyor musunuz? Bazı 'eski' demokrat yeni 'vesayetçi' aydın, gazeteci ve akademisyenlerin söylemlerine ne kadar da benziyor öyle değil mi? 'Yoksa bunlar aynı yerden mi besleniyor?' dersiniz. Hakikaten Türkiye'de nasıl bir çadır tiyatrosu kurulmuş meğer, farkında değiliz... m.kamis@zaman.com.tr

23 Ocak 2010, Cumartesi

------------------------------------

Mustafa Ünal (Zaman) - Yeni bir kapatma davası mı?

--------------------------------------

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=942405&title=yeni-bir-kapatma-davasi-mi


Mustafa Ünal
Zaman


Yeni bir kapatma davası mı?


Ankara'nın kasvetli havasına bakılırsa evet... Yeni bir kapatma davası geliyor. Hangi partiye diye sorabilirsiniz. Lideri cezaevinde bulunan İşçi Partisi'ne mi? Hayır, değil. Bildiğim kadarıyla Başsavcı'nın İşçi Partisi hakkında hiçbir çalışması yok.
Yeni dava, bir Alman vakfından yardım aldığı iddia edilen CHP'ye de değil. Başsavcı, bu habere kayıtsız kalamadı ama incelemeyi derinleştirmedi.

BDP, kapatılan DTP'nin şahinlerine kaldı, değişen bir şey yok. Aynı üslup, aynı söylem. Dava bu partiye de değil. Yedi yıldır Türkiye'yi yöneten AK Parti'ye... Aylar öncesinden söylenti olarak kulaktan kulağa fısıldandı. Son dönemde her tarafa yayıldı. Şimdi herkesin dilinde... En azından soru olarak: 'AK Parti'ye yeni dava açılıyormuş, duydun mu?' Duymayanların sayısı çok azaldı.

Bu iddiayı ne kadar ciddiye almak lazım bilmiyorum. Ama bu kadar konuşulması da hiç hayra alamet değil. Ne zaman mı? 'Eli kulağında... Bugün yarın' diyene de rastladım, 'Mart ayını bulmaz' diye iddia edene de.

Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın parti kapatmalar konusundaki uzmanlığı ortada. Gazete haberlerini bile kapatmaya delil olacak malzeme aramak için okuduğunu tahmin etmek zor değil. Görevi sırasında mesaisinin büyük bölümünü parti kapatmalara harcadı. İki partiye dava açtı, DTP'yi kapattırdı, AK Parti kıl payı kurtuldu. Şu sıralar ne Yargıtay'da ne de Anayasa Mahkemesi'nde bir kapatması var. Bu boşluk Ankara kriterlerine uygun olmayabilir!

Başsavcı Yalçınka-ya'nın AK Parti hakkında yeni bir çalışma başlattığı bir süredir söyleniyordu. Nedense bizzat kendisi kamuoyunu bilgilendirme gereği duydu: Üç ay önce Milliyet'ten Fikret Bila'ya, AK Parti hakkında inceleme başlattığını bildirdi. Gerekçesi ise aralarında Yargıtay'da görevli bazı yargı mensuplarının da olduğu kişilerin telefonlarının dinlenmesi...

Kaderin garip tecellisi... 10 yıl önce bir başka Başsavcı Vural Savaş, Fazilet Partisi'ni kapatma davasında Necmettin Erbakan'la FP'nin Meclis Başkan Vekili Yasin Hatiboğlu arasında illegal yollarla dinlenen telefon konuşmasını dosyaya delil diye koymuştu. İllegal dinleme delil, legal dinleme kapatma gerekçesi mi?

Hatırlayın, Adalet Bakanı Sadullah Ergin, bütün dinlemelerin mahkeme kararıyla gerçekleştiğini söyledi. Hâkim ve savcıların telefonlarının dinlenmesi bu döneme mahsus değil. Önceki yıllarda da telefonlar dinlendi. Bakanlık dinleme oranlarının AK Parti döneminde eskiye göre düştüğünü açıkladı. Bütün uzmanlar mahkeme kararıyla telefon dinlemenin yasalara uygun olduğunu söylerken Başsavcı Yalçınkaya'nın inceleme başlattığını ilan etmesi manidar bulunmuştu. İddialara göre telefon dinlemeleri, dosyanın temelini oluşturuyor. Bu kez irticai faaliyetler fazla yer tutmuyor. Kulislerin yalancısıyım ben. Başsavcı Yalçınkaya'ya siyaset dışı odaklar tarafından baskı yapıldığı da iddialar arasında. Bunların kimler olduğunu tahmin etmek hiç de zor değil. AK Parti iktidarının muktedir olma çabasından rahatsız olan bürokratik çevreler... Adını siz koyun. AK Parti liderliği, arka planda neler döndüğünün farkında.

Umarım kapatma davası sadece söylentidir. Siyasetin kulislerinde sıkça rastlanan iddiadan ibarettir. 7 yıldır Türkiye'yi yöneten bir partiye kapatma davasının altından ne siyaset kalkabilir ne de yargı... Dünyayı kasıp kavuran ekonomik krizin etkilerini yeni yeni savuştururken, dış politikada Türkiye'nin geleceğini şekillendiren hayati gelişmeler yaşanırken bir kapatma davasının faturası çok ama çok ağır olur. Bu kez AK Parti sessizce kararı beklemez. Üstelik 2007'ye göre daha muktedir... m.unal@zaman.com.tr

20 Ocak 2010, Çarşamba

--------------------------------------

ZZ_Haber - Anayasa Mahkemesi 'askere sivil yargı yolunu' iptal etti

-----------------------------------------------

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=943200&title=anayasa-mahkemesi-askere-sivil-yargi-yolunu-iptal-etti


Zaman


Anayasa Mahkemesi 'askere sivil yargı yolunu' iptal etti


Anayasa Mahkemesi askerlere ''Anayasal düzene karşı suçlar'', ''terör'' ve ''çete'' suçlarını işlemeleri halinde sivil yargı yolunu açan düzenlemelerini iptal etti.

Anayasa Mahkemesi, 5918 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un, askerlere ''Anayasal düzene karşı suçlar'', ''terör'' ve ''çete'' suçlarını işlemeleri halinde sivil yargı yolunu açan düzenlemelerini iptal etti.
CHP, 5918 sayılı askerlere sivil yargı yolunu açan Kanun'un 7. maddesi ile değiştirilen ''halinde'' ibaresi ile geçici 1. maddedeki, 5271 sayılı Kanun'un 250. maddesinde yapılan değişiklik hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili düzenlemenin iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemiyle Anayasa Mahkemesine başvurmuştu.

Anayasa Mahkemesinin internet sitesinde yer alan basın duyurusunda, Kanun'un 7. maddesiyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 250. maddesinin (3) numaralı fıkrasının değiştirilen son tümcesinde yer alan ''... halinde ...'' sözcüğünün iptaline oy birliğiyle karar verildiği belirtildi.

Kanun ile 5271 sayılı Kanun'un 250. maddesinin üçüncü fıkrasının son cümlesinde geçen ''hali dahil'' ibaresi ''halinde'' şeklinde değiştirilmişti. Değişiklikle, ''... Savaş ve sıkıyönetim hali dahil askeri mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır'' hükmü, ''... Savaş ve sıkıyönetim halinde askeri mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır'' olmuştu.

Basın duyurusunda, aynı maddedeki ''... halinde ...'' sözcüğünün önünde yer alan ''... savaş ve sıkıyönetim ...'' ibaresinin oy çokluğuyla iptaline karar verildiği bildirildi. Duyuruda, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un, ''Anayasa Mahkemesinin, taleple bağlı kalmak kaydıyla başka gerekçe ile de Anayasa'ya aykırılık kararı verebileceğine'' ilişkin 29. maddesinin ikinci fıkrası gereğince bu kararı aldığı kaydedildi.

İptal edilen bölümlerin yürürlüğünün oy çokluğuyla durdurulduğu ifade edilen basın duyurusunda, Kanun'un ''Bu Kanun'la, 5271 sayılı Kanun'un 3. ve 250. maddesinde yapılan değişiklik hükümleri, yürürlüğe girdiği tarihte devam etmekte olan soruşturma ve kovuşturmalarda da uygulanır'' şeklindeki geçici 1. maddesindeki ''... ve 250'nci ...'' ibaresinin iptal isteminin ise oy birliğiyle reddine karar verildiği belirtildi.

-DAVA DİLEKÇESİ-

Düzenlemenin iptali istemiyle açılan davanın dilekçesinde, Anayasa'nın, askeri mahkemelerin görev alanına ilişkin yaptığı görevlendirme hükmü yürürlükteyken, yasa koyucunun bir yasa ile ve söz konusu Anayasa hükmünü değiştirmeksizin yeni bir düzenleme yapmasının, Anayasa'nın 145. maddesi ile bağdaşmayacağı savunulmuştu.

Değişikliklerin ayrıca Askeri Mahkemelerin Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu'nun, ''Askeri mahkemelere ve adliye mahkemelerine tabi kişiler tarafından bir suçun müştereken işlenmesi halinde eğer suç Askeri Ceza Kanunu'nda yazılı bir suç ise sanıkların yargılanmaları askeri mahkemelere; eğer suç Askeri Ceza Kanunu'nda yazılı olmayan bir suç ise adliye mahkemelerine aittir'' hükmünü içeren 12. maddesiyle çeliştiği savunuluyordu.

21 Ocak 2010, Perşembe

-----------------------------------------------

Ekrem Dumanlı (Zaman) - Sivil vesayetten yargıç diktatörlüğüne mi?

----------------------------------------------

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=942764&title=sivil-vesayetten-yargic-diktatorlugune-mi


Ekrem Dumanlı
Zaman , 21 Ocak 2010


Sivil vesayetten yargıç diktatörlüğüne mi?


Şu hale bakın; bir taraftan "sivil vesayet"i tartışıyoruz, öbür taraftan da "parti kapatma davası"nın yeniden açılıp açılmayacağını.
Bu nasıl bir sivil vesayetmiş ki her lahza kapatılmakla tehdit edilebiliyor? Bu nasıl bir "sivil dikta" tehlikesiymiş ki başının üzerinde mevhum bir giyotinle dolaşıyor? Bu nasıl bir "tek adam rejimine doğru" gidişmiş ki bir partinin genel başkanı haftanın neredeyse yedi günü medyadan "yüce divan" tehdidi alıyor ve bu tehdit altında iktidar sefasını(!) sürebiliyormuş?

Aslında "sivil vesayet" tartışması ile AK Parti'nin kapatılacağına dair dedikoduların çıkarılması arasında çok sıkı bir bağ bulunuyor. Sivil vesayet tartışmasını başlatanların amacı buydu demiyorum, zira bu işin başlangıç çizgisinde yargı diktatoryasına kaldırım taşı döşeyeceğine ihtimal vermediğim insanlar var. Ancak mesele, maalesef, bambaşka bir mecraya kaymıştır ve artık göstere göstere suistimal edilecek hale gelmiştir.

Bugün bazıları "sivil diktatörlük"ten bahsederken resmen savcılara suç duyurusunda bulunmanın histerik coşkusuyla hareket ediyor. Yani, "bu partiyi kapat; yoksa sivil vesayet bir kâbus gibi üzerimize çökecek" derken aslında tartışmanın sebeb-i hikmeti (!) maksad-ı nihayeye dönüşüyor. Bir yönüyle ihbarmış gibi sarf edilen sözler ve yazılar, diğer bir yönüyle de "kapatma davası klasörlerine" delil haline getiriliyor.

Hâl böyle olursa bu tartışmaya talihsiz bir şekilde bulaşmış bazı aydınlar tarih karşısında pişman olmaz mı? Hem de nasıl! Geride yedi cedlerini utandıracak anti-demokratik bir miras bırakmış olurlar çünkü. Sebebi de gayet açık: "Sivil diktatörlük" gibi bir evhamdan kaçarken, ülkeyi anti-demokratik zorbalığın bulunduğu Jüristokrasi (yargı diktatörlüğü) uçurumunun kenarına getirmiş olurlar.

Aynen öyle! Bundan önceki kapatma davalarının arkasında bazı asker zevât vardı ve yargıdan bir kısım militan kişiler hakkı hukuku bir kenara iterek kendilerine verilen emri yerine getirdi. Unutmamak gerekir ki, her kapatma davasının intikamını bizzat millet aldı. Son hesabı millet kesti. Bu arada en kutsal emanetlerden biri olan üniformanın altında siyaset yapanlar çalıştıkları kurumun itibarını sarstı. Kamu vicdanının son sığınağı sayılabilecek adalet mekanizmasını yerle bir eden bazı yargı mensupları ise sadece kendi mesleklerini bitirip tüketmiş olmadı; sandığın yeni partiler yoluyla da olsa tokadını ensesinde hissetti.

Parti kapatmayı artık tarihe gömmek gerekiyor! Bunu tartışıyor olmak bile çağdışı, ilkel ve utanılacak bir durum. Hangi parti olursa olsun durum budur. Ergenekon davasından dolayı bir partinin lideri uzun zamandır hapishanede; yargıdan tık yok. Olsun. Parti lideri ve kurmayları çetenin hesabını adalet karşısında versin; ama onların partisi bile kapatılmasın; çünkü partileri açan da kapatan da halkın bizzat kendisidir. Üç beş yargıç kafa kafaya vererek; üstelik kapalı kapılar arkasında emirlere uyarak parti kapatırsa bu milletin söyleyeceği son söze herkes hazır olmalı.

