HALKIN SEÇMEDİĞİ YARGI ÜYELERİ KARARLARINA "TÜRK MİLLETİ ADINA" YAZMAMALI

TÜM KRİTİK YARGI ÜYELERİNİ 3-5 YIL GİBİ SÜRELER İÇİN HALK SEÇMELİ - ÖMÜR BOYU HESAP VERMEKSİZİN SALTANATA SON VERİLMELİ - HALKIN SEÇMEDİĞİ YARGI ÜYELERİ KARARLARINA "TÜRK MİLLETİ ADINA" YAZMAMALI - HAKKA HUKUKA ALDIRMAYAN , REFERANDUM YAPILSA HALKIN %90'ININ KARŞI ÇIKACAĞI YIĞINLA KARAR VAR , PEK ÇOĞU DOĞRUDAN TÜM ÜLKENİN KADERİNİ ETKİLEYEN , MİLYONLARCA KİŞİYİ MAĞDUR EDEN. HERŞEYİN BAŞI : İNSAN HAKLARI - ŞİMDİ VE HER ZAMAN !!.....

Monday, February 22, 2010

Markar Esayan (Taraf) - Birinci Cumhuriyet’in ruhbanları

---------------------------------------------


http://taraf.com.tr/makale/10169.htm


Birinci Cumhuriyet’in ruhbanları


Markar Esayan - 22.02.2010


AKP iktidarıyla birlikte iyice su yüzüne çıkan “ayrı kuvvetler”in çatışması, Erzurum Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal ve arkadaşlarının HSYK tarafından azledilmesiyle önemli bir aşamayı daha geride bıraktı.

“Ayrı kuvvetler”den kasıt, şüphesiz demokratik düzenin sigortası olan Yasama-Yürütme-Yargı kuvvetlerinin ayrılığını ima etmiyor. Burada söz konusu olan, seçilmişler ve sivil-askerî vesayet bürokrasisi arasındaki iktidar kavgası...

Öznelerin adını halk ve vesayet yanlıları olarak da değiştirebilirsiniz, sakıncası yok...

***

Daha evvelki yazılarımda kullandığım bir klişe var: Bu süreci bir “yeniden kuruluş” olarak adlandırıyorum ben...

Bu bir kuruluş hali; o yüzden de kaotik. Ama bir o kadar da heyecan verici; tamam, vesayet bürokrasisinin içine düştüğü hazin çelişkilerle de bir o kadar hüzünlü...

Kullandığım bir diğer klişe ise, söz konusu kuruluş halinin, post-Bush dönemine uygun olarak aslında post-modern bir “savaş” durumunu yansıtması.

O nedenle vesayet güçleri, bu savaşta kendi elindeki imkânları kullanıyor; yani hukuku...

Adalet dağıtması, gerçeği araması gereken hukuk, vesayet güçlerinin elinde tıpkı Anayasa Mahkemesi’nin 367 ve Danıştay’ın katsayı kararı gibi, rakibinin –sivil-siyasi iradenin- böğrünü deşecek bir kargıya dönüşüyor, ne gam!

Oysa aklı başında hiç kimsenin karşı çıkamayacağı bir reforma ivedilikle ihtiyaç var yargı cephesinde. Bugün Her taraf sayfasında Anayasa hukukçusu Serap Yazıcı bakın nasıl tesbit ediyor bu durumu:

“Gerçekten HSYK, çağdaş dünyadaki emsalleri gibi demokratik hukuk devletinin güvencesi olarak değil, devlet seçkinlerinin, yargı sistemi üzerinde kurmayı arzu ettikleri bir vesayet organı olarak fonksiyon icra etmektedir.

“Türkiye’de bu tür bir siyasal düzenin kurulmasını engelleyen asıl faktör, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, devlet elitlerinin, seçilmiş organlara duydukları güvensizliktir.

“Cumhurbaşkanlarının asker kökenli kişiler arasından seçilmesi de bir rastlantı olmayıp, TSK’nın hükümet ve parlamentoyu sürekli olarak denetleme arzusunun eseridir.

“Cumhuriyet Başsavcısı’nın kapatma davası açılmasında tek yetkili olması, Türkiye’de demokrasinin önündeki önemli engellerden biridir.”

***

Bu tesbitlerin öznesini ise Ayşe Hür’ün Tarih Defteri sayfasında Şerif Mardin üzerinden yaptığı mükemmel makalesi deşifre ediyor. Mardin’e göre Osmanlı-Türk aydınının tek sorusu “Devlet nasıl kurtulur”du. Batılı aydın sınıf mücadelesi ile devlete karşı çıkarken, Osmanlı aydını, herhangi bir sınıfın ürünü olmayıp, halka karşı dahi devleti koruyordu.

Bunun, aydının içini kaynatması gereken daemon’a (iç fırtınaya) sahip olmamaları kadar, neredeyse hepsinin de devletten geçinmeli oluşu ciddi bir faktör.

***

Bugünün sivil ve askerî vesayet yanlısı azınlık, işte bu sınıfın kalıntılarıdır. AKP’nin iradesini halktan alması yanında, devletin en büyük işveren olma özelliğini kaybettirecek liberal politikalarına vesayet erbabının bu kadar karşı çıkması, emin olunuz sosyal adalet veya Tekel işçilerinin haklarını önemsediklerinden değil.

En büyük işveren devlet küçüldükçe, faizler düştükçe, çember daralıyor, vesayet ve onun payandası darbelerin finansmanı tükeniyor.

Eh, bir de yüzlerce milyar dolarlık bir pazarı ima eden Türk-Kürt savaşı, Kıbrıs ve Ermeni sorunlarını çözdüğünüzde, geriye ne kalıyor?

Son ve harakiri benzeri çılgın hamleler...

***

Şimdi sırada Şanal’ın giderayak Ergenekon Savcılarına gönderdiği Cihaner dosyası krizi var. Şanal’ın “Özel”liğini hukuksuzca kaldıran HSYK, emin olun şimdi de Ergenekon Savcılarının “Özel”liğine göz dikebilir, davaya Yargıtay el koyabilir.

Hem de bir taşla iki kuş vurur. Hem Cihaner dosyasını alır, hem de Güz kararnamesinde yapamadığını, bu vesileyle yapmış olur; ilgili Ergenekon Savcılarını tasfiye eder.

***

Serap Yazıcı’nın da son sözleri o yüzden de hükümete.

“Bu vahim tablonun, kısmi anayasa değişiklikleriyle ortadan kalkması mümkün görünmemektedir.”

Savaş sürüyor...

---------------------------------------------

Sunday, February 21, 2010

ZZ_Haber - Bülent Arınç-tan Yargıtay-a : Taraf olduğunu ilan ettin- dava önüne gelince nasıl karar vereceksin?

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=954176&title=arinc-yargitaya-seslendi-taraf-oldugunu-ilan-ettin-dava-onune-gelince-nasil-karar-vereceksin


Arınç, Yargıtay'a seslendi: Taraf olduğunu ilan ettin, dava önüne gelince nasıl karar vereceksin?


Bülent Arınç, AK Parti İstanbul teşkilatına 'demokratik açılım'ı anlattı. Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK)'nun Erzurum özel yetkili cumhuriyet savcılarını görevden alması sonrası yaşananlara ilişkin çarpıcı sorular ortaya attı.

Arınç, HSYK'nın kararını 'yasaya uygun' bulduğunu açıklayan ve destek ziyaretlerinde bulunan Yargıtay'a, "Taraf olduğunu ilan ettin" diye seslendi. Tutuklanan Erzincen Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in yargılamasına dikkat çeken Arınç, Yargıtay'ın 'temyiz' makamı olduğunu hatırlattı ve "Diyelim ki ağır cezada yargılandı, kararı temyiz ettiler. Bu şekilde nasıl karar vereceksiniz? Vereceğiniz karar milletin vicdanını tatmin edecek mi?" diye sordu. "'Ey Yargıtay sen şimdi konuşma. Sen kararlarınla konuş." diye seslenen Başbakan Yardımcısı, HSYK'ya da "Hangi deliller var ki siz yapılan bu soruşturmanın yanlış olduğuna inanıyorsunuz?" sorusunu yöneltti.

Bülent Arınç, AK Parti Genel Merkez Tanıtım ve Medya Birimi Başkanlığı'nca Haliç Kongre Merkezi'nde düzenlenen "Türkiye Buluşmaları'' programı kapsamında İstanbullulara demokratik açılımı anlattı. Burada yüksek yargı organlarının kendilerini 'taraf' haline getirmesine tepki gösteren Arınç, Danıştay'a da yüklendi. Bu kurum tarafından yayınlanan 'bildiri'yi eleştiren Başbakan Yardımcısı, "Siz hukukun gereğini yapın. Hukuk herkese lazım." şeklinde konuştu. Arınç, isim vermeden NTV televizyonuna da tepki gösterdi. Erzurum Özel Yetkili Savcısı Osman Şanal'ın Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in makam odasında yaptığı aramayı 'Başsavcıya abluka' şeklinde veren kanala yönelik, "Adliye basıldı diyorlar. Böyle baskın mı olur? Tuu sana!" ifadelerini kullandı.

Siyasi hayatı boyunca birçok siyasi krize şahitlik ettiğini anlatan Bülent Arınç, asıl krizi şu sözlerle anlattı: "Öyle günler geldi ki Türkiye'de ayrımcılıklar yapıldı. İnsanlar kıyafetlerinden dolayı, okuduğu okulun isminden dolayı, siyasal düşüncesinden veya sosyal hayatta içerisinde bulunduğu mevkiden dolayı ya dışlanarak ya elitist bir zümre olarak yukarıda tutuldu. Kem gözle bakıldı insanımıza, ondan adeta utananlar vardı."

ZAMAN

TANJU ÖZKAYA

İSTANBUL

22 Şubat 2010, Pazartesi

---------------------------------------------

Etyen Mahçupyan (Taraf) - HSYK : ‘kalıbına uydurulmuş gizli diktatörlük rejimi’

---------------------------------------------


http://taraf.com.tr/makale/10159.htm


Eski rejimin lapsusu


Etyen Mahçupyan - 21.02.2010


Rejimler çok ender olarak karşıtları tarafından yıkılırlar. Öte yandan adil olmayan, özgürlüğü kısıtlayan, eşitsizlikleri besleyen, birbirini tanıma ve birlikte yaşama eğilimlerini suiistimal eden rejimlerin bir anda yıkılmasını psikolojik olarak isteriz. Mazlumun haklarının verilmesini, zalimin diz çökmüş halini görmeyi hayal ederiz. Ancak bu tür dramatik olaylar rejim değişiklikleri açısından genel kuralı oluşturmazlar. Aklımızda yıkımı ima eden sembolik olayları saklasak da, aslında rejimler genellikle değişen koşullara adapte olamamanın sonucu olarak tedrici bir biçimde yıkılırlar. Bu hüzünlü bir süreçtir... Yıkılmakta olan rejimin imtiyazlı konumda olan sahipleri önce buna inanamaz, eski alışkanlıklarıyla kibirli duruşlarını sürdürürler. Ne var ki toplum giderek onları farklı bir zihinsel kalıp içinden algılamakta ve ‘arkaik’ duruş ve tavırlarını her geçen gün daha da yadırgamaktadır. Bu durum imtiyazlı kesimde öfkenin ve karşı mücadelenin kapısını açar. Gidilen yolun iyi olmadığı bellidir... Acilen bir tedbir alınması, statükonun konsolide edilmesi gerekmektedir. Oysa şartlar güç kullanımını, otorite sahiplerinin yumruklarını toplumun tepesine doğru sallamalarını engellemektedir. Dolayısıyla daha ince taktiklere, manipülasyonlara ihtiyaç vardır...

Ortaya çıkmış olan ve tam olarak uygulanma şansı bulmamasına karşın sürekli yenilenen darbe planlarının hikmeti bu. Söz konusu planların suçu sivil iktidarın seçmenine yıkmak üzere kışkırtma ve komplo peşinde koşmasının nedeni de bu... Çünkü bir rejimin yıkılmaya doğru gitmesi, yeni bir meşruiyet anlayışının ortaya çıktığını ve bu yeni bakış altında eski uygulamaların gayrı meşru hale geldiğini gösterir. Meşruiyeti yeniden oluşturmak imkânsız olduğu ölçüde de, ‘yeni’ olanın gayrı meşru olduğunu kanıtlama peşine düşersiniz.

Görevden alınan savcılar tarafından tutuklanan ve faaliyetleri önümüzdeki günlerde Ergenekon kapsamında ele alınacak olan Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner, bu tablonun göbeğine oturuyor. Tam olarak ne yaptığını bilmiyor olsak da, hakkında soruşturma açılması ve tutuklu olarak yargılanması için yeterince delil var gibi gözüküyor. Bundan üç ay önce, kasımın ortasında Erzincan Jandarma İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı Ersin Ergut, yürütülen soruşturma sonucunda tutuklanmıştı. Bu kişinin ev aramalarında kendi el yazısıyla “Gülen grubunun suç örgütü olduğu ispatlanacak, bu konuda delil yaratılacak” notu ve bunu destekleyen diğer notlar bulunmuştu. Anlaşıldığına göre söz konusu notlar bazı toplantılarda alınmıştı ve nitekim aynı toplantılara katılan iki gizli tanığın ifadeleri de olayı doğruluyordu. Bu gizli tanıklardan birine, kendi ifadesine göre, Çatalarmut Barajı’ndaki silah ve mühimmatın polis tarafından konduğunu ihbar etmesi telkini yapılmış; diğerinden ise, yine kendi ifadesine göre, Gülen cemaatine ait kişilerin evlerine çeşitli suç unsurları ve kamera yerleştirmesi istenmişti. Olayı araştıran savcılar bu iddiaların telefon görüşmeleri ve diğer günlük faaliyet detaylarıyla uyumlu olduğunu tesbit etmişler ve Ergut’u tutuklamışlardı.

Ancak bu komplo planının bir başka kritik önemde kişisi daha vardı... Ergut’un ifadesine göre birçok toplantıya katılan ve başkanlık eden biri... Gizli tanıkların ifadelerine göre, yapmaları istenen göreve ikna edilmeleri için görüştürüldükleri ve gerektiğinde onun tarafından korunacaklarını bildikleri biri. Yani bir tür ‘büyük abi’... Bu ‘abi’ Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’di...