Bu ülke hiçbir diktatörlüğe artık boyun eğmez; eğemez de. Ne askerî darbe yapılabilir ne yargıç hegemonyası kabul edilebilir. Sivillerin demokratik çizgiyi aşmasından korkanlar varsa şuna itimat etmeliler ki bu millet iradesini hiçbir partiye ipotek etmez. Halkın demokratik şuuruna ve seçme zekâsına güvenmeyerek yeni ve kirli yollar arayanlar başka bir diktatörlüğün peşinde. Millet bu gerçeği saniye saniye takip ediyor; bu aynen böyle biline!




BALYOZ!

Taraf Gazetesi yine gazetecilik tarihine geçecek bir habere imza attı. 2003 yılında hazırlanan geniş kapsamlı bir darbe planını aşama aşama şerh ediyorlar. İçinde tüyler ürperten iddialar ve o iddiaların belgeleri var. Mesela, cuntacıların Fatih Camii'ni bombalama planını, plan çerçevesinde halkın sokağa dökülmesini, krokilerle ve eylem planında görev alacak asker kişilerin listesiyle anlatıyorlar. 2 9'u general 162 subayın görev aldığı söylenen darbe planlamasında ülkemizin savaşa sokulması bile düşünülmüş. İnsanın kanını donduran iddialar bunlar. Ancak hiçbiri "fasa fiso" değil; çünkü hiçbiri mesnetsiz, belgesiz değil. Sıkıyönetim ilan edebilmek için "Oraj Hava Harekât Planı" yapmak, Ege'de uluslararası bir kriz çıkarmak, gerekirse bir jetimizin düşmesini sağlamak... Allah akıl, fikir, izan, vicdan versin! İnsan kendi milletine, kendi ordusuna bunları yapar mı? Cuntacılık böyle bir şey demek ki! Gözlerini iktidar hırsı bürüyünce aklî denge ortadan kalkıyor. Sağduyu yerle bir oluyor... Türkiye çok önemli bir dönemden geçiyor. Yakın zamana kadar gizlice ve sinsice yapılan planlar tek tek gün yüzüne çıkıyor. Bazı güçleri rahatsız eden de bu: Şeffaflaşma süreci! Daha düne kadar psikolojik harekât yaparak ülkeyi kaosa sürükleyenler bugün istedikleri gibi halkı manipüle edemiyor. Bir oradan bir buradan gözükerek insanları birbirine düşüremeyenler; büyük bir çaresizlik yaşıyor. Çareyi demokratikleşmede göreceklerine, aslî görev çerçevelerine döneceklerine yargıya baskı yaparak AK Parti'yi kapattırmak, yürütülen çete ve cunta soruşturmalarını örtbas etmek, sırtındaki mukaddes üniformanın kıymetini bilmeyerek halkına karşı eylem planları hazırlayanlara yeni imkânlar sunabilmek için yargıyı kirli amaçlarına alet ediyorlar.

Belli ki cuntacılar panik yaşıyor. Suçüstü yakalananlar çareyi yargı ve medyadaki dostlarını yardıma çağırmakta buluyor. Yargı mensupları, en başta da Başsavcı Abdurrahman Yalçınkaya, elini vicdanına koyup doğru düşünmeli, tarih huzurunda nesiller boyu yanlış bir icraatla anılmaktan sakınmalı. Olay artık daha da netleşti. Cuntacılar, onların medyatik ve lojistik destekçileri, hukukun pençesinden kurtulabilmek için yargıya baskı yapıyor. Şayet bu baskılardan sonuç alınırsa ortada ne adalet kalır ne siyaset; ne ülkenin itibarı korunabilir ne birlik-beraberlik. Bu ülke dünyanın saygın demokrasilerinden biri olmaya, bölgesinde lider ülke rolü üstlenmeye giderken cuntacıların haris ve hasis planlarının kurbanı edilemez... Taraf, 5000 sayfalık darbe planını yazmaya yarın da devam edeceğini duyurdu. Böyle bir gerçeği kamuoyuna taşıdıkları için alkışı hak ediyorlar. Bundan sonrası herkese büyük sorumluluk yüklüyor. Gazeteciler, siyasetçiler, iş dünyası... Herkes cuntacılar ve onların uzantıları üzerine kafa yormak zorunda...

21 Ocak 2010, Perşembe

----------------------------------------------

Tuesday, January 19, 2010

ZZ_Haber - 4 yıl hapsi istenen Ahmet Altan - Bu iddianame hukuk adına utanç verici

----------------------------------------------

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=940817&title=4-yil-hapsi-istenen-ahmet-altan-bu-iddianame-hukuk-adina-utanc-verici


4 yıl hapsi istenen Ahmet Altan: Bu iddianame hukuk adına utanç verici


Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan ve yardımcısı Yasemin Çongar, basın yoluyla hakaret ve suçluyu övme suçlarından haklarında açılan kamu davalarıyla ilgili Kadıköy Adliyesi'nde ifade verdi.

Altan hakkında 4 yıl 8 ay hapis, Çongar hakkında 2 yıl hapis cezası isteniyor.

Altan'ın, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül için, 'Kayıp Trilyon' davasında "şüpheli" sıfatını kullanan ve yargılanmasını isteyen Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz'a "Yargıçlar" başlıklı yazısında hakaret ettiği iddia ediliyor. Ayrıca Siyaset Meydanı adlı programda konuşan 16 yaşındaki çocuğun söylemiş olduğu sözden yola çıkarak Abdullah Öcalan ile Atatürk'ü kıyaslayarak suçluyu övme suçunu işlediği gerekçesiyle hakkında 4 yıl 8 ay hapis istemiyle dava açılan Ahmet Altan, mahkemede iddianameyi eleştirdi. Altan, duruşmadaşunları söyledi: "Bu iddianameler hukuk açısından utanç verici. Hukukta Atatürk'ün övgü sözcüğü olduğunu gösteren bir kriter yok. Atatürk kelimesini övgü kriteri olarak gösteren bir kriter yasada mevcut olmadığı için davanın düşmesi gerekir. Atatürk kelimesi bir övgü kriteri değildir. Hakkımdaki suçlamaları reddediyorum. Ayrıca Atatürk diye büyük övgü ödülünü Nelson Mandela almıştır. O da hüküm giyen biriydi. Dolayısıyla bu ödülü veren Parlamento'yu suçlamak mı gerekiyor? Ayrıca yazımda Abdullah Öcalan ile Atatürk benzetmesi yoktur. Sadece bir çocuğun söylediği sözden hareketle yazı yazılmıştır."

"Cemil Çiçek kafası ve Diyarbakır'dan bir mektup" başlıklı yazısında, PKK terör örgütünü övdüğü gerekçisiyle 2 yıl hapis istemiyle hakkında dava açılan Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Yasemin Çongar da, mahkemedeki ifadesinde, savaşın durmasını isteyen bir vatandaşın mektubunu yayınladığını belirtti. Çongar, "Türkiye'de 25 yıldır devam eden bir savaş var, birileri bu savaşı ırkçılık, şiddet propagandası yaparak savaşın durmasını istemiyor. Yazımda kesinlikle PKK ile ilgili övgü içeren bir söz geçmemiştir. Sadece gerilla kelimesi kullanılmıştır. Gerilla da İspanyolca 'savaşan kişi' demektir. Bu söz mektup içerisinde geçtiği için herhangi bir şekilde gerillaya övgü içeren bir söz geçmemektedir. Acaba savcı hiç Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ne gitti mi?" şeklinde konuştu.

AİHM'ye başvuracağız

Mahkemede savunma yapan gazetenin avukatı Ergin Cinmen de, görülen davalar arasında mahkumiyet olduğu takdirde AİHM'ye başvuracaklarını söyledi. Cinmen, mahkemenin basın özgürlüğünün kısıtlanması yönünden haklı bularak Türkiye'yi mahkum edeceğini söyleyerek, bu durumun da Türkiye'de basın özgürlüğünü zedelediğine dikkat çekti. Adliye çıkışında bir basın açıklaması yapan Altan ve Çongar, haklarında açılan davalarla ilgili ifade vermeye geldiklerini belirterek, açılan davaların sayısını bile bilmediklerini söylediklerini dile getirdi.

ZAMAN

Mürsel Karadeniz
İstanbul
16 Ocak 2010, Cumartesi

----------------------------------------------

ZZ_Haber - Gül Çankaya-da - Mr 367 adliyede --- Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu Ergenekon soruşturmasında -şüpheli- sıfatıyla ifade verdi

-----------------------------------------

http://www.taraf.com.tr/haber/46419.htm


Gül Çankaya’da Mr. 367 adliyede


Taraf / BAHAR KILIÇGEDİK - Istanbul - 09.01.2010


Gül’ün cumhurbaşkanlığını önlemek için ‘367 oy’ kararını ortaya atan Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu Ergenekon soruşturmasında ‘şüpheli’ sıfatıyla ifade verdi

Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Ergenekon soruşturması kapsamında “şüpheli” sıfatıyla İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili Turan Çolakkadı’ya ifade verdi.

Sabah saat 09.30 sıralarında avukatıyla birlikte Adliye’ye gelen Kanadoğlu, Başsavcıvekili Turan Çolakkadı’nın odasına alındı. İfadeye Ergenekon savcılarından Ercan Şafak da katıldı. Yaklaşık 2 saat ifade veren Kanadoğlu, toplam 4,5 saat adliyede kaldıktan sonra çıkışta basın mensuplarının sorularını yanıtladı. Kanadoğlu kısa açıklamasında “Hiç unutmamak lazım elbetteki hukuk devletinin onsuz olmaz koşulu yargı bağımsızlığıdır. Böyle bir ülkede cumhurbaşkanından başbakana, bakanından milletvekiline kadar herkes sade vatandaşlar gibi yargı önünde hesap verme durumundadır. Ben de sade bir vatandaş olarak görevimi yaptım” dedi.

Evini arayın, gözaltına almayın

Kanadoğlu, Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından 22 Aralık 2009’da ifadesinin alınması için savcılığa çağrılmıştı. Avukatlarının savcılığa dilekçe vererek bazı taleplerde bulunması üzerine Kanadoğlu, bu tarihte ifade vermeye gelmemişti. Ergenekon soruşturmasını yürüten cumhuriyet savcılarının talebi üzerine 6 Ocak 2009’da İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi, Sabih Kanadoğlu hakkında arama kararı vermişti. Kararda teknik takip sonucunda “Kanadoğlu’nun Ergenekon terör örgütü mensupları ile irtibatlı olduğunun tesbit edildiği” belirtilmişti.

Mahkemenin verdiği arama kararının ardından Ergenekon savcıları, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne yazı göndererek Kanadoğlu hakkında gözaltı işlemi yapılmaması istenmişti. Yazıda polis uyarılarak “aksi davranışlardan kaçınılması”nın altı çizilmişti. Arama kararı üzerine Kanadoğlu’nun Ankara’daki evi bir jandarma üsteğmen ile sivil polislerden oluşan ekip tarafından aranmış, Kanadoğlu’nun masaüstü bilgisayarının ve laptopunun hard diskleri polisler tarafından yedeklenmişti. Soruşturma kapsamında Kanadoğlu’nun Ayvalık’taki evinde de arama yapılmıştı.

Çolakkadı: Delil topluyoruz

Adliyeden ayrılırken gazetecilerin sorularını yanıtlayan Turan Çolakkadı, “Delilleri topluyoruz. Deliller toplanınca her şey ortaya çıkacak” dedi. Kanadoğlu’na çok sayıda soru yönelttiklerini belirten Çolakkadı, “Kanadoğlu’nun hangi iddianamede yer alacağının” sorulması üzerine de bunun belli olmadığını söyledi.

-----------------------------------------

Önder Aytaç (röportaj yapan : Nuriye Akman - Zaman) - İki yüz yıldır yargılanmış bir hakim ya da savcı biliyor musunuz

-------------------------------------------

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=938250&title=profdr-onder-aytac-iki-yuz-yildir-yargilanmis-bir-hakim-ya-da-savci-biliyor-musunuz&haberSayfa=1


[Prof.Dr. Önder Aytaç] İki yüz yıldır yargılanmış bir hakim ya da savcı biliyor musunuz?


Prof.Dr. Önder Aytaç - Polis Akademisi öğretim üyesi ve Taraf Gazetesi Yazarı


Emniyet teşkilatında neler oluyor? Demokratik açılım neden Polis Akademisi'nde başladı? KCK operasyonundan sonra Diyarbakır'da o korkunç görüntüler belli bir amaçla mı verildi? Gerekli dersler çıkarılabildi mi? Polis özür diler mi? Kelepçe nasıl takılır? İstihbaratçılarla operasyonları yapanlar arasında dünya görüşü açısından hangi farklar var? Kim statükonun devamından, kim demokratikleşmeden yana? Emniyet müdürlerinin görevden alınması ne anlama geliyor? Ufukta yeni depremler var mı? Varsa kaç şiddetinde? Ergenekon uzantılarının eli polisi nasıl etkiliyor? Siyasi iradeyi kimler yanıltıyor? Bu ve benzeri soruların yanıtlarını merak ediyorsanız, buyurun efendim, Polis Akademisi öğretim üyesi ve Taraf Gazetesi yazarı Önder Aytaç sizi bilgilendiriyor...

Demokratik açılımın başlama gongu Polis Akademisi'nde verildi. Fakat KCK operasyonunda gözaltına alınan seçilmiş insanları, kollarında bir polis, ellerinde plastik kelepçe ile gösteren fotoğrafla sanki yazın açılan parantez kapatıldı...