Şimdi HSYK bu başsavcıyı korurken, onu soruşturan savcıların yetkilerini alıyor ve savcıları yetkili kılan mahkeme kararını da hiçe sayıyor. Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay ise HSYK’yı koruyor. Böylece hukuktan korkan üst yargı idari bir kararla hukuku engellemeye çalışıyor... Ve biz bu sisteme hâlâ hukuk devleti demeye devam ediyoruz. İşin ilginç yanı şu ki savcıların bir başsavcıyı soruşturmasına ilişkin bir hukuki ihtilafı varsaysak dahi, bunun çözüm yeri HSYK değil. Diğer taraftan bu kurumun kararları için yargı yolu da kapalı! Kısacası HSYK hukuksuz kararlar almaya yetkili olan ve bunun hesabını vermek zorunda olmayan bir kurul. Bu duruma en uygun ad ‘kalıbına uydurulmuş gizli diktatörlük rejimi’ olmalıdır.

HSYK’nın başkan vekili şöyle demiş: “Kesinlikle soruşturmaların ve dosyaların içeriğiyle ilgili bir değerlendirme ve tasarruf yapılmamıştır. Yapılan iş oradaki yanlış uygulamanın derin bir incelemeden sonra... yanlış olduğunun tesbiti ve buna göre de gereğinin yapılmasıdır.” Yani soruşturmanın yanlış olduğu söylenmiyor... Böyle bir soruşturmanın ‘istenmediği’ söyleniyor. Söz konusu değerlendirmenin de ‘derin’ bir inceleme sonucu olduğu anlaşılıyor. Bu kelimeyi bir lapsus olarak okuyabiliriz. Aynı şekilde bütün bu olanları ve örneğin CHP heyetinin Cihaner’e destek ziyareti yapmasını da bütün bir rejimin lapsusu olarak kavrayabiliriz.

Rejimlerin yıkılışı genellikle böyle tedrici bir yozlaşmayla birlikte gelir ve çoğu zaman gerçekten de hüzünlüdür.

---------------------------------------------

Ahmet Altan (Taraf) - Yargının özelikle “yüksek” kısmı- orduyu hukukun dışında tutma isteğinde : 28 Şubat brifinglerine koşarak gitmeleri .....

---------------------------------------------


http://taraf.com.tr/makale/10157.htm


Giremezlerdi


Ahmet Altan - 21.02.2010


Bizim yıllardır anlatmak istediğimizi, Genelkurmay Başkanı subaylarla yaptığı konuşmada tek bir cümleyle anlattı.

Orgeneral Başbuğ, “biz giremezsiniz deseydik yargıçlar kozmik odaya giremezlerdi” diyor.

Savcılar talep edecek, mahkeme karar verecek ama eğer Genelkurmay Başkanı’ndan izin çıkmazsa yargıçlar mahkeme kararını uygulayamayacak.

Genelkurmay Başkanı, yargıdan da, mahkemeden de, mahkeme kararından da üstün, o izin vermezse yargı kımıldayamaz.

İşte, işin özü bu.

Bu anlayış.

Orgeneral Başbuğ bu sözleri diğer genelkurmay başkanlarından daha “ceberut” olduğu için söylemiyor, o da diğer generaller gibi hatta belki çoğundan da daha demokrattır, bilmiyorum, ama önemli olan hangi generalin hangi fikirde olduğu değil, hangi general olursa olsun, hangi fikirde olursa olsun, bu ülkede sistemin böyle işliyor olması önemli olan.

Ordu, hukukun dışında ve yargının üstünde.

Öyle olmasa o kadar general fütursuzca darbe toplantıları düzenleyebilir, JİTEM Güneydoğu’da binlerce insanı öldürebilir miydi?

Dokunulmayacaklarına, suç işleme özgürlüğüne sahip olduklarına, “devlet” için her şeyi yapabileceklerine inanıyorlardı.

Millete karşı değil devlete karşı sorumluydular, devlet de kendileriydi.

Anlayacağınız kimseye karşı sorumlu değillerdi, hesap da vermezlerdi.

Vermediler de.

Bugün bu ülkedeki bütün kavgaların, tartışmaların, çekişmelerin temeli bu anlayıştır.

“Ordu hukuk dışı bir güç olarak kalsın mı kalmasın mı” kavgası veriliyor.

Genelkurmay Başkanı’nın “izni”, yargı kararından daha önemli mi değil mi?

Soru bu.

Herkes kendi tarafını, partisini, grubunu, siyasetini bu “sorunun” cevabına göre seçiyor.

Yargının içindeki parçalanma da aynı noktada ortaya çıkıyor.

Yargının özelikle “yüksek” kısmı, orduyu hukukun dışında tutma isteğinde.

28 Şubat brifinglerine koşarak gitmeleri, 27 Nisan muhtırası karşısında ağızlarını açmamaları, Ergenekon soruşturmalarını durdurmaya çabalamaları, Danıştay cinayetini bir “irtica cinayeti” gibi sunmaya çalışmaları, Üçüncü Ordu Komutanı’nı sorgudan kurtarma uğraşları hep bundan.

Yargının diğer parçası ise ordunun “suçlu” mensuplarını yakalama eğiliminde, orduyu “hukuk dışında” bırakarak ciddi bir yargı sistemi kurulamayacağının farkında.

Ordunun hukukla ilişkisi, bu ülkenin nasıl bir ülke olacağını da belirliyor.

Hukuk denetiminin dışında kalan bir orduyla demokratikleşmek, çağdaşlaşmak, gelişmek mümkün değil.

Demokrasinin karşısındaki tehlike “irtica” değil, demokrasinin karşısındaki tehlike ordunun hukuk dışı konumu.

Medyada, siyasette, yargıda birçok insan “ordunun hukuk disiplini içine alınmasının” bu ülkede “irticanın ve bölünmenin” yolunu açacağını iddia ediyor.

Bu nasıl bir ülkedir ki ancak “hukuku çiğneyerek” laik ve bütün kalabiliyor?

Hukukla çatışan bir laiklik olabilir mi?

Hukukla çelişen bir “bütünlük” sürdürülebilir mi?

Bizim başımızın derdi, ne irtica, ne bölünme; bizim başımızın derdi “hukuksuzluk”, eşitsizlik, aşiretleşmiş devlet düzeni.

Bu düzeni değiştirmezseniz her an her şeyden korkarsınız.

Çünkü toplum böyle bir düzene sonunda isyan eder.

Dindarları ez, Kürtleri öldür, Alevileri yok say, solcuları hapset, ordunun suçlarına aldırma ve toplumun bu haksızlıklara seyirci kalmasını bekle.

Toplum seksen sene sesini çıkarmadı.

Ama artık bıktı.

Dünyadaki değişimler, Anadolu’daki sermaye hareketleri, halkın devlete olan ekonomik bağımlılığının sona ermesi, sonunda toplumun büyük çoğunluğunun “yeter artık” demesine yol açtı.

22 Temmuz seçimleri bu “yeter artık” öfkesinin en belirgin örneğiydi, o seçimi AKP kazanmadı, o seçimi “ordu hukuk dışı kalsın” diyenler kaybetti.

Bu toplum, genelkurmay başkanlarının yargıdan daha önemli olduğu, yargının ordunun suçları karşısında sessiz kaldığı bir düzen istemiyor.

Öyle bir düzeni savunanlar kaybedecek.

Hiçbir şansları yok.

Bunu onlar da biliyor.

Öfkeleri, saldırganlıkları, iftiraları, hukuku hiçe saydıklarını saklayamayacak hale gelmeleri, bu gerçeği fark etmeleri yüzünden.

Türkiye değişiyor.

Gerçek bir hukuk istiyor, adalet istiyor, eşitlik istiyor, özgürlük istiyor, buna “izin verilse de verilmese de” bunu alacak.

“İzin” dönemi bitti çünkü bu ülkede.

---------------------------------------------

Saturday, February 20, 2010

ZZ_Haber - Nihat Ömeroğlu (Yargıtay Üyesi) : HSYK'nın kararı köhneleşmiş devlet zihniyetinin ürünüdür

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=953776


Yargıtay Üyesi Ömeroğlu: HSYK'nın kararı köhneleşmiş devlet zihniyetinin ürünüdür


Yargıtay 5. Ceza Dairesi Üyesi Nihat Ömeroğlu, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) Erzurum'da görev yapan savcıların yetkilerini elinden almasına sert tepki gösterdi. Ömeroğlu, "Arkadaşların hiçbir savunmasını almadan yasaya aykırı bir tarzla yetkilerini apar topar kaldırması, açıkça yargıya müdahaledir. Bu, eski köhnemiş devlet zihniyetinin ideolojik tavrı sonucunda çıkan bir karardır." dedi.

İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde düzenlenen 'Yargı Reformu Sempozyumu'nda konuşan Yargıtay 5. Ceza Dairesi Üyesi Nihat Ömeroğlu, HSYK'nın Erzurum'da özel yetkili savcıların yetkilerini elinden almasını eleştirdi. Erzurum'da yürütülen soruşturmanın içeriği ile ilgili konuşmasının yanlış olacağını belirten Ömeroğlu, "Bu dosya eninde sonunda Yargıtay'a gelecek. Ben bu konuya girmeyeceğim, kanaatimi belirtmeyeceğim." diye konuştu.

"HSYK, ANAYASA'YA AYKIRIDIR"

HSYK'nın savcıların yetkilerini almasını 'yargıya müdahale' olarak değerlendiren Ömeroğlu, "Soruşturma devam ederken, hakkında herhangi bir disiplin işlemi yapılmadan, bir inceleme başlatılmadan oradaki soruşturma evrakının içeriğini görmeden böyle bir uygulama yargıya müdahaledir. Kurul bunu gündeme alması sebebiyle bu arkadaşların hiçbir savunmasını almadan yasaya aykırı bir tarzla yetkilerini apar topar kaldırması, açıkça yargıya müdahaledir. Bu, eski köhnemiş devlet zihniyetinin ideolojik tavrı sonucunda çıkan bir karardır. Bundan önce bir çok tutuklamalar oldu. Yargıtay'da bir mahkeme başkanı 8 ay tutuklu yargılandı. Aynı itirazlar onunla da oldu; fakat HSYK'dan hiçbir ses çıkmadı. Bunu ben doğru bulmuyorum. İstanbul'a gelen dosyasını oradaki başsavcı ve savcı arkadaşlar inceleyecektir." şeklinde konuştu.

HSYK'nın Anayasa'ya aykırı olduğunu söyleyen Ömeroğlu, "Üzülerek şunu ifade edeyim; HSYK bundan 3-5 gün önce ünlü kararını aldı. Her an her zaman yereldeki bütün hakim ve savcıların yetkisini de kaldırabilir. Kararname döneminde tayin de çıkarabilir. Bu kurul, bu 5 kişi her şeye kadirdir. Ben de kürsüde olsam bundan korkardım. Kurul, yargı denetimine kapalıdır. Şahsen idari yargıda görevli biri olsam Anayasa'nın 90. maddesini çalıştırırım." ifadelerini kullandı.

(CİHAN)

20 Şubat 2010, Cumartesi

---------------------------------------------

ZZ_Haber - Süha Terzibaşıoğlu (HSYK eski baskan vekili) : HSYK- hakimlik teminatını zedeledi - Yargıtay'ın yaptığı- ihsas-ı rey

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=953950&title=yargitayin-aciklama-yapmasi-ihsasi-reydir


Yargıtay'ın açıklama yapması ihsas-ı reydir


Eski Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkan Vekili Hakkı Süha Terzibaşıoğlu, HSYK'nın yetkisi olmadığı bir konuda karar verdiğini söyledi.

Terzibaşıoğlu, "Yargıtay'ın bu konuda açıklama yapması ihsas-ı reydir." dedi.

Hakimler ve savcıların tayinlerinin HSYK'nın tasarrufunda olduğunu belirten Terzibaşıoğlu, elindeki bir dosya dolayısıyla savcının yetkisinin kaldırılmasının hakimlik teminatını zedeleyici bir tutum olduğunu anlattı. HSYK'nın son zamanlarda yaptığı açıklamalar konusundaki tasarruflarını isabetli görmediğini anlattı. Şu ifadeleri kullandı: "Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun bir karar alması yetkisinin dışındadır. Danıştay Başkanı'nın bu konuda bir beyanda bulunması kendi konusunun dışındadır. Yargıtay'ın bu konuda açıklama yapması ihsas-ı reydir. Sayın bakan hüküm mercii olmadığı için beyanları ihsas-ı rey mahiyetinde sayılmaz. Bu davalar gerek ceza davası gerekse hukuk davası olarak Yargıtay'a gelebilir. Yargıtay 1. Başkanlık Kurulu'nun görevleri Yargıtay Kanunu'nda sayılmıştır. Yargıtay'ın dışında cereyan eden işlerden dolayı Yargıtay Başkanlık Divanı'nın bir karar alması yetki aşımıdır."

BU TUTUM ANAYASA'YA AYKIRI

Yüksek Mahkeme'nin son yıllarda verdiği karar tutum ve davranışlarının 'hakimler devleti' görüntüsüne ağırlık kazandırdığını belirten Terzibaşıoğlu, bu tutumun Anayasa'ya uygun olmadığını ifade etti. HSYK'nın tutum ve davranışlarının yargının tarafsızlığına gölge düşürecek nitelikte olduğunun altını çizen Terzibaşıoğlu, "Hakim teminatını zedeleyici niteliktedir. Hakim teminatı savcıları da kapsar. Savcılarda gördükleri iş dolayısıyla kurula güvenir durumdadırlar. Kurul bir kararı ile savcının elindeki bir dosyayı alırsa azil mahiyetindedir. Kurul hakime veya savcıya yetki verebilir ancak o yetkiyi alması kısıtlayıcı olağanüstü şartlara tabidir." ifadelerini kullandı.

HSYK'nın bir yargı organı olmadığına değinerek şöyle konuştu: "Erzurum savcısının yargısal faaliyeti üzerinde bir değerlendirme yapamaz. Bir görüş belirtemez. Eğer hukuka uygun olamayan bir tutum bir hukuki tasarruf var ise kendi prosedürü içinde halledilmesi gerekir. HSYK hukuki bir değerlendirmede bulunamaz." Bazı kişi ve kurumların destek ziyareti adı altında HSYK'ya toplu ziyarette bulunmalarının yanlış bir davranış olduğunun altını çizdi.