Demokratik açılımın Polis Akademisi'nde başlamış olması yerinde bir karar değildi. Çünkü Polis Akademisi her şeye rağmen resmi ve üniformalı bir kurum. Açılım yüzde yüz demokratik olsa bile bazı insanlar ne oluyor, niye buradan start veriliyor dediler haklı olarak. Keşke Polis Akademisi yerine başka bir yerde başlansaydı. Kanımca, bakanı da etkileyen, Polis Akademisi'nden de kolejinden de hiç haz etmeyen bir üst düzey emniyet bürokratı demokratik açılıma Polis Akademisi'nden başlangıç yaparak, hem açılımı provoke ettirdi hem de gelecek saldırılarla Polis Akademisi'nin kurumsal anlamda yıpratılmasını bilinçli olarak istediği için böyle bir kumpas kurdu.


Diyarbakır'daki fotoğraf, emniyet müdürünün hatası mı, bilinçli bir tercih mi?

Daha önceki dönemlerde bir güç göstergesi şeklinde bu uygulama yapılırdı. Askeri dönemlerden kalmış bir psikolojik harp biçimi şeklinde, böylesi fotoğraflar güvenlik güçleri tarafından çekilir ya da çekilmesine zemin hazırlanırdı. Ogün Samast yakalandığında asker ve polis güvenlik güçlerinin onun çevresinde durup arkasına da Türk bayrağını alarak resim çektirmeleri de hâlâ hafızalarda kalan bir diğer örnek olsa gerek. Hatırlarsanız, aynı durum Abdullah Öcalan'ın yakalanmasında da yaşandı. Böylesi fotoğrafları bir kahramanlık olarak algılayan pek çok güvenlik personeli var.

Ama bu tip fotoğraflar kamuoyunda çok ciddi tepki uyandırıyor...

Haklı olarak. Bu fotoğraflarla, gözaltına alınanların % 100 suçlu olsalar bile, masum, acınacak ve mazlum rolü üstlenmeleri sağlanmış oluyor ki; bunu yapmamakta sayısız yarar var. Diyarbakır Emniyet Müdürü Mustafa Sağlam, rahmetli Gaffar Okkan'ın yaptığından belki de beş kat daha fazla olumlu adımlar atabilecek olan, Adıyaman'da olduğu 4 yıllık süreçte halkla çok güzel ilişkiler kuran, bilinçli olarak devletle milletin arasını açan ceberut idarecileri emniyet bünyesinde barındırmayan ya da pasifize eden çok başarılı bir güvenlik personelidir. Bu resim, kesinlikle onun bireysel anlamda tercihi değildir ve bu olaydan çok ciddi çıkarımlar yaparak, takım arkadaşlarıyla beyin fırtınaları yaparak bundan sonra böylesi görüntülerin olmayacağını kendi aralarında kararlaştırmışlardır.

Ama bir yanlış on doğruyu götürüyor...

KCK operasyonları demokratik açılımdan üç buçuk ay önce yapılmaya başladı. Sonradan siyasi irade KCK operasyonlarını belli bir süreliğine durdurdu. Belki de Bakan'ın emniyetteki tek danışmanı hatalı olarak dedi ki; 'demokratik açılım sırasında olmasın.' Halbuki gençleri örgütleyen ve belediye başkanlarının üzerinde de hüküm süren bir yapı bu. O yapı, dağda ölmüş olanın kardeşini öncelikle belediyeye aldırmak, belediyede çalışanların maaşlarının yarısına yakınını örgüte yardım olarak toplamak, bir yerde gösteri varsa oraya kendi akrabanı götürmek ve orada kendine de yoklama yaptırtmak, ihaleleri PKK'lılara vermek, telefon ile birebir örgütten talimatlar almak gibi sorumluluklar yüklüyorlar. O zaman örgütün merkezi ile bunlar arasındaki bağları koparalım diye Prof. İhsan Bal, Doç. Sedat Laçiner ve ben bas bas bağırıyorduk, operasyonlara devam edilsin diye. Bu operasyonlar olduktan sonra, bilinçli olarak bu kötü resim görüntü ortaya çıktı. Ama altyapısı çok kuvvetli bir operasyon, şubatta iddianame de sanırım gelecek. İddianame okunduğunda tamamıyla delilden suçluya gidildiğinin göstergesi olacak ve kamuoyu ve özellikle de % 85'lere varan masum ve PKK'yı desteklemeyen sessiz Kürt halkı, 'iyi ki bu operasyonlar yapılmış ve bizi KCK belasından kurtardınız' diyecekler.

Operasyon öncesi bilgi toplayanlarla operasyonu yapanlar arasında olaylara bakış açısından nasıl bir fark vardır?

Statükonun devamını istemeyen ve AB'deki polis-yurttaş ilişkisi nasılsa aynı ilişki bizde de yaşansın diyenler şu anda istihbarat, kaçakçılık, organize, terör, asayiş ve güvenlik birimlerinde yoğunluklu olarak görev yapıyorlar. Bunlar yurtdışında master, doktora yapmış, dile çok hakim, uygulamanın içerisinde de bire bir çalışan ve annesi babası ile de Anadolu insanı olanların evlatları. Ve bunlar artık yapmış oldukları her operasyondan sonra hatası neydi, doğrusu neydi diye tartışan, hatalarını endişelenmeden masaya yatıran ve bir daha yapmamak için neler yapılması gerektiğini sistematize eden arkadaşlar.

-----

-Demokratik açılımın başlama gongu polis akademisinde verildi. Fakat emniyetin verdiği son resim korkunç. KCK operasyonunda gözaltına alınan seçilmiş insanların, kollarında bir polis, ellerinde plastik kelepçe ile temerkuz kampı görüntüsü verecek şekilde kamuoyuna gösterilmesiyle sanki yazın açılan parantez kapatıldı. Polis bunu cehaletinden mi yapıyor, yoksa belli bir amaçla mı?

-Demokratik açılımın Polis Akademisi'nde başlamış olması yerinde bir karar değildi. Çünkü Polis Akademisi her şeye rağmen resmi ve üniformalı bir kurum. Açılım yüzde yüz demokratik olsa bile bazı insanlar ne oluyor, niye buradan start veriliyor dediler haklı olarak. Keşke Polis Akademisi yerine başka bir yerde, mesela Bilkent Üniversitesi'nde veya başka sivil toplum kuruluşlarında başlansaydı. Kanımca, bakanı da etkileyen, Polis Akademisi'nden de kolejinden de hiç haz etmeyen bir üst düzey emniyet bürokratı Demokratik Açılıma Polis Akademisi'nden başlangıç yaparak, hem açılıma provoke ettirdi hem de gelecek saldırılar da Polis Akademisi'nin de kurumsal anlamda yıpratılmasını bilinçli olarak istediği için böyle bir kumpas kurdu.

-Akademinin başındakiler neden itiraz etmediler?

-Akademinin başına ilk defa akademisyen olan, emniyet müdürü olmayan yeni bir rektör gelmişti. Bakanın da akademisyen kökenli olması neticesinde iyi niyetli düşünmelerinden dolayı, ellerinin altında da böylesi bir eğitim kurumu olunca, emniyetteki üst düzey bir yetkilinin provokasyonel düşüncesi ile Akademi Başkanı Prof. Zühtü Aslan ile Bakan Prof. Beşir Atalay'ın da önyargısız ve masum düşünceleri sonucunda, 'Polis Akademisinde' hayır olmasın gibi farklı alternatifler bir görüş sunulamadı. Ancak yapılan başlangıcın Akademiden olması doğru değildi, isabetsizdi.

-Neye varır bu işin sonu?

-Merak etmeyin, su akar yolunu bulur. Yeter ki büyük bedeller ödenmesin.

-Diyarbakır'daki fotoğraf, emniyet müdürünün hatası mı, bilinçli bir tercih mi?

- Daha önceki dönemlerde bir güç göstergesi şeklinde bu uygulama yapılırdı. Askeri dönemlerden, askeri yöntemlerden kalmış bir psikolojik harp biçimi şeklinde, böylesi fotoğraflar güvenlik güçleri tarafından çekilerek ya medya mensuplarına dağıtılır ya da medyanın böylesi pozları çekmesine zemin hazırlanırdı. Ogün Samast yakalandığında asker ve polis güvenlik güçleri onun çevresinde durup, arkasına da Türk bayrağını alarak resim çektirmeleri de hala hafızalarda kalan bir diğer örnek olsa gerek. Hatırlarsanız, ayni durum Abdullah Öcalan'ın yakalanmasında da yaşandı. Böylesi resim çekilmesinin ve fotoğrafların medyaya dağıtılmasının gerekliliğini; bir başarı, bir kahramanlık olarak algılayan sanırım pek çok güvenlik personeli de var.

-Ama bu tip fotoğraflar kamuoyunda çok ciddi tepki uyandırıyor.

-Haklı olarak. Bu fotoğraflarla, gözaltına alınanların % 100 suçlu olsalar bile, masum, acınacak ve mazlum rolü üstlenmeleri sağlanmış oluyor ki; bunu yapmamakta sayısız yarar var. O yüzden KCK operasyonları bağlamında Diyarbakır da çekilen bu fotoğraf da haklı olarak çok tepki çekti. Diyarbakır emniyet müdürü Mustafa Sağlam, rahmetli Gaffar Okkan'ın yaptığından belki de beş kat daha fazla olumlu adımlar atabilecek olan, Adıyaman'da olduğu 4 yıllık süreçte halkla çok güzel ilişkiler kuran, bilinçli olarak devletle milletin arasını açan ceberut idarecileri emniyet bünyesinde barındırmayan ya da pasifize eden çok başarılı bir güvenlik personelidir. Bu resim, kesinlikle onun bireysel anlamda tercihinin sonucu ortaya çıkmış bir durum değildir ve bu somut olaydan da çok ciddi çıkarımlar yaparak, takım arkadaşlarıyla birlikte beyin fırtınaları yaparak bundan sonra böylesi görüntülerin olmayacağını da kendi aralarında kararlaştırmışlardır.

-Bu görüntülerin oluşması tepeden mi istendi öyleyse?

-Tepeden böyle bir şey gelmiş midir, umuyorum gelmemiştir. Ama verilen resimler kötüydü. Zırva tevil götürmez. Olmamalıydı. Yapılmamalıydı. Daha önceki yıllarda, polis kendi elini, gözaltına alınan kişiyle beraber kelepçelerdi. Ya da kişileri birbirine kelepçelerdi ki; burada asli unsur asayişin temin edilmesi ve gözaltındaki kişilerin hiçbir zarara uğramadan ve kaçmadan teslim edilmesi sürecinin yaşanması durumu. Kanun tam netliğiyle ne yapman gerektiğini söylemiyor ve her somut duruma göre, güvenlikçiler inisiyatif kullanıyorlar ki buradaki foto görüntüsü ilkel, çağdışı ve askeri yönetimleri ve polis devleti uygulamalarını anımsatan bir resim karesiydi.

-Bu, hala önünü göremeyen insanlar olduğunu, emniyetin bir arpa boyu yol alamadığını mı gösteriyor?

-Kesinlikle haaaaaaaaaayır. Ortada bir hatanın varlığını, Diyarbakır Emniyet'in bundan derslerini aldığını, bundan sonra asla böylesi bir duruma meydan vermeyeceğini ve Diyarbakır örnekleminde yüzlerce atılan olumlu emniyet asayiş adımının yanında, tek bir olaya bağlı bir genelleme yapmanın sağlıklı olmayacağını gösteriyor.

-Ama ne özür dilendi, ne de hata olarak algılandığına dair bir işaret verildi.

-Emniyet gibi üst düzey aktif görevin çok az, pasifte, kızakta önemli görevlere gelmeyi bekleyen bir çok insanın çok olduğu iş kollarında, ne kadar çok medyaya çıkarsan, ne kadar çok konuşursan, ne kadar çok yaptığın güzellikleri kamuoyu ile paylaşırsan, başına hemen bir sıkıntı gelme ihtimali belireceği için, 'bu adam da artist oldu, polislik yapmayı bıraktı' denileceği için, insanlar sessiz kalmayı tercih ediyorlar ve susuyorlar.

Biz geçen hafta sonu Diyarbakır, Siirt ve Batman'daydık. Siirt'teki İl Emniyet Müdürü Celali Bey halkla bütünleşmenin en güzel örneklerini veriyor. İlin polisi, il belediye başkanını mahkeme kararıyla gözaltına almaya gittik, kapıyı çaldık, açmadı. On tane çocuğu vardı içeride. Bir daha kapıyı çaldık açmadı, savcıyı aradık 'kapıyı kırın' talimatını verdi. Biz de kapıyı kırıp girdik. Çocukları çok endişeliydi. Okumuş olan, entelektüel donanımı olan emniyetçi arkadaşlar, tek tek her çocukla ilgilendiler ve endişelerini izale ettiler. Belediye başkanı ile de bir saat, bir buçuk saat oturduk ve konuştuk. Adam bize 12 Eylülde nasıl sıkıntı çektiğini, kaçtığında nasıl işkence gördüğünü anlattı. Biz de polis artık eski polis değil şimdi dedik, bunu yaşayarak da gösterdik. Aldık eline kelepçe bile takmadan götürdük Diyarbakır'a teslim ettik diyorlar.

-Yani öylesi de var, böylesi de var demek istiyorsunuz ama bir yanlış on doğruyu götürüyor.