ZAMAN

21 Şubat 2010, Pazar

---------------------------------------------

Mümtaz-er Türköne (Zaman) - Yargıçlar partisi

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=953870&title=yargiclar-partisi


Mümtazer Türköne , Zaman


Yargıçlar partisi


HSYK'ya destek için akın akın giden yüksek yargı mensupları, hukuk devletine hiç kimsenin veremeyeceği ölçüde zarar verdiklerinin farkında değiller.
Bu tavır meslekî bir dayanışma değil. Doğrudan siyasî bir tavır. Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'in tutuklanması bir yargı krizine değil, doğrudan siyasî bir krize yol açtı. Tartışılan ve üzerinde kutuplaşma yaratılan konu bir hukuk sorunu değil, doğrudan siyasî bir tutum. Bir hukuk sorununu bir siyasî soruna dönüştüren tasarrufun HSYK'nın müdahalesi ile ortaya çıktığını unutmamalıyız. HSYK hukuki bir yargılamayı bir siyasî soruna dönüştürdü. Yüksek yargı mensupları ise, soruşturulan bir suç iddiasıyla ilgili ihsas-ı reyde bulunurken, aynı zamanda bir siyasî tutum sergiliyorlar.

Kara mizah konusu olacak bir tablo var karşımızda. HSYK, İlhan Cihaner'in tutuklanması üzerine, dört özel yetkili savcıyı görevden aldı. Peki İlhan Cihaner'in tutukluluk haline ne oldu? Hâlâ tutuklu değil mi? O zaman HSYK'nın müdahalesi ve başlattığı tartışma ne işe yaradı? HSYK sadece devam etmekte olan bir soruşturmaya müdahalede bulundu; üstelik peşi sıra gelen siyasî kutuplaşma bu müdahalenin de siyasî bir müdahale olduğunu gösterdi.

"Tek suçu irtica ile mücadele etmek olan bir savcı" diyor, siyasî tutum sergileyenler, Başsavcı İlhan Cihaner'i savunurken. Galiba işin püf noktası da bu savunmadaki mantık hatası. Türk Ceza Kanunu'nda "irtica" başlığı ile tanımlanan bir suçun olmaması elbette karşı savunma değil. Devletin laik niteliğini korumak için bir savcının uyanık olması, laik düzene karşı suç işleyenlere göz açtırmaması takdir edilecek bir durum. Ama ya "laik düzeni korumak" gibi çok yüksek bir gaye uğruna suç işlerse? Başsavcı'nın tutuklanma sebebi böyle bir suçun işlendiği iddiası. Laikliğin suç işleyerek korunabileceği iddiası ayrı bir tartışma konusu. Bu durumda laiklik konusunda hassas siyasî kesimlerin, kayıtsız-şartsız Başsavcı'ya destek vermesi doğru mu? Bedelini ödediğiniz takdirde suç işleyebilirsiniz. Siyasî olarak, yüce bir ideal uğruna suç işlemiş birini savunabilirsiniz. Ama üzerinizde yargıç cübbesi varsa, hukuku ve toplumun hukuka olan güvenini koruma adına, siyasî bir tavır sergilerken çok dikkatli davranmanız gerekir.

Başsavcı, mahkeme son soruşturmanın açılması kararı verdikten sonra Yargıtay'da yargılanacak. Gazetemizde dün yer alan bir haber, Yargıtay'ın bu soruşturma hakkında çok açık biçimde ihsas-ı reyde bulunduğunu gösteriyor. Hatta ihsas-ı reyde bulunanlar, bu davanın gelmesi kuvvetle muhtemel olan ceza dairesinin üyeleri.

Başsavcı Cihaner tutuklandı. Başsavcı tutuklandığı için soruşturmayı yürüten savcılar görevden alındı. Ama Başsavcı hâlâ tutuklu. Demek ki Başsavcı'yı serbest bıraktıracak bir güç HSYK'da yok. Bu komedi ne anlama geliyor? Hukuk sistemimizin aslında çok sağlam bir mantıkla işlediğini gösteriyor. HSYK'nın varlık sebebi, soruşturan savcıları ve yargılayan hâkimleri dışarıdan yapılacak müdahalelere karşı korumak. HSYK bu davada tam tersini yaptı. Yargılamaya müdahale etmek istedi. Sonuçta yargılamaya değil sadece yargılayanlara müdahale etmiş oldu. Hukuki durumu değiştiremedi. Değiştiremediğine göre yaptığı müdahale yanlış. Yüksek yargı bürokrasisi hukukun güçlü mantığını yere seremedi. Ortada bir suç iddiası ve bu iddiayla ilgili bir soruşturmaya dair, savcıların iddiası ve mahkemenin kararı var. Yargıtay, Danıştay ve HSYK toplanıp bir araya gelse bu kararı değiştiremez.

Başsavcı İlhan Cihaner'in de sanıkları arasında yer aldığı Ergenekon davası, illegal yöntemlerle ve suç işleyerek sürdürülen bir iktidar mücadelesinin deşifre edilmesine imkân sağladı. İktidar mücadelesi, yani siyasî bir mücadele. 28 Şubat sürecinde tam kadro "irtica brifingleri" alan yargıçlar, bu mücadelenin tarafıydı. Topluma yüksek yargı organları ile ilgili böyle bir kanaatin yerleşmesi, hukuk devleti adına büyük bir zaaf. Ergenekon davasının cüzlerinden biri olan Danıştay Saldırısı ve sonrasında verilen tepkileri hatırlamak, bu zaafın derinliği hakkında bir fikir verebilir.

Hukuka riayet etmek ve korumak hepimizin görevi, ama öncelikli olarak bu görev yargıçlara ait. Yargıç siyasî bir tavır içine girmemeli. Yargıçlar sadece verdikleri kararlarla konuşmalı. HSYK kararının yol açtığı siyasî kutuplaşma, Erzincan soruşturmasının akıbetini nasıl etkileyecek? Vatandaşın hukuka duyacağı güvenden daha önemli ne olabilir? m.turkone@zaman.com.tr

21 Şubat 2010, Pazar

---------------------------------------------

Hilmi Yavuz (Zaman) - Türkiye'de adalet- mülkün temeli değildir ve bu yüzden mülk- çatırdamaktadır

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=953869&title=kadi-davaci-ola-ol-muhzir-dahi-sahit


Hilmi Yavuz , Zaman


Kadı davacı ola ol muhzir dahi şahit...


Türkiye'de artık, adalet, mülkün temeli, değildir. Adalet, mülkün temeli olmaktan çıkmıştır ve bu yüzden mülk, çatırdamaktadır...

Erzurum Özel Yetkili Savcısı Osman Şanal ve arkadaşlarının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararıyla görevden alınmaları, Türkiye'de hukukçuları ikiye bölmüş görünüyor. Bir kısım hukukçu, bu kararın Adalet Bakanı'nın ifade ettiği gibi HSYK tarafından yapılan bir yetki gasbı olduğunu öne sürerken, bir kısmı da, bu kararın HSYK'nın yetki sınırları içinde olduğunu öne sürüyor. Ama asıl vahim olan, HYSK ile Hükümet arasındaki bu anlaşmazlıkta karar verme konumunda olan yüksek yargı kurumlarının, Yargıtay'ın ve Danıştay'ın, acilen HSYK'nın yanında yer aldıklarını açıklayarak 'ihsas-ı rey'de bulunmalarıdır. Yüksek yargı kurumlarına düşen, bu konuda derhal ve koştura koştura, HSYK'ya arka çıkmak yerine, 'tarafsız' kalmak, meseleyi, hukuk mantığının gerektirdiği serinkanlı bir yaklaşımla, enine boyuna tetkik ettikten sonra, 'tarafsız' kimlikleriyle karar vermekti;- ne yazık ki bu yapılmamıştır!

Yargıtay ve Danıştay mensuplarının, bana göre elbet, yüksek yargı organının ciddiyet ve saygınlığını fena halde örseleyen bir acullukla, HSYK'dan yana tavır koymaları, düpedüz, evet düpedüz, 'ihsas-ı rey'de bulunmaktır. Sıradan bir hukuk davasında bile, bir yargıcın, davalı veya davacı ile, daha duruşma başlamadan, aynı kanaatte olduğunu söylemesi ne demeye geliyorsa, yüksek yargı mensuplarının, karşı görüşte olanların argümanlarını, serinkanlı bir bakışla tetkik ettiklerine dair herhangi bir izlenim vermeden, yangından mal kaçırırcasına 'taraf' olduklarını bildirmeleri de o anlama gelmektedir.

İhsas-ı rey, çünkü bu yüksek yargı kurumları, anlaşmazlıkta 'tarafsız' olmak durumundayken, 'taraf' olduklarını göstermişlerdir. Özellikle de Yargıtay! Yargıtay, evet, çünkü, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner, Türk Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 250/3. maddesi gereğince Yargıtay'da yargılanmak durumundadır. 'Milliyet'teki köşesinde Taha Akyol, bu durumu bütün açıklığıyla şöyle özetliyor: [Örgütlü suçlar] birinci sınıf hakim ve savcılar tarafından işlenirse, CMK 251'e göre özel yetkili savcılar (Erzurum savcıları) soruşturma yapar. Bakanlık izni de Yargıtay izni de aranmaz.

Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 2009/5 sayılı kararında, bu suçların nasıl soruşturulacağı aynan, kelimesi kelimesine şöyle deniliyor: 'Bu suçlar görev sırasında veya görevden dolayı işlenmiş olsa bile, cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. [...] Yargıtay, sadece yargılama (muhakeme) aşamasında yetkilidir; soruşturma esnasında hiçbir yetkisi yoktur.'

Başta Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker olmak üzere Yargıtay üyeleri, Cihaner davasında, daha dava soruşturma aşamasındayken, HSYK kararı doğrultusunda tavır koyarak ihsas-ı reyde bulunduklarına göre çok bilinen şu beyit, bugünkü durumu tastamam özetliyor değil midir: 'Kadı davacı ola, ol muhzır dahi şahit/ Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet?'

Pek iyi de, bu durumda, 'taraf'lar arasında hakemliği kim yapacaktır? Biz, sade vatandaşlar, HSYK mı, yoksa karşı görüşte olanlar mı haklı konusunda, kime, hangi kuruma başvuracağız? Ortada gerçekten bir 'Yargı Fetreti' yaşanıyor. Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'in tutuklanması mı hukuka aykırıdır, yoksa Erzurum özel yetkili savcısı Osman Şanal'ın yetkilerinin alınması mı? Söyler misiniz, bu konuda kim karar verecek? CMK'ya göre Yargıtay! Ama Yargıtay, taraf! Peki ne olacak?

Ne olacağını bilmiyorum. Ancak şunu biliyorum: Türkiye'de Adalet, Mülkün Temeli değil artık!

h.yavuz@zaman.com.tr

21 Şubat 2010, Pazar

---------------------------------------------

ZZ_Haber - Sacit Kayasu : Gerçekleşen darbeyi sorguladım - HSYK beni canlı canlı gömdü

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=953800&title=gerceklesen-darbeyi-sorguladim-hsyk-beni-canli-canli-gomdu


'Gerçekleşen darbeyi sorguladım, HSYK beni canlı canlı gömdü'


Kenan Evren hakkında iddianame hazırladıktan sonra meslekten ihraç edilen eski Savcı Sacit Kayasu, HSYK'nın hukuksuz bir şeklide kendisini de görevden aldığını söyledi.
"Ben gerçekleşen darbeyi sorguladım." diyen Kayasu, "Beni 11 yıldır canlı canlı gömdüler. Buna kimin hakkı var? Hırsızlık mı yapayım? Cinayet mi işleyeyim? Gasp mı yapayım?" ifadelerini kullandı. Kayasu, Erzurum'daki savcıların HSYK tarafından sorgusuz sualsiz görevlerinden alınmasını eleştirdi.

İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde düzenlenen 'Yargı Reformu Sempozyumu'na katılan eski Savcı Sacit Kayasu, Cihan'ın sorularını cevapladı. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) Erzurum'daki savcıların yetkilerinin alınmasını 'hukuksuzluk' olarak değerlendirdi. Kayasu, "Şu anda Türkiye, iki yüzlülük, kirlenmişlik yaşıyor. Bu Ergenekon türü davaların görülmesi bu kirlenmişliklerin önüne geçmek içindir. Geçmişte yaşanılan kirlenmişlikleri ortaya çıkarıp tertemiz bir Türkiye'nin önünü açmak içindir. Ergenekon terör örgütü davasının bunun için destekçisiyim. Suçsuz bir insan hakkında kolay kolay tutuklama kararı verilmez. Görevde olan cumhuriyet başsavcısı kolay kolay tutuklanmaz. Demiyorum ki 'bu başsavcı suçludur' Suçlu olduğuna dair çok kuvvetli deliller var ki tutuklanıyor. Meslektaşım tutuklandığı için de üzgünüm. Herşeye rağmen bu memlekette vazifesini dört dörtlük yapmak isteyen, hiçbir şeyden korkmayan hakim ve savcılarımız var. Onlara teşekkür ediyorum." diye konuştu.

"Bu kriz son değildir. İlk benimle başladı." diyen Kayasu, sözlerini şöyle sürdürdü: "HSYK Erzurum savcılarını niye görevden aldı? Görevini kötüye kullandı diye. Aynı HSYK yetkisini kötüye kullanarak benim görevime son verdi. Önce açığa aldı, sonra meslekten ihraç etti. Hakkımdaki soruşturma 1 Nisan'da müfettiş görevlendirmesiyle başladı. Fakat 19 Nisan'a kadar ben açığa alınmadım. 19 Nisan'da Genelkurmay Başkanı'nın şikayeti üzerine açığa alındım. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiç kimsenin başına gelmeyen birşey oldu; 3 yıl boyunca açıkta kaldım. Siz hangi yetki ile hangi sıfatla bir savcıyı görevden alırsınız? Ergenekon savcıları bugün yapılmış olan bir darbeyi değil, planlanan darbeyi soruşturuyor. Halbuki ben gerçekleşmiş darbeyi sorguladım. HSYK Erzurum savcılarının yetkisini aldı. Niye? yetkilerini aştı diye. Peki aynı HSYK benim iddianamem işleme konulmazken neredeydi? Benim iddianameme takipsizlik veren başsavcı görevi kötüye kullanmamış mıydı? Bir savcının iddianamesinin başsavcı tarafından takipsizlik kararıyla ortadan kaldırması mümkün müdür? Bu hukukun resmen çiğnenmesi, ayaklar altına alınmasıdır. Bugün tutuklama kararına karşı çıkan çevreler o zaman neredeydi? HSYK hesap vermediği için bu kriz son olmayacaktır."

HSYK kararından dolayı Türkiye'nin AİHM'de 41 bin dolar Euro cezaya çarptırıldığını kaydeden Kayasu, "HSYK hala aynı hatalarına devam ediyor. Devlet aldığım tazminatı onlardan almış olsaydı bu tür olaylar yaşanmayabilirdi. Daha ortada fol yok yumurta yokken Erzurum savcıları hakkında hemen apar topar toplanıp karar alan HSYK, benim mesleğe alınmam konusunda toplanıp neden karar almıyorlar? Bu yetkinin kötüye kullanılması değil midir? Sen sana herhangi bir tahkikat, şikayet gelmediği halde orada savcıyı görevden alıyorsun, öbür taraftan haksız yere görevinden alındığı ispat edilen, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kabul etmesine rağmen bu savcıyı niçin mesleğine geri almıyorsun? Asıl yüz karası, asıl yargıda deprem budur. HSYK görevini ısrarla yapmamaya devam ediyor." şeklinde konuştu.

"HSYK'nın bundan sonra bu tip kararlar almaması için yapılması gerekenler nedir?" şeklindeki soruya Kayasu, "Siyasi iktidar direnç göstermelidir. Siyasi iktidar HSYK'ya şunu demeli; 'ben senin yüzünden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne tazminat ödedim. Bu tazminatı sana ödettiriyorum. Bu adamı mesleğe alacaksın. Bu adam gibi kişileri sorgusuz, sualsiz görevden almaman için tahkikat yapacaksın. Ondan sonra varsa suçu o zaman görevden alacaksın. Kararları da oy birliğiyle alacaksın. Ben şu anda avukatlık dahi yapamıyorum. 11 yıldır hiçbir şey yapamıyorum. Beni 11 yıldır canlı canlı gömdüler. Buna kimin hakkı var? Benim tek anladığım, elimden gelen tek şey; hukuktur. Hukuk müşavirliği yapmamı engelle, avukatlık yapmamı engelle, savcılık yaptırma, ne yapayım? Cinayet mi işleyeyim? Gasp mı yapayım? Hırsızlık mı yapayım? Eğer emekli olmasaydım bunlardan birisini yapacaktım." ifadelerini kullandı.

20 Şubat 2010, Cumartesi

---------------------------------------------

Ahmet Altan (Taraf) - Bağımsız (??) yargı - “ordunun darbelerini ve muhtıralarını” hep destekledi

---------------------------------------------


http://taraf.com.tr/makale/10147.htm


Böyle değişir


Ahmet Altan - 20.02.2010


Seksen yıllık iktidarı bırakmak, o “muhteşem” dokunulmazlıktan vazgeçmek o kadar kolay değil.

Ordu, yargı ve sivil bürokrasi, “hukuk savar” manyetik bir kafes içine alınmışlardı, onların suçları araştırılamıyor, soruşturulamıyordu.

Medya, bu “dokunulmazlığın” sadık bekçisiydi.

“Muhalefet” demek “sivil siyasetçilere” alabildiğine saldırmak, “devlet görevlilerini” alabildiğine yüceltmekti.

Medyanın “muhalefeti” hiçbir zaman “sivil iktidara” muhalefetten, “sisteme muhalefete” geçmemişti.

İnanılmaz bir el çabukluğuyla “en önemli” muhalefetin “sivillere” karşı yapılacağına, “devlet görevlilerinin iktidarını” pekiştiren bu “sisteme” muhalefetin “ihanet” sayılacağına insanları inandırmaya soyunmuşlardı.

Bu koruma zırhının içinde çok suç işlendi.

Hukuk defalarca çiğnendi.

Ordu canı istediği zaman darbe yapabildi, darbe hazırlıklarını kesintisiz sürdürdü.

Bağımsız yargı, “ordunun darbelerini ve muhtıralarını” hep destekledi.

Anayasa Mahkemesi’nin üyeleri, anayasayı ortadan kaldıran “darbeci paşaya” saygılarını sunmaya gidebildi.

Yüksek Yargının üyeleri, 28 Şubat döneminde Genelkurmay’da verilen “brifinglere” hiç tedirginlik duymadan koştu.

27 Nisan muhtırasına karşını sesini çıkartan tek bir Yüksek Yargı üyesi olmadı.

CHP ve lideri Deniz Baykal da sadece “sivil iktidarları” eleştirdiler.

Asker cumhurbaşkanlarına karşı saygıda kusur etmeyen Baykal, Çankaya’ya çıkan her “sivile” düşman oldu.

“İlericilik, çağdaşlık, modernlik” hatta “solculuk”, orduyu ve darbeleri desteklemek, halkı alabildiğine küçümsemek, halkın iradesini hiçe saymak demekti onlara göre.

Medya da bu anlayışı alabildiğine pompaladı.

Onyedi bin faili meçhulün olduğu ülkede katiller yargılanmadan dolaşabildi.

Üç bin köy, medyanın sessiz bakışları arasında yakıldı bu ülkede.

Bankalar talan edildi.

Medya patronları zenginleştirildi.

“Ordu, yargı, bürokrasi” iktidarına karşı “halkın iradesini” temsil eden sivil iktidarın haklarını savunmak “gericilikti, tutuculuktu, aşağılık bir işti” çünkü onların kafasında halk “gerici, tutucu, zavallı” bir cahil sürüsüydü.

En doğrusunu “paşalar” bilirdi, paşaların karşısında yerlerde sürünenler, yaltaklananlar, sivil iktidarlara efelenerek “yiğitliklerini” kanıtlarlardı.

Bugün de aynı oyunu sergilemeye çalışıyorlar.

Bu korkunç ve kanlı sisteme karşı çıkmayı, “sivil iktidarı” desteklemek olarak gösteriyorlar, halkın yarısının oyunu alan bir partinin “iktidar” olamayacağını söylüyorlar.

Sivil bir iktidara “muhalefet”, ancak ona karşı “sivil” bir inisiyatifi desteklediğinizde “haysiyetli” bir iştir.

Sivil iktidara karşı “askerî bir iktidarı” desteklemek, silahların gölgesine sığınmak, olabilecek en aşağılık ve alçakça bir iştir.

Kendi halkını satmaktır.

İnsanların iradesini hiçe saymaktır.

Bir sivil iktidar kötüyse, onu seçimde değiştirirsiniz.

Askeri ya da yargıcı iktidardan nasıl indireceksiniz.

Bugün, Ergenekon terör örgütüyle ilişkisi olduğu iddia edilen bir başsavcıyla, Üçüncü Ordu Komutanı’nı korumak için verilen “hukuk dışı” savaşa bir baksanıza.

HSYK, yasaları ve hukuku çiğnediğinde bile ona söz söyleyebilecek bir güç yok bu sistemin içinde.

Daha doğrusu tek bir güç var, o da asker; askerin dediğini yapıyorlar, bunu da zaten onlara istediğini yaptıran paşa açıkça söylüyor.

Bugünkü keskin mücadele, eski ve “hukuk dışı” bir yapıyla, yeni ve demokratik bir yapı kurulmasını isteyenler arasında sürüyor.

Seksen yıllık cumhuriyet boyunca alttan alta hep süren bu mücadeleyi bugün fevkalade anlamlı kılan ise bizzat askerin, yargının ve bürokrasinin içinde bu “sisteme” karşı çıkan birilerinin varlığını göstermesiyle, dünyayla ticaret bağları kuran Anadolu’nun artık “kulluğa” razı olmaması.

Bu eski ve hukuksuz sistem yıkılacak.

Hukukun bizzat “yüksek yargı” üyeleri tarafından çiğnenmesi, yasalara aldırılmaması aslında bu “yenilginin” en parlak göstergesi.

Genç ve bilinçli hukukçuların ortaya çıkmaları, eski dönem hukukçularını ekranlarda bilgileri ve zekâlarıyla perişan etmeleri, hukukun özünü ve gereklerini anlatmaları da değişimi gösteriyor bize.

Yeni bir Türkiye kuruluyor.

Zamanın ruhu bize bunu yapmamızı emrediyor, hiç kimse zamana karşı direnemez.

Büyük bir dönüşümün, yenilenmenin, tazelenmenin tanıklarıyız.

Bunun güvenini ve tadını hissedin.

Tarih, böylesine keskin bir dönüşümün tanıklığını öyle herkese bağışlamıyor.

---------------------------------------------

Friday, February 19, 2010

ZZ_Haber - 'Gizli tanık Erzincan' Başsavcı Cihaner'in kendisini nasıl tehdit ettiğini anlattı

---------------------------------------------

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=952946&title=gizli-tanik-erzincan-bassavci-cihanerin-kendisini-nasil-tehdit-ettigini-anlatti&haberSayfa=0


'Gizli tanık Erzincan' Başsavcı Cihaner'in kendisini nasıl tehdit ettiğini anlattı


Gizli tanık Erzincan, 'Savcı Hüseyin' diye bildiği Cihaner'in "İstediklerini yapmadığı takdirde başına geleceklerle" ilgili tehdit edip "Bu işten ölünce çıkarsın" dediğini anlattı

Albay Dursun Çiçek imzalı İrticayla Mücadele Eylem Planı'nı uygulama için pilot bölge seçildiği iddia edilen Erzincan'da cemaat evlerine silah yerleştirmeden, 800 bin TL'lik rüşvetlere, sahte mühürlü mektupla soruşturma başlatılmasından, ölümle tehdit etmeye kadar çarpıcı iddialar vardı. Cunta tarafından yurtlara ve okullara silah yerleştirmekle görevlendirilen gizli tanıklar; olayları yer, zaman ve kişi göstererek detaylı biçimde anlattı. Olayların merkezinde Erzincan Savcısı İlhan Cihaner vardı. Cemaatlere yönelik komplolar ile ilgili Erzurum Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısına ifade veren Gizli Tanık Erzincan'ın iddialarından satır başları şöyle:

JANDARMA KERİM 800 BİN TL TEKLİF ETTİ

• Jandarma istihbarattan Kerim olarak tanıdığım kişi, bana görüşmelerde özellikle Gülen cemaatine ait kolejde kalmam ve bana verecekleri her türlü işi yapmam için baskı yapıldı.

• Bana verdikleri işleri yapmayacağımı söyleyince Kerim bir tane çek çıkardı. Üzerinde özel bir banka adı yazan çeki sallayarak 'Bu ne' dedi. Devamla bu çekin üzerinde "800 milyar yazıyor, biz senin ve ailenin ne kadar yardıma muhtaç olduğunu biliyoruz. Parayı sevdiğini biliyoruz, söylediklerimizi yaparsan bu çek senin olabilir" dedi.

ÇANTALARINA SİLAH VE BELGE KOY

• Nurcu Kurdoğlu Cemaati evinde beraber kaldığım Yüzbaşı Yıldırım'ın çantasına silah ve illegal olan kitap ve doküman koymamı veya evdeki kendi odasında bulunan kitaplığına suç unsuru taşıyan dokümanlar koymamı istediler. (...) bu kişi ile başa çıkabilmek için çantasına ya da odasına mutlaka verecekleri silahı ve illegal belgeleri koymamı söylediler, ayrıca odasına kamera yerleştirmemi söylemişti. Ancak ben kabul etmedim.

• Daha doğrusu bana bunları yapmak için süre verdiler. Ancak ben verecekleri işi yapamadığımı bunun için de kabul etmediğimi söyledim.

'SAVCI HÜSEYİN' DİYE TANIŞTIRILDIM

• Akşam saat 21.00 sıralarında tekrar aynı yerde buluştuk. Yine aynı araç idi, camları perdeliydi, ben arka sağ koltuğa oturdum, az sonra arkadan bir araç yaklaştı. Siyah renkli bir araçtı, kırmızı kravatlı, beyaz gömlekli, koyu renkli takım elbiseli birisi arabaya bindi. (...) (Arabaya binen) Oradaki savcı geriye dönerek, elini uzattı ve 'Ben Hüseyin' dedi. Ben de kendimi tanıttım. Bana ailemle ilgili konuşmalar yaptı. (...) 'Abilerle abi kardeş gibi olmuşsunuz' dedi.

BU İŞTEN ANCAK MEZARDA ÇIKABİLİRSİN

• Savcı bana 'Sen niye abilerini dinlemiyorsun, dediklerini niye yapmıyorsun, ailen var, enişten var, kardeşlerin memur, yaptığın hata onların hepsinin hayatına malolabilir, bu işin içerisine giren herkes mezara kadar bizimle gelir, önemli olan senin deşifre olmaman, seni emniyet de biz de tanıyoruz, bizimle görüştüğünü kimsenin bilmemesi lazım, cemaatte gelişmeler nasıl, kaldığın yerde askerler var mı?' dedi.

• ...Haberlerde 'Erzincan'da cemaate darbe planı' şeklinde haber sunulmaya başlayınca dikkat kesildim. Televizyona döndüm. Televizyonda Erzincan Başsavcısının törende bayrağın yanında ayakta duran görüntüsünü görünce irkildim. (...) 'Savcı Hüseyin' diye tanıtan kel kafalı savcının haberlerde görüntüsü olan Erzincan Başsavcısı olarak gördüğüm kişinin olduğunu anladım.

BİZ DE ÖLÜRÜZ AİLENİ DE ÖLDÜRÜRÜZ

• Gerek Kerem isimli jandarma istihbarat görevlisi ile yaptığım görüşmede Kerim tarafından ve gerekse bana tanıştırılan savcı beni 'Şayet sana verdiğimiz görevler silah konulması, illegal eşyalar konulması ile ilgili olarak bize en ufak bir şekilde ucu dokunursa senin bütün sülaleni bitiririz yok ederiz, gerekirse biz de ölürüz ama senin sülalelini bitirdikten sonra ölürüz' diyerek Kerim ve savcı ayrı ayrı zamanlarda beni tehdit ettiler.