-Tek bir kare bile olsa kötü görüntüyü vermemesi lazım polisin. Bunda sizinle hem fikirim. Eminim Diyarbakır da bundan sonra bu hatayı tekrarlamayacak şekilde kendine ders çıkardı. KCK operasyonları demokratik açılımdan üç buçuk ay önce yapılmaya başladı. Sonradan siyasi irade KCK operasyonlarını belli bir süreliğine durdurdu. Belki de Bakan'ın emniyetteki tek danışmanı hatalı olarak dedi ki; 'demokratik açılım sırasında olmasın.' Halbuki gençleri örgütleyen ve belediye başkanlarının üzerinde de hüküm süren bir yapı bu. O yapı, dağda ölmüş olanın kardeşini öncelikle belediyeye aldırmak, belediye de çalışanların maaşlarının yarısına yakınını örgüte yardım olarak toplamak, bir yerde gösteri varsa oraya kendi akrabanı götürmek ve orada kendine de yoklama yaptırtmak, ihaleleri PKK'lilere vermek, telefon ile birebir örgütten talimatlar almak gibi sorumluluklar yüklüyorlar. O zaman örgütün merkezi ile bunlar arasındaki bağları koparalım diye Prof. İhsan Bal, Doç. Sedat Laçiner ve ben bas bas bağırıyorduk, operasyonlara devam edilsin diye. Bu operasyonlar olduktan sonra, bilinçli olarak bu kötü resim görüntü ortaya çıktı. Ama altyapısı çok kuvvetli bir operasyon, Şubatta iddianame de sanırım gelecek. İddianame okunduğunda tamamıyla delilden suçluya gidildiğinin göstergesi olacak ve kamuoyu ve özellikle de % 85'lere varan masum ve PKK'yi desteklemeyen sessiz Kürt halkı, 'iyi ki bu operasyonlar yapılmış ve bizi KCK belasından kurtardınız' diyecekler.

-Siz şimdiden, iddianameyi okumadan nasıl böyle bir şey söyleyebilirsiniz?

-Canını dişine takarak çalışan bölgedeki görevli emniyetçi arkadaşlar ve oradaki sessiz Kürt kanaat önderleri, Kürt öğretmenler, Kürt STK'lar da öyle söylüyor çünkü. Zaten üç günlük gözaltı süresinden sonra bu insanların büyük bir çoğunluğunun tutuklanmış olması da savcının iddianamesini hakimin kabul etmiş olmasının bir diğer göstergesi.

-Operasyon öncesi bilgi toplayanlarla operasyonu yapanlar arasında olaylara bakış açısından nasıl bir fark vardır? Hangi grubun entelektüel donanımı demokratik açılımı destekler nitelikte?

-Statükonun devamını istemeyen ve AB'ndeki polis yurttaş ilişkisi nasılsa aynı ilişki bizde de yaşansın diyenler şu anda istihbarat, kaçakçılık, organize, terör, asayiş ve güvenlik birimlerinde yoğunluklu olarak görev yapıyorlar. Bunlar yurtdışında mastır, doktora yapmış, dile çok hakim, uygulamanın içerisinde de bire bir çalışan ve annesi babası ile de Anadolu insanı olanların evlatları. Ve bunlar artık yapmış oldukları her operasyondan sonra hatası neydi, doğrusu neydi diye tartışan, hatalarını endişelenmeden masaya yatıran ve bir daha yapmamak için neler yapılması gerektiğini sistematize eden arkadaşlar.

-Ya diğerleri?

-Diğerleri mi? İlahi Nuriye Hanım sen adamı öldürürsün. Bu diğerleri, emniyette artık % 10 kadar bile kalmadı. Statükoyu savunan, işkenceden zevk alan, devletin ceberut devlet olmasını isteyen, yurttaşa çökerek ondan menfaat temin eden, devletle milletin arasını açan, asalak sürüsü insan sayısı % 10'lardadır artık. O nedenle de emniyetin % 90'ı beni çok sever. % 10'u da benden nefret eder. Ben de elime imkân geçtiği gün, inan o kirli olanları -ki bunların pislikleri, hırsızlıkları, işkencecilikleri ve dosyaları mahkemelerce de sabittir- o gün emniyetten atarım ve pırıl pırıl yurttaşa hizmet eden emniyeti hep birlikte görmüş oluruz.

-Polis, pardon demez mi hiç, özür dilemez mi? Zaaf olarak mı görülür bu işler?

—Statükoyu savunan emniyetçiler açısından, evet zaaf olarak görüyorlar özür dilemeyi. O nedenle de yapamıyorlar. Devletin baba olduğunu kabul edenler, devlet özür dilemez diyorlar ve halt ediyorlar. Bir hata varsa; -ki var- kesinlikle özür dileyebilmeli, bir daha da yapmamalı ama aynı hatayı. Eğer bir hata yapıyorsa çok rahat çıkıp hesap verebilmiş olmalı. İnanın 5 yıla kalmaz bunu da göreceksiniz emniyette. Yeter ki bakanlara iyi danışmanlık yapan emniyetçiler olsun.

-Tabii bakana sormadan yapamazlar böyle bir açıklamayı.

-Yapamazlar. Bakan şu anda sivil yapıya polisi şikayet müessesesi diye AB ülkelerindeki bir güzel çalışmayı getirmeye çalışıyor. Yani sivillerin de üniformalı kurumları gözetim ve denetim altında tutabileceği bir yapıyı kurmaya çalışıyor, polisin ve bütün güvenlik güçlerinin daha da fazla hesap verebilirliği artsın diye. Polisi çok daha iyi güvenlik hizmeti sunsun diyorsak, özlük hakları bakımından da diğer güvenlik güçleri ile eşitleyen bir özlük hakkı sistematiğini getirmeliyiz. İkircikli yapıya son vermeliyiz.

-Kelepçe takmak şart mıdır?

-Kelepçe önden takılmaz. Önden kelepçe şov amaçlı bir durumdur diyebilirim. Normalde kelepçe takma kuralını ihlal eden bir şey bu. Arkadan kelepçe takılır ya da birbirlerine kelepçe ile takılır. Diyarbakır örneklemesinde, gözaltına alınanlar sabahtan doktora daha sonra da adliyeye götürülüyor. Adliyeye götürülürken Dicle ve Doğan haber ajansından bazı arkadaşlar o anın görüntülerinin fotoğrafını çekiyorlar. Demin de dediğim gibi, evet bu tip bir şeyin yapılmaması lazım. Fakat birden fazla kişinin olduğu böylesi terör merkezli kalabalık gözaltılar da, devlet oradaki en büyük mülki amire ve emniyet müdürüne diyor ki, 'gerekli bütün tedbirleri al'. Kaçma olayının olmaması için, insanların başına bir sıkıntı gelmemesi için. Gerekli olan tüm tedbirleri al. 'Eğer bir şey olacak olursa bütünüyle sen ve senin altında çalışmış olanlar sorumludur' diyor.

-Polisin yaşadığı iç baskıya işaret ediyorsunuz.

-Evet. Çalışanlar böylesine bir psikolojik baskı altındalar. Bu KCK operasyonunda sadece belediye başkanları alınmadı, KCK'lı bir hayli lider pozisyonundaki gençler de vardı ki bunlar kolaylıkla şiddete başvurabilecek insanlar. Yani belki sadece belediye başkanları olmuş olsaydı bu tip bir görüntü de verilmezdi. Yalnızca Diyarbakır merkezli değil, Emniyet Genel Müdürlüğünde de, Polis Akademisinde de,Eğitim Daire Başkanlığında da bu somut olayın tartışması yapılıp, buradan da gerekli olan dersler çıkarıldı.

-Dersi derste öğrenmek gerekmez miydi! Siz ne biçim hocasınız, derslerinizde böyle mi öğrettiniz polislere?

-İki kere iki kaç eder diye Kayserili işadamına sorunca, alırken mi, verirken mi gülüm diye soruyor. Matematik gibi mutlak bir doğru bile, sosyal bilime geçince böylesine farklılaşabiliyorsa, bire bir somut olaylarda da, her zaman derslerde görmüş olunan yapılamayabiliyor. Ama son on yıldaki benzeri operasyonlara bakmış olduğumuzda çıtanın azımsanmayacak derecede yükselmiş olduğunu da görüyoruz değimli? İlhan Selçuk da, Mustafa Balbay da, Yalçın Küçük de, Kemal Alemdar da, Sinan Aygün de, Sabih Kanadoğlu da, Kemal Güriz de, Nurseli İdiz de, Merdan Yanardağ da polisteki bu olumlu değişimi gördüklerini söylüyorlar.

-Medya; askerin, MİT'in ve emniyetin içindeki cuntaları ve taraftarlarını artık sorguluyor, polis aynı ölçüde sorgulanıyor mu?

-Medya, evet son yıllarda artık medyada monopolün, tekelleşmenin, tek ses tek nefes olmanın kırılması ile doğru orantılı olarak; askerin, emniyetin ve MİT'in içindeki cuntacıları sorgulamaya başladı. Önceden tek ses olan ana akım medya mehter yürüyüşü yapıp, polise çatarken,asker ve MİT'i 'es' geçmekteydi. Polis ise cuntacıları sorgulama bağlamında hem içindeki 'Ergenekoncuları' ve 'organize suça bulaşmış'üst düzey yöneticilerini inanılmaz bir çabayla sorguluyor, dosyalarını hazırlıyor, kamuoyu ile paylaşıyor ve yargıya teslim ediyor. İbrahim Şahin'i, Adil Serdar Saçan'ı yakalayan kim? Genel Müdür Yardımcılarını irdeleyen kim? Artık polisin iç yapısı, yanlış yapanı, kirlenmiş olanı, gücü yurttaşı ezmek için kullananı, meşruiyetini hükümetten ve halktan almanın dışında başka yerlerde arayanları dışarıya atan bir yapı biçiminde.

-Ergenekon'un kendi içindeki uzantılarını ortaya çıkarmak için, Emniyet birkaç bilinen ismin dışında, yeterince çaba gösterdi mi?

-Kesinlikle gösterdi ve daha da göstermeli. Emniyet eğer kendi içerisindeki yanlışları temizlemezse, başkalarının yanlışlarının temizlenmiş olmasına katkıda bulunamaz ki. Hüseyin Özalp, Hanefi Avcı, Ramazan Akyürek, Ahmet Pek gibi isimlerin emniyet içinde çoğalmasıyla daha da bu belirginleşecek. En tepe noktada bir emniyetçiye, Ergenekoncuların ziyarete geldikleri kamera kayıtlarında bile varsa ne denilebilir ki?



-İstihbarat daire başkanı yeni görev değiştirdi. Kaçakçılık daire başkanını da görevden alacaklar diyorlar. Emniyette dört genel müdür yardımcısından yalnızca bir tanesi kaldı diye yazılar okuyoruz. Neler oluyor?

-Evet, İstihbarat daire başkanlığındaki ve illerdeki bütün istihbarat şube müdürleri ile Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanını, başkanlıktaki şube müdürlerini ve illerin Kaçakçılık, organize, narkotik ve mali suç şube müdürlerini değiştirmeyi istediklerine ait değerlendirmeler genel müdürlük koridorlarında sıklıkla konuşuluyor. Eğer gerçekten de Başbakan Erdoğan da kandırılarak bunlar yapılacak olursa, Türkiye de 3-4 ay içinde ciddi anlamda güvenlik kaosu yaşanabilir ki zaten Ergenekonun da, muvazzaf yapının da istediği budur. Çok ciddi donanımı ve bilgi birikimi olan bu insanlar ile oynanılarak, Türkiye'de tekrar terör azdırılmamalıdır.

-Önder hoca, kadroculuk yapanların sözcüsü mü oldu yoksa!

-Haaaaaaaayır be Nuriye Akman. Önder Hoca yalnızca önceden 'tehlikenin farkında mısınız?' diyor ve uyarıyor. Aynı 'sussan gönül razı değil, söylesen tesiri yok' anlatımındaki gibi. Ayrıca evet ben de güzelin, hukukun üstünlüğünün, devletin güvenlik güçlerinin yaptığı her eylem ve işlemde şeffaflığının ve hesap verebilirliğinin gerekliliğinin kadroculuğunu yapıyorum ki ne var bundaaaaaa!

-Çok güzel söylüyorsunuz da, ben geçmişte de emniyette görev yeri değişenlerin ağzından bu feryatları çok duydum.

- İstihbarat birimlerinden bilgilerin gelmesinde ve bu bilgilerin işlenmesinde çok ciddi hatalar yapılabilir. Başbakan Erdoğan'ın kendisine emniyet konusunda bilgi verenlerin hatalı ve yanlı danışmanlık yapmasına rağmen, böylesi bir çelişkinin ülkemize yaşatılmayacağına inanıyorum.

-Ne demek şimdi bu? Kişiye özel mi geliyor istihbari bilgiler?

-Yok be Nuriye Akman. Google' gir her şey orada açık ve seçik duruyor zaten. 'Hacı Müdür' yaz bak. 'Semiz Kuş' yaz oku. 'Karanlık' derginin özür dilediği emniyetçi diye tıkla ve bak. 'özel güvenlik trilyoneri' yaz indir. 'Sakarya Türküsünü tutan müdür' de bak. 'Ergenekoncularla görüşen emniyetçi' de oku... Bazı emniyetçilerin hırsı, aklının bir karış ötesinde. E ne diyelim, bekleyelim ve görelim... Böylesi bir hatanın yapılmış olması hem İçişleri Bakanının, hem de Ak Parti hükümetinin kendi ayağına kurşun sıkması demektir. Hele de bu hatanın bir adım devamında kaçakçılık daire başkanı ve illerdeki kaçakçılık şube müdürleri de görevden alınacak ve görev yerleri değiştirilecek olursa o zaman bütünüyle Türkiye'nin kaosa doğru adım attığını, ya da Ergenekon'un Emniyet'teki uzantısının adımlarını duyuyoruz diyebiliriz.

-Bilmece gibi konuşmayın hocam. Ergenekon'un Emniyet'te uzantıları görev başına geliyor diyorsunuz. Böyle bir şey varsa, şu anki görev yerinde neden tutuluyor o zaman?