BURANIN REİSİ SALDIRAY BERK'TİR

• Yaz tatiline gitmeden önce yapmış olduğum görüşmede bana 'Merkez Komutanlığındaki kişilerle seni tanıştıracağız, onlarla görüşeceksin, belki bizden çıkıp onlara geçebilirsin, senin önünden geçip de selam bile veremeyeceğim kişinin buranın reisi Saldıray Berk' olduğunu, bunu tanıyıp tanımadığımı sordu. Ben de beni başsavcıyla görüştürdükleri için bu kişinin de Ağır Ceza Reisi olabileceğini düşündüm.

Cezaevindeki ilk başsavcı

Dosya:http://91.93.103.35/icerik/100218-014858-p2k.jpgErzincan ?Başsavcısı Cihaner 'terör örgütü üyeliği' ile 'tehdit ve iftira' suçlarından tutuklanarak cezaevine konuldu.?Cihaner'e birbirinden ilginç sorular yöneltildi

Önceki gün makam odası ve evindeki aramaların ardından gözaltına alınarak Erzurum'a götürülen Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner, Savcı Osman Şanal tarafından yaklaşık 7 saat sorgulandıktan sonra gönderildiği Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nce tutuklandı. ''Ergenekon terör örgütü üyesi olmak'', ''görevi kötüye kullanmak'', ''tehdit ve iftira'' suçlarından tutuklanan Başsavcı Cihaner, cezavine konuldu.

-----

ALBAY ÇİÇEK'LE İLGİLİ 10 SORU

Yaklaşık 6.5 saat süren sorguda Savcı Osman Şanal'ın, Başsavcı Cihaner'e Demokrasiye Müdahale Eylem Planı'nda imzası bulunan Albay Dursun Çiçek'le ilgili 10 sorunun yöneltildiği iddia edildi. Savcı Şanal'ın "Albay Dursun Çiçek'i tanıyor musunuz? Daha önce buluştunuz mu? İrtica İle Mücadele Eylem Planı'nı gördünüz mü" sorusuna Cihaner'in "Albay Çiçek'i tanımıyorum. Kendisiyle karşılaşmadım. Telefonda bile görüşmedim" şeklinde cevap verdiği öğrenildi.

Savcı Şanal'ın, Cihaner'e İsmailağa cemaati soruşturmasını Adalet Bakanlığı'ndan 2 yıl neden gizlediğini ve yasa dışı telefon dinleme yaptırıp yaptırmadığı da sordu. Savcılığın "Cemaat evlerine silah bırakılması hakkında bir çalışmanız oldu mu?" sorusuna Cihaner'in "Kesinlikle mümkün değil. Ben zaten silahsız bir yapılanma olduğu için bu soruşturmayı aldım. Siz silahlı olduğunu iddia ederek bu soruşturmayı benden aldınız" şeklinde cevap verdiği öğrenildi.

GİZLİ TANIĞI ÖLÜMLE TEHDİT

Soruşturma kapsamında gizli tanık olarak ifade veren kişilerle ilişkileri de sorulan Cihaner'e "Gizli Tanık Erzincan'ı cemaat evlerine silah konulması konusunda (bize en ufak bir şekilde ucu dokunursa senin bütün sülaleni bitiririz yok ederiz) diye tehdit ettiniz mi?" sorusunun da yöneltildiği, Cihaner'in "Bu insanları tanımıyorum" dediği ifade edildi. Savcı Osman Şanal'ın, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in malvarlığıyla ile ilgili başlattığı soruşturma kapsamında, anaokuluna giden 5 yaşındaki kızı Sıla Cihaner'in de malvarlığını araştırdığı iddia edildi.
Evinin bodrumundan dava dosyaları çıktı

Başsavcı İlhan Cihaner'in evinde Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından Cihaner'in eşi Muhteber Cihaner ve avukatı Hamit Sekman nezaretinde yapılan aramada 3 cep telefonu, sim kartlar, flaş bellekler, dizüstü bilgisayar, yaklaşık 700 CD, bol miktarda evrak ve aracında da çeşitli CD'lere el konuldu. Cihaner, konutunun iki bölmeli bodrum katının bir bölümünü çalışma odası, diğerini ise depo olarak kullanıyor. Bu depora çok sayıda tutanak, resmi belge ve soruşturma dosyası bulunarak el konuldu.

Tahliye talebi oybirliğiyle reddedildi

Dosya:http://91.93.103.35/icerik/100218-014918-p2k2.jpgİlhan Cihaner'in avukatı Hamit Sekman, dün sabah saatlerinde "Perşembe günü tutukluluğa itiraz edeceğim" dedi. HSYK'nın yargı darbesinin ardından hemen harekete geçen Avukat Sekman, müvekkilinin tutuklanmasına ilişkin mahkemeye itiraz dilekçesi verdi. Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi itirazı oy birliğiyle reddetti. Cihaner'in avukatlarından Baki Uzun, "Özel savcının yetkilerinin HSYK tarafından kaldırıldığını, bu nedenle bundan sonra, en azından herhangi bir inceleme yetkisi olmadığını söyleyip, "Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı'ndan tedbir talep ettik. Çünkü kendisi incelemeleri yapmak, dün el konulan evrakları incelemek istemektedir'' dedi. Mahkemenin, bu taleplerini de reddettiğini ifade eden avukat Baki Uzun, ''(Henüz savcı Şanal'a yapılmış bir tebligat olmadığından dolayı, savcının yetkisini kaldırıp kaldırmadığı mahkememiz tarafından henüz bilinmemektedir) diye itirazımız reddedilmiştir'' dedi.

(Star gazetesi)

18 Şubat 2010, Perşembe

---------------------------------------------

Mehmet Kamış (Zaman) - HSYK istediği kadar kanırta kanırta hukuku çiğnesin : Artık çanlar hukuku çiğneyenler için çalıyor

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=953651&title=artik-canlar-hukuku-cigneyenler-icin-caliyor



Mehmet Kamış , Zaman


Artık çanlar hukuku çiğneyenler için çalıyor


Bilindiği gibi Uğur Mumcu 24 Ocak 1993 tarihinde uğradığı bombalı saldırıyla hayatını kaybetmişti. Cinayetin hemen ardından Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi olaya el koydu.
DGM Başsavcısı Nusret Demiral ve DGM Savcısı Albay Ülkü Coşkun soruşturmayı yürütmekle görevli kılındı. Ancak dosya bir türlü tamamlanıp dava açılamadı. Savcının hiçbir eylem ve işlem yapmamasından dolayı hukuk tıkandı. Çünkü sistem ancak savcının girişimiyle yani "düğmeye basmasıyla" işliyordu. Bu durum daha sonra TBMM Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu raporunda şöyle anlatılacaktı: "Bütün olasılıkların yeterince değerlendirilmediği, çok yönlü bir soruşturmanın yapılmadığı açıktır. Adeta olayın zaman zaman belli bir yöne kanalize edilmek istendiği ve delil toplamadan başlayarak her kademede belli savsaklama ve ihmallerin olduğu açıktır."

Uğur Mumcu öldürüldükten sonra 1993 yılında kurulan Meclis Araştırma Komisyonu, Nusret Demiral ve Ülkü Coşkun hakkında Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na (yani HSYK) suç duyurusunda bulundu. Başvuruda, savcıların, "araştırma komisyonunun çalışmalarını engelleyip, hukuka aykırı olarak Emniyet Müdürlüğü'nün bilgi ve belge akışını kestiği"belirtildi. Ancak bu suç duyurusu işleme bile konulmadı. Mumcu ailesinin şikayeti üzerine 1995 yılında soruşturma başlatan Adalet Bakanlığı, savcılara 'disiplin cezası' verilmesini kararlaştırdı. Ancak askeri savcı olan Ülkü Coşkun hakkındaki bu işlem, Milli Savunma Bakanlığı'nca görülen lüzum üzerine yerine getirilmedi. Anlaşılan savcılar ve onların hamisi olarak da HSYK, olayın çok da aydınlatılması taraftarı değildi. Belli ki onlardan bu olayın faili meçhul kalması istenmişti. Medya; nasıl olsa dayanaksız ve mesnetsiz olarak suçu İslamcılara yıkmıştı.

Bu ülkedeki binlerce faili meçhul dosyalardan bir tanesini açınca görüyoruz ki hemen arkasından olayı savsaklayan savcılar ve onları koruyanlar çıkıyor. Şimdi tek tek bütün faili meçhul dosyaları açmaya ve oralardaki savcı ve emniyet güçlerinin bilerek ihmallerini yazmaya kalksak gazete sayfaları yetmez. Yani karanlık olayları ışıksız bırakmak için savcılar nezdinde baraj kuranlar, bunun işe yaramaması halinde barajı daha üst bir yere taşıyor. Baraj kurarken yasalar yetersiz kalırsa yeni yorumlamalar yapıyorlar. Yorumların kamu vicdanını rahatsız etmesi ise umurlarında bile değil. 'Ben yaptım oldu'larla sonuca gidiyorlar. Daha da olmazsa Doğan Öz gibi öldürüyorlar.

Türk siyaseti faili meçhuller üzerine kurulmuş desek, çok mu iddialı olur, bilemiyorum. Öyle ya, daha düne kadar Türkiye bir faili meçhul cinayetler ülkesiydi. Bir ülkede bu kadar çok faili meçhul oluyorsa hangi kurumlarda problem vardır? Birincisi emniyet güçlerinde, ikincisi bu işlerin üzerine gidecek hakim ve savcılarda... Yani cinayetlerin faili meçhul kalması bir anlamda, yargının yeterince olayların üzerine gitmemesinden kaynaklanır. Yıllarca Türkiye böyle yönetildi.

Allah'a çok şükretmek gerekir ki bugün durum çok farklı. En azından çok yürekli savcılar ve hakimler var. Karanlık odakların üzerine giden emniyet güçleri ve onları yüreklendiren hukuk adamları var. Geçmişte Doğan Öz yalnızdı ve kamuoyu da ne olduğunu tam anlamamıştı. Ama bugün çok farklı!

HSYK istediği kadar kanırta kanırta hukuku çiğnesin... Herkes olayın farkında! 'AKP'ye yarar susalım, falanlara yarar susalım' diyenler de kendi vicdanlarında olayın farkında. Artık çanlar hukuksuzluklar için çalıyor.

20 Şubat 2010, Cumartesi

---------------------------------------------

ZZ_Haber - HSYK pabucu yarım - bul dosyayı oynayalım

---------------------------------------------










---------------------------------------------

Kurtuluş Tayiz (Taraf) - Orgeneral Saldıray Berk ve Stratejik Kale 3. Ordu ve HSYK

---------------------------------------------


http://taraf.com.tr/makale/10123.htm


Orgeneral Berk ve 3. Ordu’nun sırrı


Kurtuluş Tayiz - 19.02.2010


Savcı Osman Şanal ile birlikte dört özel yetkili savcının Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) hışmına uğramasının görünen nedeni, Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in tutuklanması.

HSYK’yı harekete geçiren olay Başsavcı Cihaner’in tutuklanmasıysa, tepkinin hedefinde sadece savcılar değil hâkimler de olmalıydı.

Çünkü tutuklama kararını veren hâkimler.

HSYK’nın aldığı kararı değerlendiren hukukçular şu konuda hemfikir; birincisi savcılar hakkında ön inceleme veya soruşturma başlatılmadan yetkileri ellerinden alınamaz.

İkincisi, CMK’nın 250. maddesine göre birinci sınıf hâkimler Yargıtay’da yargılanır ama soruşturmayı savcılar yapar.

Peki, son iki gündür ciddi hiçbir hukukçunun savunamadığı kararı HSYK, neden bir gece yarısı, jet hızıyla, bu gerçekleri gözardı ederek alma gereğini duydu.

Bunu tepkiyle, bürokratik bir refleksle açıklamak pek anlaşılır durmuyor.

Kılıfına bir türlü uydurulamayan bu kararı alırken sanırım HSYK da bunun farkındaydı.

Başsavcı İlhan Cihaner’i savunmaktan öte bir girişim içinde olduklarını biliyorlardı.

Esas amaç 3. Ordu’nun kapısına dayanan, Orgeneral Saldıray Berk’i ifadeye çağıran, gelmediği takdirde ‘mevcutlu’ getirileceği uyarısı yapan Erzurum Özel Yetkili Savcılarını frenlemek olmalı.

Yani HSYK’nın kararı görünürde Başsavcı Cihaner’i kurtarma girişimi gibi dursa da, aslında örtülü amacın, savcıların 3. Ordu’da arama girişimlerini engellemek, Orgeneral Berk’i kurtarmak olduğunu düşünebiliriz.

Yoksa, kendilerinin bile açıklamakta zorlandıkları bir kararı neden alsınlar ki? Kendi meşruiyetlerini yitireceklerini bile bile bu riske niye girsinler ki?

HSYK’nın kararı kuşkusuz ‘intiharvari’ bir girişimdir, bu kurulun bir şekilde yeniden ele alınmasını da getirecektir.

Peki, böyle ağır bir yükün altına girmeye değer mi ki?

Bunun cevabı 3. Ordu’da gizli.

Bence bu 3. Ordu’nun ‘stratejik’ bir kale olmasıyla alakalı.

Ergenekon soruşturmasının henüz giremediği, ‘fethedemediği’ önemli bir kale...

Deşifre edilmeyi bekleyen çok önemli arşivlerin istiflendiği yer...

Orgeneral Saldıray Berk de, bu kalenin komutanı...

Beni böyle düşünmeye sevk eden savcı ve hâkimlerin Genelkurmay’ın kalbi sayılan Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı Seferberlik Tetkik Kurulu Başkanlığı’nın kozmik odalarına bile girmelerine karşın 3. Ordu’ya girememeleri.

Garip bir çelişki; Genelkurmay’ın kalbine girebilen savcı ve hâkimler, 3. Ordu’nun karargâhına giremedi.

Savcıları kapıdan geri çeviren emrin Genelkurmay’a ait olduğu açık.

Hatırlanırsa, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a suikast iddialarıyla birlikte savcılar ve hâkimler Seferberlik Tetkik Kurulu’nun kapısına dayandığında, Genelkurmay bir süre direnmesine rağmen, arama yapılmasına izin vermişti. Üstelik bu, uzunca bir süre de sürdü.