-Vakti zamanında başbakan çok yakınmış gibi bir görüntü verdiği için. Eziklik ve itilmiş ve kakılmışlık psikoloji içindeki bir insanın, kendisini dahi görüp bütün emniyeti aşağıladığı için. Emniyette insanları iki yafta ile karalayıp artık iş yapamaz hale getirmek istediği için.

-Bu kişilere aktif görev vermeye hazırlanan siyasi iradeyi aymazlıkla mı suçluyorsunuz yani?

-Önceleri Ak Parti ve hükümet içerisinde; devleti Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu, Vecdi Gönül'den başka çok ciddi bilen insan yoktu. Son dönemde devleti tanımaya başladıkça ve derin devletin Bülent Arınç örneğinde olduğu gibi suikastler bile yapan yapısını gördükçe, bir kısım Ak Partilide tırsmalar ve geri adım atmalar, bir kısmında da durmak yok yola devam şekliyle karar vermeler oldu. Ak Parti'de polise çakmakla bazı çevrelerden prim toplayacağına inanan Elazığ milletvekili Feyzi İşbaşaran gibi, Cumhuriyet gazetesine açıklama yapan ve ismini vermeyen iki milletvekili gibi, TSK'yı savunuyorum diye kaş yaparken göz çıkaran Ankara milletvekili gibi ya da Turan Çömez gibi Ergenekon'la irtibatlı olan kişileri varsa veya Abdüllatif Şener gibi gemiyi öncelikle terk ederek köşede yeni seneryolar için bekleyen çakma AKP'liler varsa, bunlarla Ergenekon yapısının ve dolayısıyla da Ergenekon'un emniyetteki uzantıları ile de emniyette canla başla çalışan Anadolu insanlarının başına eminim ve Başbakan da emindir ki bir çorap örülmek istenmiyordur.

-Ramazan Akyürek mi önleyecek bunları?

-Rahmetli Özal 20 sene önce yalnızca MİT'in ve askeriyenin olan istihbarat yapma yetkisini, Emniyet'e de geçici dördüncü madde verdi. Allah ganigani rahmet eylesin ki, bugün geldiğimiz noktada, Türkiye'deki başarılı operasyona dönük istihbarî verinin yüzde 87'sini tek başına emniyetin topladığını eski istihbarat daire başkanı Sabri Uzun övünçle söylüyordu. Geri kalanını da diğer güvenlik birimleri toplamaktadır. Hal böyleyken, 20 yılda oluşmuş bu bilgi birikimini kaale almamak, onu dışlamak, akla hafızaya uymayacak şekilde Ramazan Akyürek'i almak beraberinde Ergenekon'a kucak açmış olmakla doğru orantılıdır.

-Bir dakika. Sonuçta görev değişikliği kararını Başbakan verecek, onu yanıltıyorlar mı diyorsunuz?

-Ya ne akıllı bir insansınız siz Nuriye Akman.Yani acaba diye bir soru soruyorum. KCK operasyonları çok önemli. Olay yalnızca gözaltına alınanlara takılan kelepçeden ibaret değil. Ama tek bundan dolayı Diyarbakır polisi linç edilmeye çalışılıyorsa, bunu iyi okumak gerekli. Ondan sonra da, o bölgede en güzel demokratik açılımların yapılmasına güvenlik konseptinde katkı sağlayacak il emniyet müdürü ve ekip arkadaşları bile tırsık davranmaya başlayabilir. Bir dahaki seferde kararlı hareket etmiş olmaktansa, yerleşik yanlış teamüllere göre düşünmüş olmayı ya da o bölgede olağanüstü hal / sıkıyönetim hali olsun ki; gazete mazete kalmasın n demiş olmayı düşünen insanlar gelebilir. Hâlbuki istenilen bu değil. İnadına demokratik açılım, inadına daha fazla özgürlük, inadına AB ülkelerindeki yurttaşın haklarına sahip bir Anadolu insanı statüsünün kazanılması...

-Bir yandan da polis devletine mi gidiyoruz endişeleri var ama. Yani benim gibi faniler, neden askerin karşısında polisi tutsun ki?

-Kesinlikle askerin karşısında polisi tutmamalısınız. Askerin kendi içerisindeki çürüklerin temizlenmesi ne kadar önemliyse, polisin içerisindeki çürükler de öyle temizlenmeli. Yalnızca polisin değil, yargının içindeki de. Son iki yüz yıldır belki yargıda yargılanmış olan bir tane hakim savcıyı biliyor musunuz? Ben bilmiyorum da... Polis kendi içerisinde göreceli olarak son yıllarda artan bir şekilde yanlışa yönlenen personelini temizlemeye çalışıyor. Ama tek başına bu yeterli değil. Elbette askeri vesayetten kurtulurken, polis devletine doğru da adım atılmamalı. Bunda da yargının hızlı işlemiş olması, güvenlik güçlerinin de, yargının da, MİT'in de, poliste olduğu gibi bütün eylemlerden hesap verebilir, şeffaf ve denetime tabii olmuş olmaları lazım. Burada en önemli görev de yurttaşın. Gördüğü her yanlışı 155 aracılığı ile devletle paylaşacak. Oğlunu, kızını, yeğenini, akrabasını, parası varsa da gariban Anadolu çocuklarını; hangi kurumlarda sorun görüyorsa oraya yerleştirecek, üniversitede okutacak ve doktor, hakim, savcı, subay, emniyet müdürü, gazeteci, öğretmen yapacak. Aynı Rahibe Terasa'nın yaptığı gibi...



-Sözün özü, polis devletine kayma tehlikesi var mı yok mu?

-Polisi istediğin zaman sindirebilirsin, siyasi yapının avucunda olduğu için. Bir de eskisi gibi kolay değil militari devlet olmak da polis devleti olmak da. Alttan gelenler artık çağıyla bütünleşmiş insanlar. Kötü insan gelmiyor, gelenler okuyamıyor, barınamıyor artık poliste. Ama tepe noktalardakiler, sırf koltuğunu korumak için ve eski yöntemi devam ettirmek için, ceberut müdür olursa, polis de istemeden ceberut olabilir. Bunun olamayacağı bir yapının artık sistemleştirilmesi lazım.

-Polis siyasetçinin elinde bir manivela değil mi?

-Polis siyasetçinin, bürokratın, valinin elini eteğini öpmüş olmaktansa, gideyim bir tane paşaya yakın durayım, onun dışında da hiçbir bürokrata, hiçbir siyasiye eyvallah çekmeyeyim diyordu önceden. Şimdi de hala bu düşüncede olan az sayıda müdürler var. Ancak son dönemlerde, artık hukukun üstünlüğü olsun ve Türkiye'de daha fazla demokrasi olsun düşüncesi içinde olanlar ağırlık kazanmaya başladı.

-Ne oldu, vahiy mi geldi polise? Yoksa siz onları aydınlattınız da nirvanaya mı erdiler?

-Elbette gelmedi. Hem vahiy gelme de bitti sanıyorum değil mi? Hem iş tek vahiy gelmesine kaldıysa, durum çok kötü demektir. Şaka bir yana. Polisin seçiminde ve kalitesinde artış oldu. Üniversite mezunları göreve alındı. Aynen Almanya'da sokaktaki polis memurlarının bile mastırlı olması gibi eğitiminde artış oldu. Artı polis teknik takibe dönük araç ve gereçleri memur bazında bile çok iyi kullanmaya başladı.

-Karakollarda dayak bitmedi ama. Bugün haberlerde izledim. Yine karakolda bir ailenin bütün fertlerini benzetmişler. 17 yaşındaymış çocuk. Ehliyetsiz araba kullanmış. Almışlar içeri. Arkasından da ailesi gelmiş. Çocuklardan biri iştime engelleymiş, cihazını kırmışlar kulağının içinde. Hepsinin ağızları yüzleri dağınıktı. Karakollara vahiy gelmiyor galiba!

-Tolere edilecek şey değil. Bu olayı yapan güvenlik personelini kesinlikle cezalandırıp kamuoyu ile de sonucu paylaşmış olmak lazım. Bakın, torpilli olanlar veya çalışkan olanlar istihbarat dairesi başkanlığına, kaçakçılık daire başkanlığına, terörle mücadele daire başkanlığına gitmek ister. Polis akademisini bitirmiş olan amirler de, memurlar da öncelikle bu üç bölümde çalışmış olmak isterler. Neden? Olanakları bu birimlerin biraz daha fazla. Çalışma şartları zor olsa da daha havali, afili bu birimler. Eğer buralarda çalışamazlarsa illerde şubelerde çalışmak isterler. Buralarda da çalışamazlarsa karakollarda çalışmak isterler. Karakolda da olmazsa Çevik Kuvvet'te çalışırlar. Bir diğer anlatımla, karakola gitmiş olan polisler donanım itibariyle gerçekten de toplum destekli polislik kurallarıyla da çelişen durumda olan arkadaşlardır. Bu da halka sunulacak güvenlik hizmetinin kalitesini çok çok azaltmaktadır. Eğer biz istihbaratta, kaçakçılık da,organize suçlarda, terör de çalışan kişiler gibi bireyleri, karakollarda da çalıştırmaya başlarsak verimliliği arttırmış oluruz. Eğer bu yapılmazsa, polis halkla ilişkilerde kötüye gitmiş olur ki sizin vermiş olduğunuz örnek de birebir bununla örtüşmektedir.


ZAMAN

NURİYE AKMAN

10 Ocak 2010, Pazar

-------------------------------------------

İhsan Dağı (Zaman) - Yıllardır yargı ve de ordunun neden hep CHP-nin uzantısı gibi statükonun değişimine direndiğini açıklıyor bu -derin izdivaç-

---------------------------------

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=939012&title=demokrasiyi-sivil-darbe-sanan-askerciler


İhsan Dağı
Zaman , 12 Ocak 2010, Salı


Demokrasiyi 'sivil darbe' sanan askerciler


AK Parti iktidarını 'sivil darbe' olarak niteleyip 'askerî darbe' ile karşılaştırmak abes. Abes olduğu kadar demokrasi, milli irade ve hür seçimlere tahammülsüzlük örneği.
'Yönetim hakkı'nın Kemalist bürokratik kadrolardan halkın temsilcilerine geçmesini, bunun kurumsallaşmaya başlamasını, geri döndürülemez hale gelmesini bir türlü kabul edemiyorlar. Bundan tam 60 yıl önce Demokrat Parti'nin ilk serbest seçimlerde iktidarı CHP'den almasına da 'karşı devrim' demişlerdi.

Zaten demokrasi 'karşı devrim'dir onlar için, 'sivil darbe'dir, çünkü kurulmuş iktidarın, imtiyazların halka geçmesini mümkün kılar. Dolayısıyla halk için de demokrasiden daha büyük bir 'manivela' yoktur tepelerine binmiş otoriter bürokratlar ile müptezel sivil uzantılarından kurtulmak için.

Korkulan olmuş, tam 'adam edilmeden', CHP'nin itaat ideolojisiyle 'aydınlatılmadan' önüne sandık konulan halk 'sivil darbe' yapmıştır 60 yıl önce. Hâlâ yedikleri o ilk darbeden belini doğrultamayanlar seslerini yine yükseltiyorlar. Sivil darbe varmış, tek parti yönetimine gidiyormuşuz... Asıl olan ise başka; Türkiye, devletin genetik kodlarına yerleştirilen 'otoriter tek parti zihniyetinden ve ideolojisi'nden çıkıyor.

Sorun bu, çünkü dönüştürülen, CHP'nin Kemalist devleti. 1930'larda CHP ile 'birleştirilen' devlet, şimdi CHP'nin ideolojisinden ayrıştırılıyor. 5. CHP Kurultayı'nda Başbakan Refik Saydam ne demişti? 'CHP demek Türk devleti demektir; bu mefhumlar birbirine o kadar sıkı bir şekilde bağlıdır ki, birini diğerinden ayırmak imkânsızdır'. Yıllardır yargı ve de ordunun neden hep CHP'nin uzantısı gibi statükonun değişimine direndiğini açıklıyor bu 'derin izdivaç'.

Son on yıldır, 'imkânsız' gerçekleştirilmeye çalışılıyor; devleti CHP'den ve ideolojisinden özgürleştirmek. Ne demokratik devlet anlayışına ne de toplumsal taleplere ve ihtiyaçlara cevap verme donanımına sahip olan 'Kemalist devlet aygıtı' evrensel demokrasi ve hukuk ilkeleriyle tanışırken, sivil müttefikleri 'karşı devrim', 'sivil darbe' çığlıkları atıyorlar.

1950'den beri otoriter devleti demokratik yöntemlerle dönüştürmeye çalışan kitlelerin temel tercihlerinden biri 'meşruiyet'tir. Menderes ve arkadaşlarını milli iradeyi gasp eden cuntacılar asarken bile 'meşruiyetten' sapmadılar, isyan etmediler, 'darbe' düşünmediler. Onlar, bürokratik oligarşiye darbe vuracakları yeri biliyorlardı; sandık. O sandığın önlerine gelmesi için beklediler. 'Darbe'yi hep oylarıyla vurdular. 'Tek parti devlet aygıtı'nın uzantısı olarak gördükleri CHP'yi de bir daha seçim kazandırarak tek başına iktidar yapmadılar.

Toplumun muhafazakâr-demokrat damarı, kendilerini otoriter bürokratik devletin elinden kurtaracaklarını düşündükleri partilere verdiler oylarını. Aslında hep 'tek bir parti'ye oy verip iktidar yaptılar. Koalisyonsuz hükümet kurmuş partilere bakınız ilk serbest seçimlerden beri: DP (1950-1960), AP (1965-1971), ANAP (1983-1992), AK Parti (2002-...).