Bu demokrasi için önemli bir gelişmeydi aynı zamanda. Oysa Savcı Osman Şanal, Erzincan’da Ergenekon kapsamında gözaltına aldığı Astsubay A.S’nin 3. Ordu Karargâhı’ndaki ofisini aramak için harekete geçmiş, kapıda bir süre bekletildikten sonra eli boş gönderilmişti. Aynı kararı veren de Genelkurmay.

3. Ordu Karargâhı’nın üzerindeki sır perdesi yakın zamanda aydınlanır mı bilmem ama HSYK’nın bu sis perdesini korumak için harekete geçtiği anlaşılıyor. Sorun sadece isabetli bir zamanın seçilmesiyle alakalıydı ve o zaman da Cihaner’in gözaltına alınması haberiyle olgunlaşmış oldu. Jet hızıyla toplanan kurul, Adalet Bakanlığı’na da anlaşılan güzel bir çalım attıktan sonra, savcıların özel yetkilerini kaldıran darbeyi gerçekleştirdi.

HSYK kararı, Genelkurmay’ın Orgeneral Berk’i kurtarmak için harıl harıl çalıştığı haberleriyle birleştiğinde, 3. Ordu’nun ‘stratejik’ önemi bir kez daha ortaya çıkıyor.

---------------------------------------------

Cemil Ertem (Taraf) - Cumhuriyet’in ‘Kazanımları’ Çetesi

---------------------------------------------


http://taraf.com.tr/makale/10121.htm


Cumhuriyet’in ‘Kazanımları’ Çetesi


Cemil Ertem - 19.02.2010


Türkiye bu yargı meselesini daha çok tartışır.

Şimdi medyada, şu sıralar olan biten üzerinde yapılan tartışmalarda, dünyadaki değişimi kavrayamamış ve buna bağlı olarak Türkiye’nin nereye gittiğini göremeyen zihinsel ve entelektüel yoksunluğun galebe çaldığını görüyoruz. Ama “çıkarları bunu gerektiriyor onun için görmek istemiyorlar” diyeceğinizi biliyorum; değişimi istemiyorlar ve değişim onları çok korkutuyor. Bu korkuda da haklılar. Çok şey kaybedecekler. Bir zamanlar bir “Cumhuriyet’in Kazanımları Çetesi” vardı. Ne zaman Türkiye’de demokratikleşme yönünde bir gelişme olsa bu “Cumhuriyet’in Kazanımları Çetesi” üyelerinden bir zevat çıkar ve Cumhuriyet’in kazanımları elden gidiyor diye dövünmeye başlardı. Bu kazanımların ne olduğunu her zaman sormuşumdur. Ekonomik olarak bu ülkenin, şu 87 yılda geldiği yer burası mı olmalıydı? Bundan hiç söz etmeyeyim isterseniz; meslek gereği bu konuda günlerce konuşur ve yazarım. Ama ortada “kazanımlar çetesinin” iddia ettiği gibi “modern” bir “şey” de yok. Laiklik mi? Yapmayın Allah aşkına! Demokrasi ve laiklik bu ülkeye “Batılı” anlamda şöyle bir göründü o kadar. O da şu son on yılda.

Batı, laik olmayı, dini devletten alıp, bireyin vicdanına bırakmak olarak anlar ve uygular; ya Türkiye Cumhuriyeti’nde nasıl oldu; tam tersi, din, devletin denetimine ve ta içine sokularak birey yok sayıldı. Ancak şimdilerde nüfus cüzdanlarında din hanesini tartışmaya başladık. Azınlıkların farkına varmakla kalmayıp onların da bir dini olduğunu ve ibadet özgürlüklerinin olabileceğini, dinlerini öğretecek okullarının olması gerektiğini şimdi gündeme getiriyoruz. Pardon “getiriyoruz” dememek lazım, bu ülkede gerçekten demokrasinin olması gerektiğine inananlar gündeme getiriyor. Ve tabii “Cumhuriyet’in Kazanımları Çetesi” karşı çıkıyor. Şimdi bakın Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasına kimler karşı çıkıyor? Bu okulun açılmasına ta başından beri karşı çıkanlar bugün yargı tartışmalarında da aynı “taraf”tadırlar. Yani onlara göre, bu ülke vatandaşı olup ama farklı dine mensup olanlar, dinlerini anlatacak ve din adamı yetiştirecek okulları açamazlar ve bu onların “laiklik” anlayışı gereğidir.

Şu çok açık “Cumhuriyet’in Kazanımları Çetesi”nin kazanımları kendi çıkarlarıdır.

Şimdi lütfen soğukkanlı olalım ve geriye bakalım. Bu ülke çok yokluk gördü, çok krizden geçti değil mi? Kaç esnaf, kaç küçük işletme yok oldu, kaç fabrika kapandı bunların hesaplarını bize bugün bu ülkenin resmî istatistik kurumu bile veremez. Hâlâ bir krizin sıkıntıları ile boğuşuyoruz. İşçiler direniyor, küçük işletmeler ayakta kalmaya, emekliler üç kuruşla yaşamaya çalışıyor.

Peki, bu ülke, şimdiye değin, “kazanımlarımız” elden gidiyor, rejim elden gidiyor, ordu yıpratılıyor, sıra yargıya geldi diyenlere ne verdi? Çok şey. Onların örtülü ödenekleri, bütçeleri hiç kesilmedi. Maaşlarını, terfilerini tıkır tıkır aldılar. Krizler onlara teğet geçti. Hatta bazıları, kriz dönemlerinde bile, aldıkları zamlı maaşlarla yetinmeyip yolsuzluklarla ülkeyi soymaya kalkıştı. Bunların çok azı ortaya çıkarıldı. Ve lütfen yargılandı. Ama halk bunları biliyor. Dev holding kurup bunu, bu ülkeye, mesleki dayanışma kurumu diye yutturdular.

Süleyman Demirel, 1979 yılında, tamam iflas ettik artık 70 cente muhtacız dediğinde bile lojmanlarında, tel örgülerle çevrili güvenli dünyalarında daha da “mutlu” olacakları darbe günlerini ellerini ovuşturarak beklemeye başlamışlardı.

Türkiye oligarşisinde asker ve yargının ağırlığını oluşturduğu bürokrasinin hâkimiyetini ve bu ülkenin kaynaklarından aldığı payı kim inkâr edebilir. Aksini söyleyin, hodri meydan!

Yargının bağımsızlığı tartışmaları özünde bir rejim tartışması olarak karşımızda bugün.

Rejim tartışması tabii ki, adı demokrasi olan her rejimde olması gereken bir durum.

Ancak Türkiye’deki “rejim” tartışmaları aslında hep demokrasinin tartışılması şeklinde olmuştur. Burada “bir rejim sorunu” var dendiğinde bilinir ki “demokrasi” dozu hastaya fazla gelmiştir ve bu fazlalık rejim sorununu gidermek üzere, ortadan kaldırılır. Bu, bu tarihin kestirme anlatımının en önemli anahtarlarından biridir.

Bu anlamda yargı ve onun “bağımsızlığı” söylemi bütün Cumhuriyet tarihi boyunca demokrasi için “bir demokles kılıcı” olmuştur hep. Tabii bu anlamıyla da yargının kendisi, “Cumhuriyet Müzesi’nin” en önemli ve Türkiye için en “pahalı” parçası sayılmalıdır.

Yalnız yargının “siyasi” icraatları ve onların belgeleri bile, tek tek bu müzeyi dolduracak kadar önemli ve şaşırtıcıdır. İşte Türkiye’de yargı, ta başından beri “Cumhuriyet’in” ve “kazanımlarının” kendisi ve aynası olmuştur.

---------------------------------------------

Ahmet Altan (Taraf) - “Ergenekon” aslında devletin rahatça “suç işleme hakkına” sahip olduğuna inanan “eski cumhuriyet”in kod adı

---------------------------------------------


http://taraf.com.tr/makale/10139.htm


Gerçek


Ahmet Altan - 19.02.2010


Tarihî bir kavganın ortasındayız.

Mücadele çok keskin olduğu için herkes tarafını açıkça belirleyip yerini alıyor.

Tarafların belirlenmesinde çok da şaşırtıcı bir gelişme olmuyor.

Ergenekon konusundaki “saflaşma” bu son “yargı” kavgasında da aynen kendini gösteriyor.

Çünkü “Ergenekon” aslında devletin rahatça “suç işleme hakkına” sahip olduğuna inanan “eski cumhuriyet”in kod adı.

Susurluklar, JİTEMler, faili meçhuller, darbe planları bu “eski cumhuriyetin” olağan işleri.

“Devlet, kendi halkına karşı suç işleyebilir ve bu suçlar cezalandırılmaz” diyen bir inanış bu.

Bu inanışın savunma tarzı da, “devletin hukuka uyması halinde ülkenin başına çok kötü işler geleceği” palavrası elbette.

Bu görüşe karşı çıkanlar da, “suç işleyen devletin ülkeyi batıracağını, artık devletin suçtan arınması gerektiğini” söylüyorlar.

Devlet görevlileri tarafından işlenen suçların “sembolü” de Ergenekon olmuş durumda.

Onun için Ergenekon konusunda alınan saflar gayet “ideolojik” ve hiçbir olayda değişiklik göstermiyor.

Eski cumhuriyetin taraftarları Ergenekon’u savunuyor, “demokratik bir cumhuriyet” kurulmasını arzulayanlar da Ergenekon’a karşı çıkıyor.

Eski cumhuriyeti savunanlar, halka açıkça” biz sizi ezen bir devlet istiyoruz” diyemedikleri için “Ergenekon AKP’ye karşı, AKP muhalefeti susturmak için Ergenekon’un üstüne gidiyor” diyerek, eski cumhuriyetten bıkan ama AKP’den de hoşlanmayan bir kesimi bir süre daha kendi saflarında tutmaya çalışıyorlar.

Ama kavga çok keskinleştiği için bu kurnazlık pek sökmüyor.

Bu değişim kavgasının son döneminde olduğumuz için artık taraflar da varını yoğunu ortaya koyuyor, “eski cumhuriyetçiler” iktidarlarını biraz daha sürdürebilmek için “hukukun dışına” çıkmakta beis görmüyorlar.

Erzurum’daki Ergenekon soruşturmasını durdurabilmek ve Üçüncü Ordu Komutanı’nın savcılıkta ifade vermesini engelleyebilmek için “hukuk dışına” çıkan hamleler yapılabiliyor.

Örneğin, Erzurum Savcısı’nı görevden alan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu yetkilerini aşıyor; İstanbul Barosu eski başkanı Yücel Sayman, “HSYK’nın bu yetkiyi aldığı bir kanun maddesi göstersinler, gösteremezler, HSYK’ya böyle bir yetki veren kanun yok” diyor.

Kanun yok ama HSYK “olmayan” bir yetkiyi kullanıyor.

HSYK’yı “yargının ve hukukun” temsilcisi olarak kabul eden Yüksek Yargı, CHP, medyanın bir bölümü “kanuna dayanmayan” bu uygulamayı destekliyor ve HSYK’ya karşı çıkmayı “bağımsız yargıya karşı çıkmak” olarak göstermeye uğraşıyor.

HSYK, “bağımsız yargı” öyle mi?

Biliyorsunuz, bu “kurum”, askerlerin Şemdinli’deki bir kitabevini bombaladıkları sırada suçüstü yakalanmasıyla ortaya çıkan davanın iddianamesini yazan savcıyı cezalandırmıştı.

O savcı sistemin dışına atılmıştı.

Bu “bağımsız” bir karar mıydı?

Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt, bir canlı yayında, “o savcıyı görevden kendisinin attırdığını” açıkça söyledi.

Genelkurmay Başkanı’nın emriyle “savcıyı görevden atan” bir “bağımsız” yargı kuruluşu olabilir mi?

O zaman, bu “bağımlılığa” karşı çıkan bir Yüksek Yargı üyesi oldu mu, Yargıtay, Danıştay bugünkü gibi ayaklandı mı, CHP isyan etti mi?

Niye ayaklanmadı peki?

“Yargı bağımsızlığına” çok meraklı olduklarını söyleyen bu kuruluşlar HSYK’nın Genelkurmay’dan emir almasını niye eleştirmedi?

Çünkü “eski cumhuriyet”, yargı da dahil olmak üzere herkesin Genelkurmay Başkanı’ndan emir alabileceğini kabul eden bir zihniyete sahip.

İstedikleri de, bu anlayışın devam etmesi, bunun için mücadele ediyorlar.

Mücadelenin bu keskin virajında da “hukuk dışına” çıkmalarının açıkça görülmesine aldırmıyorlar, daha canhıraş bir sorunları var çünkü, bir ordu komutanının ifadesinin alınmasını engellemeye uğraşıyorlar.

HSYK, hukukçuların söylediğine göre “kanunsuz” bir iş yapıyor, dahası “emirle” iş yapıyor ve emirle iş yaptığı da bizzat emri veren kişi tarafından açıklanıyor.

Bu ülkeye gerçek hukuk geldiğinde “emirle iş yapan” hukuk kurumunun üyeleri de yargı önüne çıkacak herhalde.

Bugün “yargı bağımsızlığı” diye bağıran ve olayları saptıranlara bir sorun bakalım, Büyükanıt HSYK’ya emir verip savcıyı işinden attırdığında neden seslerini çıkarmamışlar?

Çok basit bir soru bu ama herkesin durduğu yeri açıkça gösterecek bir soru.

Bu ülkede yalanlar çok pervasız söylendiğinden bazen küçücük bir soru kocaman yalanları ortaya çıkarıveriyor.

Gürültülere çok aldırmayın, eski bir bina yıkılıyor, yeni bir bina yapılıyor.

Yıkımla inşaat aynı anda sürüyor.

Bu kadarcık bir gürültü olacak artık.

---------------------------------------------

Thursday, February 18, 2010

Hüseyin Gülerce (Zaman) - Cumhuriyet ağaları

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=953169&title=cumhuriyet-agalari


Hüseyin Gülerce , Zaman


Cumhuriyet ağaları...


Cumhuriyet ile ağa kelimesi yan yana hiç gelemez. Bizde geldi. "Biz kurduk, biz asılız, biz yönetiriz" zihniyeti; dünya değiştiği, insanımız değiştiği halde, koskoca bir topluma dayatılmaya devam edildi.
"Aşiret yönetimine, ağalığa son" diye kükrediler, ama bütün aşiretlerin yerine tek bir aşiret olarak kendi aşiretlerini, bütün ağaların yerine kendi ağalarını ikame ettiler. Bürokrasi ağaları, yargı ağaları, basın ağaları, baro ağaları, sendika ağaları, üniversite ağaları, eski garip ağalara rahmet okuttular... Ağalar; totaliter, otoriter ama temelleri çürük bir statüko kurdular.

AK Parti'nin 22 Temmuz seçimlerindeki galibiyetine kadar, ağalıklarından çok emindiler. Çünkü korkunun gücünü kullanıyor, darbelerden sonra başbakan asıyor, parlamento dağıtıyor, hükümetler yıkıp hükümetler kurduruyorlardı. Kozmik adamları, kozmik siyasileri vardı. Zorlandıkları yerlerde topluma yeni korkular saldılar. "Komünizm gelir yer sizi", "İrtica gelir, girersiniz karanlıklara", "bölücü hainler bölerler vatanınızı" korkuları, hep üretilmiş korkulardır. Hepsinde, kendi adamları, tertipler, provokasyonlar, faili meçhul cinayetler vardır. Terör ağacıkları da onların üretimidir. Toplumu bölmek, kutuplaştırmak, Anadolu insanının arasına kin ve nefret tohumları ekmek için terör ağalarını, tepe tepe kullandılar. En acımasız oyunlarını ise, laik kesim diye nitelendirilenlere oynadılar. Uğur Mumcu'lar, Abdi İpekçi'ler, Doğan Öz'ler, Çetin Emeç'ler acımasızca katledilirken, Danıştay'ı bastırıp hâkimleri kurşunlatırken, ağalar hep göstermelik tepkiler verdiler, timsah gözyaşları döktüler. Bilirsiniz, timsahlar da avlarını yerken, gözlerinden yaşlar geliyor... Uzatmayacağım.

Bir yerde sendelediler ve afalladılar. 27 Nisan e-muhtırası ile Genelkurmay, Cumhurbaşkanlığı seçimine müdahale etti. İşte ertesi gün, hiç yaşanmamış bir şey oldu. Hükümet, bu muhtırayı iplemedi. Öyle kararlı ve cesur bir tavır koydu ki, ağalar şaşırdılar. Ama asıl şaşkınlıkları üç ay sonra oldu. Büyük kırılma noktası geldi. 22 Temmuz seçimlerinde, AK Parti hem de yüzde 47 oyla yeniden iktidar oldu. Statükonun temelleri çatlamaya başladı. Ağalar öfkelendiler, öfkelendikçe telaşlandılar, telaşlandıkça yanlış yapmaya başladılar.

Bir şey daha oldu. Ergenekon davası başladı. Dokunulamayanlara dokunuluyordu. Emekli orgeneraller, muvazzaf subaylar tutuklanıyor, ordu komutanları ifadeye çağrılıyor, görev başındaki amiraller sorgulanıyordu. Ağalar iyice şaşırdılar. Ne oluyordu? Medya ağaları neredeydi? Yargı ağaları neredeydi? Sendika ağaları neredeydi? Neredeydi o 28 Şubat'taki mahşerin beş atlısı?

Yoktular, çünkü alternatif medya vardı. Yalanların, karartmaların, saptırmaların, sulandırmaların foyasını çıkaran yeni bir medya vardı. Hele Taraf Gazetesi, cesareti ile bunları darmadağın etti. Uykularını kaçırdı. Bu da bir ilkti. Darbe planlarını, Kafes Eylem planlarını, Balyoz planlarını, Taraf olmasaydı nereden bilecek, nereden öğrenecektik?

Bir şey daha oldu. Cesur emniyet görevlileri, cesur savcılar, cesur hâkimler geldi. Bu da bir ilkti. Artık, korkunun yerini cesaret almıştı. Ve çok önemli bir şey daha oldu. Acılı yürekler, Aleviler, Sünniler, Kürtler, laik kesim cesaretlendi. Ağaların oyunlarını artık fark ettiler. Ses vermeye başladılar.

Artık, Cumhuriyet ağalarının karşısında güçlü demokrat bir toplum kesimi var.

İşte 17 Şubat yargı darbesi, bunun için, tıpkı 27 Nisan darbesi gibi geri tepecektir... Ağaların, akla, vicdana, hukuka aykırı hamlesi boşa çıkarılacaktır. Bu son virajı asla alamayacaklar.

Çünkü artık demokrasiyi isteyenler değil, ağalar korkuyor. Daha önce korkuttukları iktidarlara benzeyen bir iktidar da yok karşılarında. Şemdinli asla bir daha yaşanmayacak. Asla, yeni Ferhat Sarıkaya'lara kıyamayacaklar.

Bu maçın beraberlik ihtimali yok. Statüko kaybedecek, demokrasi kazanacak...

19 Şubat 2010, Cuma

---------------------------------------------

İhsan Dağı (Zaman) - Kod adı : 'Ankara' - Hukuku hukukçuların iğfal ettiği bir yer

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=953172


İhsan Dağı , Zaman


Kod adı, 'Ankara'


Ankara işte böyle bir yer. Hukuku hukukçuların iğfal ettiği, Anayasa Mahkemesi'nin Anayasa'ya açıkça aykırı kararlar verdiği, bir başsavcının parti kapatmak için pusuda beklediği, ordu komutanının iki güne bir siyasal demeç verdiği bir ülkenin, zihniyetin, yapının 'kod adı'dır Ankara.
Ankara'nın oligarkları tahminlerinizin ötesinde güçlü. Güçleri sadece hukuk, vicdan ve akıl tanımazlıklarından kaynaklanmıyor; ellerinde kapı gibi 12 Eylül anayasası ve kurumları var.

Bu 'Ankara kapanı'ndan çıkış tek başına AK Parti'nin üstesinden gelebilecek türden bir iş değil. Hatta, yargı-ordu-bürokrasi oligarşisinden sadece 'iç dinamikler'le demokrasi ve hukuk devleti çıkarmak da zor. Yüz yıllık yakın tarih bunun kanıtı. Sovyet komünizmi bile çöktü ama 'Ankara rejimi' hâlâ ayakta.

2007'ye kadar neredeyse tek başına anayasayı değiştirebilecek bir Meclis çoğunluğuna sahipti AK Parti. Ne oldu? Salt çoğunluğun yettiği cumhurbaşkanı seçimlerini bile yaptırmadılar önce. 22 Temmuz'da halkın neredeyse yarısının oyunu alarak geldi AK Parti ama, yeni anayasa dedi, yapamadı. Olmadı, Anayasa'nın 10. ve 42. maddelerini değiştirelim dedi, Anayasa Mahkemesi iptal etti, hatta her tür anayasa değişikliğinin önünü kapattı, milli iradeye ipotek koydu. Kapatma davasına muhatap oldu, laiklik karşıtı eylemlerin odağı ilan edildi. Katsayı Danıştay'dan döndü, açılım AK Parti'nin boğazında düğümlendi...

Bu ülkeyi 'Ankara'dan yönetmek de dönüştürmek de kolay değil. İdeolojik ve kurumsal vesayet sanıldığından derin, güçlü ve acımasız. Safça bir iyimserliğin âlemi yok. Devletin ideolojik kimliğine yaslanan kurum ve kişi oligarşisi dönüştürülememiştir. Çünkü, oligarşiye iktidar veren ideolojik devletin anayasal, yasal ve kurumsal direkleri dimdik ayakta.

Mevcut yaklaşımlarla bu yasal ve kurumsal yapı değişmez. Anayasa, Siyasi Partiler Yasası, YÖK Yasası, Milli Eğitim Temel Kanunu, TSK İç Hizmetler Kanunu vs. oldukları yerde duruyor... İdeolojik ve bürokratik vesayetin organlarını saymıyorum; onlar da maaşallah yerli yerinde. İşte HSYK'nın kendi savcı ve hâkimlerine yaptığı hukuk dışı darbeyi önceki gün gördük. Adalet Bakanlığı, tepki gösterse de uyguladı bu hukuksuz kararı.

Kemalizm üzerinden iktidar üreten ve kullanan zümrelerle mücadele kolay değil. Yüz yıllık bir mesele bu. Türkiye'yi dünya ile bütünleştirmeden, dünyadan gelen bir dalgayla oligarkları sallamadan bu iş olmaz. 2005'e kadar panik haldeydi bunlar. Neden? Çünkü iktidarlarının hem yasal hem toplumsal ve küresel dayanaklarının sarsıldığını görmüşlerdi. O yüzden darbeler planlandı, operasyonlar yapıldı. Korkularının kaynağı da AB idi. AB'ye hızla entegre olan bir Türkiye'de ne ideolojik bir devletin ne de onun bürokratik vasilerinin yerinin olamayacağını biliyorlardı. Çomak sokmak için ne kadar uğraştıklarını biliyoruz. Kıbrıs'ı kullandılar, Denktaş'ı kullandılar, ama sonunda Rumların desteğiyle başardılar bunu. Kopenhag Kriterleri yerini 'Ankara kriterleri'ne bırakınca da keyifleri yerine geldi. Ankara'yı onlar kadar kim bilebilirdi ki? Ankara'yı kuran onlardı zaten, sahibi de!

Uluslararası dinamikler olmaksızın 'Ankara sultanları'nı yerinden oynatmak mümkün değil. HSYK krizinin ardından hükümet AB'yi hatırlamış görünüyor. AK Parti hükümeti Türkiye'yi hakikaten dönüştürmek niyetindeyse Ankara'daki 'sanal iktidar' oyunlarından kafasını kaldırıp AB sürecini yeniden canlandırmalı. Önüne gelen AK Partili AB'ye fırça atacağına, AB'yi dönüşümün itici gücü haline yeniden nasıl getireceğini düşünmeli.

Evet, Türkiye değişiyor kuşkusuz, ama süreci geri çevrilemez hale getirecek hukuksal ve kurumsal reformlar yapılmadan değişim tamamlanmış olmaz. Bu da ancak Türkiye'yi AB'ye demirlemekle olur. İçerideki ve dışarıdaki dirençlere aldırmadan, ufak pürüzlere takılmadan 'vizyoner' bir hamle için hâlâ geç değil.

Anlayın artık; 'Ankara rejimi' tek başına dönüştürülemez.

19 Şubat 2010, Cuma

---------------------------------------------

ZZ_Haber - Üsteğmen : Başsavcı Cihaner komplo toplantılarına başkanlık etti

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=953244&title=ustegmen-her-seyi-anlatti-bassavci-cihaner-komplo-toplantilarina-baskanlik-etti


Üsteğmen her şeyi anlattı: Başsavcı Cihaner komplo toplantılarına başkanlık etti


Ergenekon terör örgütü üyesi olmak suçlamasıyla tutuklanan Başsavcı İlhan Cinaner'le ilgili önemli delillere ulaşıldı.
Edinilen bilgilere göre, Kasım (2009) ayında tutuklanarak askeri cezaevine konulan Üsteğmen Ersin Ergut'un işyeri ve evinde yapılan aramalarda Cihaner'le ilgili çarpıcı deliller ele geçirildi. Aramalarda Ergut'un el yazısıyla "fetullah gülen grubunun suç örgütü olduğu ispatlanacak, bu konuda delil yaratılacak." şeklinde not tuttuğu tespit edildi. Ergut, notların kendisine ait olduğunu itiraf ederken, notları haftalık ve günlük toplantılarda aldığını söyledi. Üsteğmen Ergut, notları tuttuğu bazı toplantılara Başsavcı Cihaner'in katıldığını ve başkanlık ettiğini belirtti.

HSYK'nın 4 savcının özel yetkisini kaldırması sonrası gözler yetkisi kaldırılan Erzurum Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal'ın yürüttüğü soruşturmaya çevrildi. Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Ergenekon terör örgütü üyesi olmak suçlamasıyla tutuklandı. Savcı Şanal'ın Cihaner'le ilgili önemli delillerle tutuklama talebinde bulunduğu öğrenildi. Edinilen bilgilere göre, soruşturma kapsamında 18 Kasım 2009 tarihinde gözaltına alındıktan sonra tutuklanan ve askerî cezaevine konulan Erzincan Jandarma İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı Jandarma Üsteğmen Ersin Ergut'un işyeri ve evinde yapılan aramalarda Cihaner'le ilgili çarpıcı delillere ulaşıldı. Aramalarda Ergut'un el yazısıyla "fetullah gülen grubunun suç örgütü olduğu ispatlanacak, bu konuda delil yaratılacak." şeklinde not tuttuğu tespit edildi. Ergut, ifadesinde bu notların kendisine ait olduğunu itiraf ederken, notları haftalık ve günlük toplantılarda aldığını söyledi. Üsteğmen Ergut, sorgusunda tuttuğu notlara ilişkin toplantıların tarihini hatırlamadığını ancak bazı toplantılara Başsavcı Cihaner'in de katıldığını ve başkanlık ettiğini belirtti. Başsavcı Cihaner hakkında gizli tanık Erzincan ile gizli tanık X de çarpıcı iddialarda bulundu. Gizli tanıklar, üst düzey jandarma yetkililerinin ve Başsavcı'nın bazı cemaat ve kişileri suçlamak için evlerine silah ve mühimmat yerleştirmeye çalıştıkları ve barajdan çıkan bombaları polise mal etmek için şantaj dahil her yolu denediklerini iddia etti.

Gizli tanık X, Erzincan İl Jandarma Komutanı Ali Tapan ve jandarma istihbarat personelinin kendisiyle görüşerek, 27 Ekim'de Erzincan'da Çatalarmut Barajı'nda bulunan çok sayıda el bombası ve mühimmatı emniyetin koyduğu yönünde gizli tanıklık yapmasını istediklerini söyledi. Erzincan'da bulunan mühimmatın polis tarafından konulduğu izleniminin verilmesi için "ele geçirilen silah ve mühimmatın Erzincan Emniyeti tarafından bu bölgeye konulduğu" yönünde ifade vermesinin istendiğini söyleyen gizli tanık X, bu yönde ifade vermesi halinde kendisine her türlü maddi ve manevi yardımın yapılacağı konusunda teminat verildiğini belirtti. Gizli tanık, jandarmanın kendisine Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner ile görüştürüleceğini, Başsavcı Cihaner'in soruşturma dosyasının Erzincan'da kalmasını sağlayacağını söylediklerini kaydetti. Erzurum Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı tarafından yaptırılan incelemede ise gizli tanıkların ifadelerinin, telefon görüşmeleri ve buluşmalara ilişkin teknik detaylarla örtüştüğü adli olarak tespit edildi.