Tabii ki farklılıklar taşımakla birlikte bütün bu partiler, 'milli egemenlik' mi 'bürokrat/devlet egemenliği' mi bloklaşmasında durdukları yer itibarıyla benzeşirler. Ortak zemin; 'yeter, söz milletindir' düstûrudur. Otoriter devletin bürokratik tahakkümüne karşı milli iradenin üstünlüğünü, Kemalist ideolojinin jakoben baskılarına karşı 'toplumsal'ı veri alan ve savunan, halkın inançları ve kıyafetleriyle uğraşmak yerine refah ve özgürlük taleplerine karşılık vermeye çalışan hatta dururlar.

Bu özellikleriyle de kökleri derinlere gider; Fethi Bey'in Serbest Fırka'sı, Karabekir'in Terakkiperver Parti'si, Hüseyin Avni Beylerin İkinci Grup'u etrafında oluşan halka da benzerdir. Temelde, İttihatçı 'tek adam' ve 'tek parti diktatoryası'na karşı millet hakimiyeti fikrine bağlı, çoğulcu, demokratik bir karşıgelimdir bu hareketlerin özü.

Ha, bu uzun tarihte, 'sivil/demokrat' geleneği zehirlemeye, bürokratik vesayetin hizmetine koşmaya çalışanlar olmadı değil. Zaten onlar yüzünden 'demokratik devrim' tamamlanamadı. 'Kemalist otoriterlik' toplumun demokratik reflekslerine rağmen kendini sürekli yeniden üretmeyi başardı. Kaba otoriter bir rejimden demokrasi içinde 'vesayet' modeline geçti. Şimdi ise tam demokrasi zamanı.

12 Ocak 2010, Salı

---------------------------------

Hüseyin Gülerce (Zaman) - Elimizdeki bilgiler - belgeler ve tanık ifadeleri - Doğan Öz cinayetini - İbrahim Çiftçi-nin işlediğini gösterirken....

---------------------------------------

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=940400&title=dogan-oz-ve-ugur-mumcunun-ruhu-baykali-soruyor


Hüseyin Gülerce
Zaman , 15 Ocak 2010, Cuma


Doğan Öz ve Uğur Mumcu'nun ruhu Baykal'ı soruyor...


Devlet içindeki çetelerin üzerine cesaretle giden ilk savcı Doğan Öz'dü. 24 Mart 1978'de 6 kurşunla öldürüldü. Dönemin Başbakanı Ecevit'e verdiği iki sayfalık raporu, geçen hafta eşi emekli hâkim Sezen Öz, televizyonda ve gazetelerde açıkladı.
O raporu, Sayın Baykal, CHP yöneticileri ve Ergenekon'a kol kanat geren medya, akademi ve iş çevreleri bir daha okusun. 32 yıl önce Doğan Öz, bugün Ergenekon davasının iddianamesine temel teşkil eden, hemen her şeyin altını çizmiş. Darbeye zemin hazırlamak için karışıklık çıkarılacağını, devam eden anarşinin, iktidar olmak isteyen cuntaların işi olduğunu yazmış. Ve dediği de çıkmış. 12 Eylül 1980'de askerler darbeyi yapmış. O rapor, Doğan Öz'ün hayatına mal olmuş. Katil, suçunu itiraf etmiş. 12 Eylül darbesi olunca, dava sıkıyönetim mahkemesine intikal etmiş. Katile idam cezası verilmiş. Askerî Yargıtay'a itiraz süreci başlamış. Mahkeme, her defasında (üç defa) idam kararında ısrar etmiş. En sonunda dava, 1985'te Askerî Yargıtay Ceza Daireleri Genel Kurulu'na gelmiş. 15 hâkimden 8'i beraat demiş. Karar, davaya bakan mahkemeye gelince, o mahkeme ne demiş biliyor musunuz? Okuyalım:

"Elimizdeki bilgiler, belgeler ve tanık ifadeleri, cinayeti, İbrahim Çiftçi'nin işlediğini gösterirken ve vicdani kanaatimiz de bu yönde oluşmuşken; Askerî Yargıtay Ceza Daireleri Genel Kurulu'nun kararına uymak zorunda kalarak, sanığı beraat ettiriyoruz."

Sadece bu ifade, Türkiye'de olan biten her şeyi, askerî vesayet rejimini, yargının nelere alet edildiğini anlatmaya yeter. Ergenekoncu çevreler, "bu dava siyasîdir, AK Parti muhaliflerini sindirmek için davayı yönlendiriyor" diyorlar. 1985'te AK Parti mi vardı? Mesela Sayın Baykal, Doğan Öz'ün raporu, öldürülmesi ve katilin beraat ettirilmesi konusunda ne diyor? Her konuda konuşan darbeci barolar, neden bu konuda tek kelime etmiyor?

Doğan Öz'ün acılı eşi, "kozmik odadan patates çıktı" diyerek dalga geçtiği için, "Sayın Baykal'ı ve açıklamasını ayıplıyorum. Herhalde bunlar karşı taraftalar, ya da hafife alıyorlar aramayı. Ama bir taraf tuttukları kesin." diyor.

Uğur Mumcu'nun oğlu Özgür Mumcu da, 17 Ocak 1993'te babasının öldürülmesi ile ilgili olarak, "Bu cinayeti, kontrgerillanın işlediğini duyarsam şaşırmam..." diyor. Uğur Mumcu'nun eşi halen CHP milletvekili. Bir de o konuşursa, Sayın Baykal'ın ve CHP'nin hali, tam bir ibret tablosu olur... Hele Doğan Öz'ün eşi, Güldal Mumcu'yu ziyaret etse, katilleri yönlendiren kirli ve karanlık odakların açığa çıkarılması için birlikte seslerini yükseltseler, demokrasi cephesini nasıl kuvvetlendirirler, tahmin bile edilemez. Çünkü laik kesim diye nitelendirilen insanlar, bu cinayetlerle şartlandırıldılar. Cuntacıların, vesayetlerini sürdürmek için kullandıkları "irtica tehlikesi" bu cinayetlerle gündeme taşındı. Uğur Mumcu'nun cenazesinin, Türkiye'yi laik-dindar diye kutuplaştırmak için nasıl istismar edildiğini unutmuş değiliz. Koskoca bir topluma, kirli ve kanlı onlarca suikastla ve binlerce faili meçhul cinayetle korku salındı.

Sezen Öz, vicdanı olan herkesin yüreğini sızlatarak konuşuyor. "Kurşun deliklerinden hâlâ kanlar akıyor." diyor. Akan kan durmadan, Türkiye huzur bulamaz. Devletine, askerine, emniyet güçlerine, yargısına güvenemez.

Adaletin yerini bulmasında, bu ülkede kim sorumluysa, eski yeni siyasetçiler, eski yeni bürokratlar, medya yöneticileri, yazarlar, gazeteciler; aynaya bakıp kendilerine sorsunlar, "Biz insan değil miyiz?" desinler... Çok şey bilenler neden konuşmuyor? Demirel, Erbakan, Yılmaz, Çiller neden susuyorlar? İşte Sezen Öz konuşuyor, Özgür Mumcu konuşuyor. Susmaması gerekenler neden konuşmuyor? Aramızda nasıl bu kadar rahat dolaşıyor, insanlarla oturup kalkıyor, çocuklarını, torunlarını nasıl sevebiliyorlar? Nefisler, siyasî hırslar, dünyevî beklentiler, insanlığımızdan daha mı önemli?

Ama bu böyle gitmez. Kurşun deliklerinden akan kanda yürünemez.

15 Ocak 2010, Cuma

---------------------------------------

Bülent Korucu (Zaman) - Bir sivil darbeden bahsedeceksek - hızlı adımlarla gittiğimiz yargıçlar devletinden başlamalıyız

-------------------------------------

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=940399&title=sivil-darbenin-ayak-sesleri


Bülent Korucu
Zaman , 15 Ocak 2010, Cuma


Sivil darbenin ayak sesleri


Sivil darbe tartışmaları uzun zamandır Türkiye gündemine sokulmaya çalışılıyordu. Mahcup bir eda ve Anadolu tabiriyle 'yarım ağız' askerî darbeler kınandıktan sonra; "Ama sivil darbeye de karşıyız" temalı çok yazı yazıldı.
Fakat Nuray Mert, bu tezi seslendirene kadar bir türlü istendiği ölçüde ses getirmedi. Mert'in önceki demokrasi yanlısı görüşleri, tartışmanın ciddiyet boyutunu yükseltti. Sesini duyuramamış olanlar da bu vesile ile tekrar koroya iştirak etti. Nuray Mert'le arkadaşlık veya üstatlık bağı bulunan yakınlarının eleştirilere karşı aldığı tavır çelişkili. Her şeyi ve herkesi eleştirebilme salahiyetine sahip biri de tenkitlerden nasibini alacaktır. Önceki doğruları, bugünkü yanlışlarını görmezden gelmeyi gerektirmediği gibi, 'sivil dikta' gibi iddialı sözler elbette kritize edilecek.

Sivil diktaya yabancı bir toplum değiliz. Tek parti döneminde 'açık oy, gizli sayım' yaparak, bununla da yetinmeyip, müntehib-i evvel, müntehib-i sani uygulamasıyla seçimleri göstermelik hale getirenleri unutmadık. 'Bu ülkeye komünizm gerekiyorsa onu da biz getiririz' diyen fikir tekelcilerini de biliyoruz. 50 yıl önce, 'zekice' buluşlarla seçmeni 'ağzı çorba kokanlar' diye aşağılayanların, şimdilerde 'bidon kafa ve karnını kaşıyanlar' gibi seviyesizliklere teslim olduklarının farkındayız. Kast sistemi özlemi içinde yaşayan, sermayeyi, bilimi ve insanı sınıflandıran seçkincilerin öfkeleri azalmıyor. Siyasi istikrar için oy kullanan hizmetçisini, 'İstikrar senin neyine Vesayet!' sözleriyle azarlayanların kızgınlıkları geçmiyor. 'Mavi kanlılar'ın geçiş üstünlüğünün sona ermesinin sebep olduğu travma sürüyor. Yine seçim yaklaşıyor ve hâlâ dişe dokunur bir alternatif üretemediler. AK Parti'deki rehaveti önleyecek iktidar alternatifi bir yana, adamakıllı muhalefet bile üretememenin sancısı içindeler. O halde her zaman işe yarayan son barutu kullanmanın sırası geldi: Sivil dikta. Başbakan Tayyip Erdoğan 'Putinleşiyor'muş. Hükümet, sivil vesayet sistemine doğru gidiyormuş. Seçim Kanunu değişti, açık oy gizli sayım geri geldi, haberimiz mi olmadı! AK Parti seçimleri belirsiz bir tarihe erteledi veya süresini 20 yıla mı çıkardı? Sandıkta hesap sorabildiğin, belirli zamanlarla yetki yenilemesine giden yönetim nasıl diktalaşabilir?

Bir sivil darbeden bahsedeceksek, hızlı adımlarla gittiğimiz yargıçlar devletinden başlamalıyız. Yasama organı, Anayasa Mahkemesi tarafından bloke edilmeye çalışılıyor. Anayasa'nın açık emrine rağmen kendini Meclis'in yerine koyup kanun yapıcı gibi davranan bir yüksek mahkememiz yok mu? Usulüne uygun anayasa değişiklikleri usuller çiğnenerek iptal edilmiyor mu?

Yürütme organı bir yandan idari yargının kıskacı altında; her yaptığı icraat hukuka aykırı biçimde yerindelik denetimine tabi tutuluyor. 'Yürütmeyi durdurmak' üzere şartlanmışlığı inkâr mı edeceğiz? 20 yıldır aynı ilde milli eğitim müdürlüğü yapan bir kişi başka bir ile tayin edildiği için 9 defa göreve iade alabiliyor. Yetmiyor; Anayasa Mahkemesi'nin kapatma tehdidi iktidar partisinin başının üstünde sallandırılıyor. İnternet arama motorlarından derlenen 'delillerle' cezaya çarptırılmış bir partinin 'dikta'sından söz ediyoruz. Komikliğin farkında mısınız? Başbakan'a hakaret eleştiri kapsamında değerlendirilirken, bir yargı mensubunun tutarlılığını sorgulayan gazetecilerin cezalandırıldığı bir hukuk düzeninde yaşıyoruz. Buna rağmen sivil vesayetten bahsedenlere 'hadi canım sen de' demekten başka çare bulamıyoruz. Askerî vesayeti, kendi elitist hegemonyalarının kalkanı olarak görüp meşrulaştırmak isteyenlere ise hiç sözümüz yok. Onlara etki edecek bir söz olduğuna da kani değiliz!

15 Ocak 2010, Cuma

-------------------------------------

Monday, January 18, 2010

Mümtaz-er Türköne (Zaman) - Özel Harp-in Kozmik Odası-nda kuyumcu titizliği ile çalışan bir Ağır Ceza Yargıcı

------------------------------------

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=937357&title=yorum-mumtazer-turkone-icimizdeki-dusman&haberSayfa=1


Mümtaz'er Türköne

Zaman , 08 Ocak 2010


[Yorum - Mümtaz'er Türköne] İçimizdeki düşman


Bugüne kadar dinlediklerimiz abartılı olabilir; ama mutlaka bir gerçek payı da vardır. Her yanımız düşman kaynıyor olamaz. Milletin başka işi gücü yok mu? Meselâ dış düşmanlarımız. "Uluslararası ilişkilerde kalıcı dostluklar veya düşmanlıklar yoktur, çıkarlar vardır" reel politiği, herkesin aynı anda düşmanımız olamayacağını anlatmıyor mu? Demek ki çıkarlarımızın uyuştuğu dostlarımız da pekâlâ mevcut. Ve zamanla eski düşmanlar dost olabiliyor.

Son örneği Suriye. Ya iç düşmanlarımız? Kim bunlar? Her gün otobüste giderken, parkta otururken, bir alışveriş merkezinde dolaşırken karşımıza çıkan insanlardan biri iç düşmanımız olabilir mi? Bunların bir merkezleri var mıdır? Sayıları ne kadardır? Amaçları nedir? Bizim ülkemize, halkımıza, devletimize düşmanlık ederek hangi kazancı elde edeceklerdir? Devletin istihbarat birimleri bu "içimizdeki düşmanlar" hakkında ne bilgiler toplamıştır? Kaç kişiyle ve farklı hangi amaçlarla karşı karşıyayız? Bunların verecekleri zararları engellemek için devletimiz hangi tedbirleri almıştır? Yanımızda, etrafımızda dolaşan düşmanlarla baş edebilmek için, vatanına ve devletine bağlı vatandaşlar olarak bize düşen görevler nelerdir?

Bu soruların peşini takip ederseniz esen fırtınaların kaynağını bulmuş olursunuz. Askerimiz bize, içimizde düşmanlar olduğunu söylüyor. Bakıyoruz, ama göremiyoruz. Sonra o düşmanı görebilen keskin gözler, bize o düşmanı görünür kılmak üzere, o düşman adına bazı düşmanlıklar tezgâhlıyor. Cinayetler, komplolar planlıyor ve icra ediyor. Hepsi ne için? İçimizde düşmanlar olduğuna ikna olmamız için. Bu düşman icadının ve düşmanlıkların, bu düşmanların hakkından gelebilecek yegâne kurumumuz olan ordumuzun devlet üzerindeki vesayetinin bahanesi ve askerlerin ayrıcalıklarının gerekçesi olduğunu söyleyen "asker düşmanları"na inanıp inanmamak ayrı bir mesele. Daha temelde bir sorun var: Düşmanı görüp tanıyacak, bize tarif edecek yetenekte ve beceride, velev ki bu düşmanlar gerçekten mevcut olsa onların hakkından gelecek donanımda birileri var mı? Ordumuzdan bahsediyorum.

Ordusuna güvenen halk; Halkına güvenmeyen Ordu

Bu mukayese entelektüel bir psikiyatrist olan dostum Erol Göka'ya ait. Halkın orduya güvendiğini, askerlerimiz gururla ifade ediyor. Peki bu doğruysa, askerine güvenen halka, asker neden güvenmiyor? Sandıkta yanlış kararlar aldığını, laikliği ve cumhuriyeti ona karşı korumak gerektiğini, hatalarının ancak darbelerle düzeltilebileceğini düşünüyor? Bu halkın reşit olmadığını ve sürekli vesayet altında tutulması gerektiğini öne sürüyor? O zaman güvenilmez bir halkın güvendiği orduya gerçekten güvenilebilir mi? Bu tutarsızlığı açıklamanın tek yolu var: Askerin ülkeyi yönetmek için bol miktarda içimizdeki düşmana ve her an hata yapmaya hazır bir halka ihtiyacı var. Eğer içimizde düşmanlar yoksa, halkımız en doğru kararları veriyorsa askerin dayanılmaz ağırlığına ne gerek var? Hakikaten bu durumda, yağıp gürleyen askerleri dinlemek yerine daha ciddi işlerle uğraşmamız gerekmez mi?

Bunun için önce Özel Harp'in Kozmik Odası'nda bir kuyumcu titizliği ile çalışan Ağır Ceza Yargıcı'nın bir yanlış tercümenin izini sürdüğünü hatırlamalıyız. Özel Harp Dairesi'nin talimatnamesi "Sahra Nizamnamesi" ABD'de hazırlanan "Field Manuel 31-15"in tercümesi. Bu tercüme yanlış yapılmış. Orijinalinde, ülke dışındaki askerî operasyonlar için önerilen yöntemler, yanlış tercüme sonucu ülke içinde, yani "içimizdeki düşmanlar" için uygulanmış. Ortalığa dökülüp saçılanlar doğruysa, Özel Harp suikastları sonucunda ölenler, bu yanlış tercümenin kurbanı.

Ehliyet ve beceri konusunda bize fikir verecek en iyi örnek 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı. Gayri nizami savaş örgütünü bizimkiler haklı olarak önce Kıbrıs'ta görevlendiriyor. Gayri nizami savaşı adam öldürmek olarak anlayan Özel Harpçilerimiz, adada Türk-Rum ortak yaşamını savunan bir Türk sendikacıya suikastla işe başlıyor. Yıllarca Özel Harpçiler Türkiye'den giden öğretmen veya bankacı kimliği ile bir gerilla savaşı örgütlüyor. Sonunda beklenen gün geliyor. Türk ordusu Ada'ya çıkarma yapacak. Çıkarma hazırlıkları yapılırken, Ada'daki Özel Harp teşkilatından, çıkarma bitene kadar hiçbir bilgi alınamıyor. Sonradan bu kopukluğun, bilgilerin gizliliği konusunda çok titiz olan Özel Harpçilerin bürokratik beceriksizliğinden kaynaklandığı anlaşılıyor. Gizli dosya komutanlığa ancak iş işten geçtikten sonra ulaşıyor.

Taraf Gazetesi'nin 2 Haziran 2008 tarihli "Özel Harp" haberinin değerini çoğu kimse kavrayamadı. Bu haber, Seferberlik Tetkik Kurulu bölge başkanlıklarının sayısının tedricen iki katına çıkartılacağını ve bu örgütün görev alanının her konuyu kapsayacak şekilde değiştirildiğini konu ediyordu. Yeni gayri nizami harp yaklaşımında yurtiçi uygulamalar bölümünde "Fizikî, ekonomik, psikolojik, siyasî vb. işgal ve/veya teşebbüs durumunda işgali ortaya çıkarmak, karşı tedbirleri uygulamak" görevi bu örgüte veriliyor. Kelimeler adam öldürmez, ama iri iri kelimelerden bu akla zarar cümleyi kuranların elinde silah varsa, hiçbirimizin hayatı emniyette değildir. O yüzden üzerine gitmemiz gerekiyor. Ne demek "ekonomik işgal"? Ya "siyasî işgal"? Meselâ kurmay eğitimi almış bir askere bile, iç düşman yaratmak için komplo peşinde koşan askerlerin yol açtığı risk faktörü yüzünden Türkiye'nin kredi notunun bir türlü yükselemediğini, Yunanistan'a göre 1,5 oranında fazladan faiz ödediğimizi anlatabilir miyiz? Bir asker ekonomi hakkında ne bilir ki, "ekonomik işgal"e karşı tedbir bulabilsin? Peki "siyasî işgal" dediğiniz ne Allah aşkına? Varsayalım ki bir siyasî işgal durumu (nasıl bir şeyse) tespit ettiniz; karşı tedbir kabilinden ne yapacaksınız? Darbe mi? Karşımızda duran kafanın düpedüz komitacı yöntemleri ile iktidara söz geçirmek veya doğrudan iktidar olmak peşinde koşan ilkel bir kafa olduğunu, bu emellere "karşı tedbirler" adıyla kılıflar hazırladığı ortada değil mi? Babadan yani İttihatçılıktan kalma yöntemlerle iş gören komitacılar bunlar. Bir seri cinayetten sonra Enver Paşa'yı öldürmeye karar veren Yakup Cemil ile, genelkurmay başkanlarına veya kuvvet komutanlarına suikast hazırlayanlar ve hâkime-savcıya sekizer adet mermi gönderenler arasında ne fark var? Komitacılık çete yöntemleri ile, yani beğenmediğin adamı öldürerek ülke yönetmek demek.


Özel Harp Dairesi "içimizdeki düşman" ihtiyacını karşılamak için görev yapan para-militer bir örgüt. Geçmişte bu iç düşmanlar, "Genç subaylar rahatsız" veya "411 el kaosa kalktı" manşetleriyle kolaylıkla yaratılıyordu. Şimdi bu komitacılar, namlunun ucundan seyrettikleri dünyada yapayalnız kaldılar. Hatalarının üstünü örtecek kalemşorlar, memleketin içini boşaltmak için onlara destek olacak sermaye kesimi artık kalmadı. Veya sesleri çok cılız çıkıyor. Demek ki artık "içimizdeki düşman"dan kurtuluyoruz. Dış politikamız iyi gidiyor, çevremizdeki düşmanları teker teker ikna edip dost haline getiriyoruz. "İçimizdeki düşman"ın hakkından da geldiğimize göre, bize karada, havada ve denizde bundan sonra ölüm yok demektir. ZAMAN


Mümtaz’er Türköne

08 Ocak 2010, Cuma

------------------------------------

ZZ_Haber - Osman Can (Demokrat-Yargı) - Toplumdan soyutlanmış yargıçtan adalet beklenemez

----------------------------------------------

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=938613&title=toplumdan-soyutlanmis-yargictan-adalet-beklenemez


Toplumdan soyutlanmış yargıçtan adalet beklenemez


Kayseri Küçük Millet Meclisi'nde konuşan Anayasa Mahkemesi Raportörü Doç. Dr. Osman Can, Türkiye'de adalet dağıtması beklenen yargıçların, toplumdan soyutlandığını, adeta kapalı kafes içine alındığını söylüyor. Anayasa Mahkemesi Raportörü ve Demokrasi ve Özgürlük İçin Yargıçlar ve Savcılar Birliği (Demokrat-Yargı) Derneği Başkanı Doç. Dr. Osman Can, Türkiye'de adalet dağıtması beklenen yargıçların, toplumdan soyutlandığını, adeta kapalı kafes içine alındığını söyledi.


Anayasa Mahkemesi Raportörü ve Demokrasi ve Özgürlük İçin Yargıçlar ve Savcılar Birliği (Demokrat-Yargı) Derneği Başkanı Doç. Dr. Osman Can, Türkiye'de adalet dağıtması beklenen yargıçların, toplumdan soyutlandığını, adeta kapalı kafes içine alındığını söyledi.

Kayseri Küçük Millet Meclisi'ne konuşmacı olarak katılan Anayasa Mahkemesi Raportörü Can, yargıyla toplum arasında çok ciddi mesafelerin ortaya çıktığını vurguladı. Can, şunları kaydetti: "Sosyalleşme imkânları itibarıyla lojmanlarda oturuyorlar, bulundukları küçük il ve ilçelerde genellikle jandarma komutanı, emniyet müdürü, vali, kaymakam gibi bürokratlarla muhatap oluyorlar. Yargıcın toplum ile ilişki kurması çok mümkün olmuyor. İlişki kurmaya başladığında da Adalet Bakanlığı tarafından soruşturma geçiriyor. Bu nedenle yargı ve yargıçlar adeta kapalı kafes içine alınmış durumda. Ardından da bunlardan adalet dağıtması bekleniyor. Kafes içerisine alınan kişilerin size adalet dağıtması mümkün değildir. Kafes içine almakla zaten onun yargıç olamayacağına inanıyorsunuz. Kilitliyorsunuz kapısını, ardından da adalet dağıtacak. Bu kesinlikle mümkün değil."

Her insanın kendi iç dünyasında korkuları, endişeleri olduğuna dikkat çeken Can, kafes içinde de olsa topluma da karışsa bu tasavvurların ortadan kaldırılamayacağının altını çizdi. Ancak toplumun içine sokmakla tasavvurların ayaklarının yere basan tasavvurlar olabileceğine dikkat çeken Can, "Düşmansa düşmanı deneme yanılma yoluyla, sosyolojik inceleme yoluyla bilir. Tanır, görür, bu kötüdür, bu iyidir der. Ama kafes içine aldığınız andan itibaren hiçbir kimseyi tanımadan dost-düşman ayrımı yapmaya başlar. Hiç kimseyi hiçbir sosyal hareketi, hiçbir politik gelişmeyi, hiçbir toplumsal hareketliliği tanıma fırsatı olmadan her bir hareketliliği düşman olarak görmeye başlar." dedi.

Raportör Can, hiçbir şeyin siyaset üstü olamayacağını, çünkü siyaset üstü iddialarının diktatörlük heveslerini, totalitarizmi beslediğine inandıklarını söyledi. YARSAV'dan farklı olduklarını kaydeden Can, "Biz daha topluma açık kamuoyu denetimine açık, daha toplum tarafından yönlendirilen, toplumun ortak aklı tarafından yönlendirilen yargı mekanizmasının kurulması gerektiğini söyledik. Bizi dernek oluşturmaya sevk eden düşünce farklılıklarıdır, yargıya bakış ve düşünce farklılığıdır." ifadelerini kullandı.

Türkiye ve Avrupa'daki anayasa mahkemelerinin işleyişi hakkında bilgi veren Raportör Can, Türkiye'de Anayasa Mahkemesi'ni siyasetten uzak tutma gibi yanlış bir düşünce ve girişim olduğunu söyledi. Avrupa'da ve özellikle Almanya'da anayasa mahkemelerinin, başkan ve başkan vekilini dahi seçemediğini, tamamen parlamento tarafından atandığını hatırlatan Can, "Almanya'da neredeyse anayasa mahkemesi üyelerinin yarısı sosyal demokrat partisi üyesi, diğer yarısı da Hıristiyan demokrat birlik üyesidir. Ama kendi içinde o dengeyi oluşturmuş hak ve özgürlük güvencesi olabilmiştir. Parlamento onları doğrudan doğruya atıyor. Ama bizde parlamentonun hiçbir etkisi yok. Ne kadar siyaset dışı olursa o kadar iyi olduğunu zannediyoruz. Ama böyle değil. Ne kadar siyaset dışı olursa o kadar tehlikeli. Çünkü siyaset biziz ve bizim ne kadar dışımızda olursa o kadar tehlike oluşturmaya başlar." diye konuştu. ZAMAN

MUSA ÖZYÜREK, CİHAN

11 Ocak 2010, Pazartesi

----------------------------------------------

Hamdullah Öztürk (Zaman) - Devletin hukuku - Hukuk devleti

---------------------------------------

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=938215&title=devletin-hukukuhukuk-devleti


Hamdullah Öztürk

Zaman , 10 Ocak 2010, Pazar


Devletin hukuku-Hukuk devleti


Bizler "devletin güvenliği" konusunda iliklerimize kadar bilgiyle doluyuz. "Hukuk devleti" ile ifade edilen şeylere ise yeni alışıyoruz. Daha öğreneceğimiz çok şey var. Vazgeçemez hale gelinceye kadar mesafe kat etmek gerekiyor.
12 Eylül anayasasında devletin "demokratik laik sosyal bir hukuk" devleti olduğu yazılıydı. Uygulananlarla yazılı olan arasında kapatılması mümkün olmayan bir uçurum bulunuyordu. Tıpkı demokraside olduğu gibi hukuk konusunda da milletin cehaleti, demokrasi kültürünün oluşmamış olması gibi anlatılan birçok hikâye vardı ve bu hikâyeler bitmek bilmiyordu.

Konuya diğer tarafından yaklaşılınca şöyle bir sonuç çıkıyordu: Türk milleti demokrasi kültürünü edinebilecek kabiliyette değildir. Dolayısıyla şeklen demokrasi, aslen demokrasiyle alakası bulunmayan bir yönetim şart oluyordu!

Bazıları tarafından olmazsa olmaz gibi görülen bu şart, Sabih Kanadoğlu'nun tarihe mal olmuş tavsiye ve yorumlarıyla meşruiyet kaynağını "devletin kurucu felsefesi" namıyla kayda geçti. Öncelikle devlet vardı ve hukuk da dâhil ne varsa hepsi evvela onun içindi. Bu yüzden hukukun öncelikli manası devletin hukukuydu.

Bir de devlet eliyle halkı modernleştirme projesi uygulamaya konulduğu için devletin hukukunu korumaktan çok daha ileriye giden uygulamalar, hukuku cebir aracı olarak kullanmak suretiyle halkı modernleştirmeyi deniyorlardı. Zaruri olarak hukuk, halkı değişime zorlamanın aracı haline geliyor ve maksadına taban tabana zıt uygulamalarla karşı karşıya kalıyordu.

"Devletin bir projesi varsa hukuk da dâhil her şey tabii ki ona hizmet edecektir." noktasından bakanlar resmi ideolojiye uymayan ne varsa hepsini suç kapsamında görüyordu. Bugün hâlâ bazı yaşı ilerlemiş yazarlar ve onların yeni nesilden etkilediği gençler hayata bu adeseden bakıyor. Toplumun kahir ekseriyetini potansiyel tehlike görüyor.

Hâkimin, Seferberlik Tetkik Kurulu'nun kozmik belgelerinin bulunduğu odalara girmesini bir türlü hazmedemiyor bu anlayışa sahip olanlar. Devletin tel tel çözüldüğüne hükmediyor tabii olarak. Her şeyin çok kötüye gittiğini düşünüyor. Çözüm olarak yeniden 1930'lara dönmekten başka yol bulamıyor.

1930'larda "On yılda on beş milyon genç yaratıyorduk". Ama şimdi gençlerin her biri bir telden çalıyor. Metal biblo döker gibi kalıplara basıp basıp çıkartarak seri üretim yapma imkânı yok. Modern insan devlet kadar birey diyor şimdi. Bu sonuç neyin neticesidir? Rusya, Fransa ya da ABD'deki rejimlerin mi? Yoksa Türk modernleşmesinin mi?

Rahmetli Necip Fazıl Kısakürek bu "yaratma" mevzusuna ters açıdan yaklaşıp "Bir Adam Yaratmak" adlı eserini yazıyordu o yıllarda. Kısakürek'e göre bu proje üçüncü nesil hayata atılırken "intihar" etmek durumunda kalmaya mecburdu.

Bu gün "yaratılmış nesiller" de aramızda, "intihar" buhranı yaşayanlar da... Ama hepsi bundan ibaret değil. Bir de ülkenin şartlarıyla sınırlı kalmamış, dünyanın gidişatını yakalayarak milli değerlerinin üzerinde doğrulup rekabet edebilecek azim ve kuvveti iliklerinde hissedenler var. Onların açısından bakınca devlet hiç de çözülmüyor. Tam tersine anayasasında yazıldığı gibi "sosyal hukuk devleti" olma yolunda dev adımlar atıyor.

Onlar kozmik belgeleri görmek isteyen hâkimin kararlılığını, Genelkurmay itirazını reddeden mahkemenin kararını kurumlar arası çatışma olarak görmüyor. Hukukun gereği olarak biliyor ve bildiğini yapmayı devletin bekâsı açısından olmazsa olmaz kabul ediyor. Tıpkı başlıkta olduğu gibi merkeze hukuk yerleşiyor. Çok yakın bir geçmişte her gün sabah akşam ilaç alır gibi durmadan andığımız "çelik çekirdek" yerini hukuka bırakıyor. Devlet onun etrafında örgülenmeye başlıyor. Sabih Kanadoğlu bile talimat vermeyi bırakıp, ifade veriyor ve bunu hukukun gereği olarak açıklıyor. Bunlar güzel şeyler değil mi?

10 Ocak 2010, Pazar

---------------------------------------

ZZ_Haber - Osman Can (Demokrat-Yargı) - Kapalı kafes içine alınmış yargıçtan adalet beklenemez

------------------------------------

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=938483&title=kapali-kafes-icine-alinmis-yargictan-adalet-beklenemez


Kapalı kafes içine alınmış yargıçtan adalet beklenemez


Anayasa Mahkemesi Raportörü ve 'Demokrasi ve Özgürlük İçin Yargıçlar ve Savcılar Birliği (Demokrat-Yargı) Derneği Kurucusu Doç. Dr. Osman Can, Türkiye'de adalet dağıtması beklenen yargıçların, toplumdan soyutlaştırılarak kapalı kafesler içerisine alındığını söyledi.

Böyle bir ortamda yaşayan yargıçların adalet dağıtmasının beklenemeyeceğini kaydeden Doç. Dr. Can, yargıyla toplum arasında çok ciddi mesafelerin ortaya çıktığını açıkladı.

Kayseri Küçük Millet Meclisi'ne konuşmacı olarak katılan Raportör Doç. Dr. Can, yargının toplumun tamamen dışında kaldığını belirterek, "Sosyalleşme imkanları itibariyle lojmanlarda oturuyorlar, bulundukları küçük il ve ilçelerde genellikle jandarma komutanı, emniyet müdürü, vali, kaymakam gibi bürokratlarla muhatap oluyorlar. Yargıcın toplum ile ilişki kurması çok mümkün olmuyor. İlişki kurmaya başladığında da Adalet Bakanlığı tarafından soruşturma geçiriyor. Bu nedenle yargı ve yargıçlar adeta kapalı kafes içine alınmış durumda. Ardından da bunlardan adalet dağıtması bekleniyor. Kafes içerisine alınan kişilerin size adalet dağıtması mümkün değildir. Kafes içine almakla zaten onun yargıç olamayacağına inanıyorsunuz. Kilitliyorsunuz kapısını, ardından da adalet dağıtacak. Bu kesinlikle mümkün değil." dedi.

Her insanın kendi iç dünyasında korkuları, endişeleri olduğuna dikkat çeken Can, düşman-dost tasavvurları olduğunu hatırlattı. Kafes içine almakla da toplum içine sokmakla da bu tasavvurların ortadan kaldırılamayacağının altını çizen Doç. Dr. Can, ama toplumun içine sokmakla tasavvurların ayaklarının yere basan tasavvurlar olabileceğine değindi.

"Düşmansa düşmanı deneme yanılma yoluyla, sosyolojik inceleme yoluyla bilir. Tanır, görür, bu kötüdür, bu iyidir der. Ama kafes içine aldığınız andan itibaren hiçbir kimseyi tanımadan dost düşman ayrımı yapmaya başlar. Hiç kimseyi hiçbir sosyal hareketi, hiçbir politik gelişmeyi, hiçbir toplumsal hareketliliği tanıma fırsatı olmadan her bir hareketliliği düşman olarak görmeye başlar." diyen Doç. Dr. Can, bu kişilerin ardından da adalet tesis etmeye çalışacağını aktardı.

Karşısına taraflar geleceğini ve bunlar hakkında hüküm vermeye başlayacağını ifade eden Can, "Dernekleri, partileri kapatacak. Toplulukları şu yada bu yönden mahkum edecek. Ondan sonra bu mahkumiyetin adil olmasını bekliyoruz. Bu kesinlikle mümkün değil. Bu aynı zamanda başka bir tabloyu ortaya çıkartıyor. Her halükarda herkesin bir politik düşüncesi vardır. Hangi konumda tutulursa tutulsun yargıcın bir bakış açısı vardır. İşte bu bakış açısı kafes içindeyken ve toplum içindeyken farklılaşır." diye konuştu.

Yargıçların, toplumun tamamen dışında kendi sanal dünyası içinde tutulduğu için toplum içine çıkarken ilginç bir ciddiyet içerisinde olma ihtiyacı hissettiklerine değinen Can, yargıçların genellikle asık suratlı olmalarının nedeninin de bundan kaynaklandığını söyledi.

ANAYASA MAHKEMESİ NE KADAR SİYASET DIŞINDA OLURSA O KADAR KÖTÜ

Türkiye ve Avrupa'daki Anayasa Mahkemelerinin işleyişi hakkında bilgi veren Raportör Can, Türkiye'de Anayasa Mahkemesi'nin siyasetten uzak tutma gibi yanlış bir düşünce ve girişim olduğunu söyledi.

Avrupa'da ve özellikle Almanya'da anayasa mahkemelerinin, başkan ve başkan vekilini dahi seçemediğini, tamamen parlamento tarafından atandığını hatırlatan Can, "Almanya'da neredeyse anayasa mahkemesi üyelerinin yarısı sosyal demokrat partisi üyesi diğer yarısı da Hıristiyan demokrat birlik üyesidir. Ama kendi içinde o dengeyi oluşturmuş hak ve özgürlük güvencesi olabilmiştir. Parlamento onları doğrudan doğruya atıyor. Ama bizde parlamentonun hiçbir etkisi yok. Hiçbir etkisi olmadığı içinde bunun çok iyi bir şey olduğunu zannediyoruz. Ne kadar siyaset dışı olursa o kadar iyi olduğunu zannediyoruz. Ama böyle değil. Ne kadar siyaset dışı olursa o kadar tehlikeli. Çünkü siyaset biziz ve bizim ne kadar dışımızda olursa o kadar tehlike oluşturmaya başlar. İşte Almanya bu tehlikeyi daha önce gördüğü için Anayasa Mahkemesi'ni kurdu ve bu üyelerin tamamının parlamento tarafından atanacağını belirtti." şeklinde konuştu.

YARSAV'LA BİZ ÇOK FARKLIYIZ

Kurmuş olduğu dernekle alakalı açıklama yapan Raportör Can, hiçbir şeyin siyaset üstü olamayacağını, çünkü siyaset üstü iddialarının diktatörlük heveslerini, totalitarizmi beslediğine inandıklarını söyledi. "Biz daha topluma açık kamuoyu denetime açık daha toplum tarafından yönlendirilen toplumun ortak aklı tarafından yönlendirilen yargı mekanizmasının kurulması gerektiğini söyledik. Bizi dernek oluşturmaya sevk eden düşünce farklılıklarıdır yargıya bakış ve düşünce farklılığıdır" diyen Can, yargının toplumsallaştırıldığı zaman ancak toplumun yargısı olabileceğini ve adaleti tesis edebileceğini vurguladı.

Hakkında hiçbir fikir sahibi olunmayan adaletin tesis edilmesinin mümkün olmayacağına inandıklarını aktaran Can, şöyle devam etti:


"O yüzden bizim temel farklarımız vardır, bu nedenle de biz bu düşünceye sahip olan insanlar olarak bir araya geldik. Bu bölünme değildir. Avrupa'da çok sayıda yargıç örgütleri vardır. Siyasi partilere üye olabilme imkanları vardır yargıçların. Siz belli bir siyasi düşünceye sahipsiniz ama siyasetten bağımsız tarafsız duruş adına topluma karışmamak adına tüm kimliklerinizi gizliyorsunuz. Ondan sonrada adalet tesis etmeye çalışıyorsunuz. Ama başka bir insan vardır. Hangi kimliğe sahip olduğunu herkes bilir, sosyal demokratsa bunu herkes bilir. Ondan sonra adaleti tesis etmeye çalışır. Bu ikisi arasındaki farkta şudur. Birisi belli bir göstermelik bilinemezlik perdesi arkasından adalet dağıtmaya çalışır. Ama zaten belli bir görüşü vardır. Herhangi bir görüntü vermediği içinde o kendi şahsi düşüncesini hukuk kararı olarak topluma dayatabilme imkanına sahip olur. Ama sosyal demokrat olduğunu deklare eden bir yargıç, bu anlayışının toplum tarafından bilindiği için daha dikkatli karar vermeye çalışır. Bu nedenle bizim öteki arkadaşlardan ciddi farkımız var."

(CİHAN)

10 Ocak 2010, Pazar

------------------------------------