Gizli tanık Erzincan ise Erzincan Jandarma İstihbarat'ına yaklaşık bir yıldır muhbirlik yaptığını, jandarmada görevli istihbarat elemanlarının kendisine, 'Erzincan'da kaldığı cemaatlere ait ev, yurt ve eğitim kurumlarına silah, mühimmat, vb. suç unsurları ve kamera yerleştirmesinin istendiğini' anlattı. Kendisinin bunu kabul etmemesi üzerine 800 bin TL para teklifinde bulunulduğunu, bunu da reddetmesi üzerine Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner ile görüştürüldüğünü vurgulayan gizli tanık Erzincan, Cihaner'in "Ağabeylerinin senden yapmanı istedikleri şeyleri yapmanı bekliyoruz." dediğini ifade etti.

Cihaner, Jandarma Üsteğmen Ergut ile gizli tanıkların ifadeleri doğrultusunda elde edilen deliller ışığında tutuklandı.

ZAMAN

METİN ARSLAN ANKARA

19 Şubat 2010, Cuma

---------------------------------------------

Etyen Mahçupyan (Taraf) - itiraf : Yargı mekanizmasının bir hukuk kurumu olmadığının- ideolojik siyasetin ve vesayet sisteminin ana direklerinden biri

---------------------------------------------


http://taraf.com.tr/makale/10138.htm


Ruhbanlar şeffaflaştı


Etyen Mahçupyan - 19.02.2010


Sivil vesayet tartışmasını ortaya atanlar meselenin bu noktaya geleceğini pek tahmin etmiyorlardı muhtemelen. Kamuoyu baskısı altında hükümetin geri adım atacağını, böylece ‘bağımsız’ yargıya halel gelmeden Ergenekon’daki yeni dalgaların engellenebileceğini sandılar. Çünkü askerin prestijini ve güvenilirliğini yitirdiği bu süreçte, genel bir kamu reformunu durduracak tek etken ‘tarafsızlığı’ sorgulanmamış bir yargının bağımsız olarak kalabilmesiydi. Böylece aslında açıkça taraf olan üst yargı eliyle görünürde nesnel ve adil bir müdahale mümkün olacak, Ergenekon’un belki de yargıya uzanan kolları hasıraltında kalacak ve hükümetin dizginlenerek geriletilmesi sağlanacaktı.

Üst yargı bu konuda deneyimliydi. Benzer bir durum Şemdinli’de ortaya çıktığında savcı Ferhat Sarıkaya meslekten ihraç edilmiş ve hükümet bunu sineye çekmek zorunda kalmıştı. Bu kez ise gündemde doğrudan 3. Ordu Komutanı vardı. Geçtiğimiz ekim ayında Çatalarmut Barajı’nda ele geçirilen bomba ve mühimmatın izini takip eden savcılık, söz konusu Ordu Komutanı’nın yanında Erzincan İl Jandarma Komutanı’nın ve Jandarma İstihbarat Şube Müdürü’nün de bir ‘hazırlık’ içinde oldukları kanaatini veren ek bulgularla karşılaştı. Buraya kadar olay bir üst düzey Şemdinli planına benziyordu. Ne var ki aynı soruşturma savcılığın önüne bir isim daha çıkardı: Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner...

Cihaner’le ilgili haberler yaklaşık altı aydan beri medyada dolaşıyordu. Yetkili olmadığı halde İsmailağa cemaati hakkında soruşturma yürütmeye kalkan bu kendine özgü savcı, yirmi küsur ilde gözaltı kararları vermiş, aramalar yapmış, telefonları dinletmişti. Suç duyurusuna rağmen HSYK tarafından korunan Cihaner’e nihayet soruşturma açıldığında da, Cihaner bu soruşturmayı yürüten Özel Yetkili Savcı Osman Şanal’ın görevden alınmasını talep etmişti.

Böylece ortaya organik bir bağlantı sistemi çıktı. Üçüncü Ordu Komutanı’ndan başlayarak Jandarma İstihbarat’a, oradan ideolojik mücadele içindeki bir savcıya ve nihayet onu koruyan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na uzanan bu çizgi hem bir güce tekabül ediyor, hem de olağanüstü kırılganlık arz ediyordu. Çünkü zincirin halkaları fazlaydı ve en zayıf halka olan Cihaner’in üzerine gidilmesine hükümetçe karar verilmiş gözüküyordu. HSYK bu süreci hemen durdurmak zorunda olduğunu hissetti ve çarşamba sabahı toplanarak Erzurum’daki Ergenekon soruşturmasını yürüten Özel Yetkili Başsavcı Vekili ve Osman Şanal da dahil olmak üzere dört savcının yetkilerini aldı, ayrıca Erzurum Başsavcısı’nı da katarak hepsi hakkında suç duyurusunda bulundu.

Bunun tek anlamı üst yargının bir gövde gösterisine hazırlandığı, elinde tuttuğu gücü bir cephe savaşı mantığı içinde savunacağıdır. Nitekim Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu’ndan ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan HSYK’ya gelen destek de bu gözlemi doğruluyor. Ne var ki ortada epeyce ironik bir durum var... Her şeyden önce yetkisi alınan savcılar soruşturmaları belirli mahkeme kararlarına bağlı olarak yürütmekteler. Dolayısıyla HSYK aslında yargı mekanizmasını kadük etmiş oluyor. Üstelik bunu hukuki bir gerekçeye dayandırarak da yapmıyor ve zaten HSYK’nın görev alanı sadece idari meselelerle sınırlı. Öte yandan bu yöntemle bütün bir yargı sistemine gözdağı verilmiş, ‘eğer bizim istediğimiz türden davranmazsanız hepinizi meslekten atarız’ denmiş oluyor. Kısacası üst yargı artık ona yük getiren ‘hukuksal’ kisvesinden sıyrılmış, doğrudan asli işine, yani siyasete girmiş bulunuyor.

Galiba şeffaflaşma dediğimiz şey tam da bu... Türkiye’de yargının ‘bağımsız’ olma arzusunun altında siyaset yapma dürtüsünün yattığı bilinen bir olgu. Söz konusu bağımsızlığın hukuki değil de siyasi alanda kullanılacağının delili ise, aynı yargının ‘tarafsızlığı’ hazmetmek bir yana, açıkça resmî ideolojiden ve askerî vesayetten ‘taraf’ olması... Bu durum son dönemde üst yargıyı Ergenekon’un çekim havzasına doğru savurmuş gözüküyor. Bu son adım ise, ortada bir panik havasının olduğunu, artık ‘sahaya inilmesi’ gerektiği değerlendirmesinin yapıldığını ima ediyor. Böylece HSYK’nın hukukla hiçbir ilişkisi olmayan, tümüyle siyasi bir tasarrufta bulunarak bizzat hukuksal süreci engellemeye çalıştığına tanık oluyoruz.

Bu bir itiraf... Yargı mekanizmasının bir hukuk kurumu olmadığının, ideolojik siyasetin ve vesayet sisteminin ana direklerinden biri olduğunun itirafı... Tarafsız olamayan bir yargının niçin bağımsızlığı hak etmediğini ortaya koyan iyi bir örnek. Ve nihayet meşruiyeti kendi uhdesinde sayıp toplum ‘ruhbanlığına’ soyunmanın, nasıl bütün bir kurumu gayrımeşru hale getirebileceğini gösteren klasik bir vaka.

Aslında HSYK üyelerine, Birinci Yargıtay Başkanlık Kurulu’na ve Yargıtay Başsavcılığı’na toplum olarak teşekkür etmemiz lazım. Reform gereğini bundan daha iyi ortaya koyan bir adım atamazlardı. Yeter ki hükümet sağlam dursun...

---------------------------------------------

Mümtaz-er Türköne (Zaman) - Saldıray Berk - ifade verecek mi?

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=953173&title=saldiray-berk-ifade-verecek-mi


Mümtazer Türköne , Zaman


Saldıray Berk, ifade verecek mi?


-Şu anda görünen sorun bu kadar basit. 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk, Erzincan Başsavcısı'nın tutuklanmasına yol açan soruşturma kapsamında gelip ifade verecek mi?
Yaşanan yargı krizinin arkasındaki bütün mesele bundan ibaret. MİT görevlilerinin, Jandarma personelinin ve Başsavcı'nın halen tutuklu bulunduğu soruşturmanın ana eksenini hatırlayalım. Dindar insanların evlerine gizlice silah yerleştirerek bir terör örgütü görüntüsü yaratmak. Sonra da bu insanları terör örgütü suçu ile yargılayarak dinî cemaatleri terör örgütleri kapsamına almak. "Cumhuriyet'e yönelik silahlı irticaî kalkışma tehdidi"ne maddî dayanak oluşturarak, askerî otoritenin müdahalelerine ve yetki taleplerine meşruiyet kazandırmak. Bunun için Ankara'da Genelkurmay Karargâhı'nda "İrtica ile Mücadele Eylem Planı" hazırlandı. Erzincan'da İstihbarat, Jandarma ve Savcılık birlikte bu planın saha uygulamasını yaptılar. Erzurum özel yetkili savcılarının yürüttükleri soruşturmanın, İstihbarat ve Jandarma personelinin ve Erzincan Başsavcısı'nın tutuklanarak cezaevine konulmasının sebebi bu. Soruşturulan iddia ve tutuklamaların sebebi olan kanıtlar, vatandaşa iftira atmak üzere, silahlı bir terör örgütü oluşturulduğu istikametinde. Son olarak başsavcı 'terör örgütü üyeliği'nden tutuklandı. Peki bu örgütün lideri kim?

Hukuk nasıl işleyecek?

Savcı, bir "sav"ı yani "iddia"yı kamu adına mahkemenin önüne koyan kişi. Erzurum'da görevden alınan özel yetkili savcıların yargıya taşıdıkları "sav" işte buydu. Savcıların görevlerini eksiksiz yapabilmeleri için, Orgeneral Saldıray Berk'in ifadesini almaları gerekiyordu. 3. Ordu Komutanı bu ifadeyi vermeyi reddetti. Savcının ordu karargâhından içeri girmesine de engel oldu. Hukuk, ordu komutanına yaklaşamadı. Şu anda asıl sorun da galiba bu. 3. Ordu Komutanı'nın ifadesi alınabilecek mi?

Çok daha açık bir soru soralım. Tıpkı Başsavcı ve diğer görevliler gibi, Orgeneral Saldıray Berk'le ilgili çok açık kanıtlar ve delillerin karartılması ihtimali varsa; askerî niteliği olmayan bu suçtan dolayı orgeneralin tutuklanması gerekirse ne olacak? Yaşadığımız krizin gerçek niteliğini kavrayabilmek için bu soruya verilecek cevap çok önemli.

Paşa, Türkiye'nin üç ana ordusundan birinin başında. Emrinde Türk ordusunun neredeyse üçte biri bulunuyor. Bu ordu, bizim Doğu ordumuz. Sarıkamış'tan itibaren Doğu'dan yani Rusya'dan gelecek bir saldırıya karşı, düşman güçlerinin Orta Anadolu platosuna geçmesini engellemekle görevli. Rusya'dan bir saldırı gelme ihtimali, yakın zaman içinde mevcut değil. Ama öyle anlaşılıyor ki, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına karşı, bu ordunun imkânlarını kullanan, savcıyı, jandarmayı ve istihbaratı da işe dahil eden bir saldırı var. Var mı? Bizim merak ettiğimiz de bu. Erzurum'daki özel yetkili savcıların soruşturdukları da bu soruydu. Yargı kararını verene kadar kimseyi suçlayamayız, ama yargılamanın yapılabilmesi, soruşturmanın sağlıklı bir şekilde ilerlemesi bizim gözlerimizin önünde hukuka uygun biçimde yürümesine bağlı. Kimse, elindeki silahın ve emrindeki ordunun arkasına saklanarak soruşturmayı engellememeli. Yani? 3. Ordu Komutanı gidip ifadesini vermeli. Ya gerçekten suç işlediyse veya işlediğine dair kuvvetli emareler var ve tutuklanması gerekiyorsa? Elbette tutuklanmalı.

Yürütülen soruşturmanın Türkiye'yi taşıdığı yer, tecrübî olarak hukukun üstünlüğünün kanıtlandığı yer olacak. Devlet, kurallarla yönetilir. Şayet emrine ordu verdiğiniz kişinin suç işlediğine dair kuvvetli emareler varsa, bu kurallara göre bu paşanın önce açığa alınması gerekir. Neden? Eline o kadar güç verdiğiniz kişi, bu gücü önce kendisine yönelik soruşturmayı engellemek için kullanır. Nitekim savcı, Ordu Karargâhı'nın kapısından içeri giremiyorsa, sebep başka ne olabilir? "Açığa alma" seçeneği de, öncelikle böyle durumlar içindir.

Paşa açığa alınmalı

Genelkurmay'ın hemen, 3. Ordu Komutanı'nı açığa alması gerekir. Almıyorsa, hükümetin doğrudan harekete geçmek ve 3. Ordu Komutanı'nı görevden almak dışında seçeneği yok. Bir vatandaş olarak bana karşı komplo kurduğu iddiası soruşturulan ve soruşturmaya engel olan birinin o kadar silahın ve askerin başında durması, temel hak ve özgürlüklere ve hukuk devletine yönelik çok ciddi bir tehdit değil mi?

Gerçek kriz yargıda değil, ordunun içinde yaşanıyor. Yargıda görülen savrulmanın arkasında da ordu içinde yaşananlar var. Şu iki soruyu kendi kendimize soralım. Ordu içinde bir çetenin, vatandaşlara tuzak kurması, hatta cinayet işlemesi, ülkeyi kaosa götürecek provokasyonlar planlayıp uygulaması mümkün mü? Bu soruya "hayır, mümkün değil" cevabını verebilmek için son üç senede Türkiye'de yaşanan her şeyi hafızalardan ve kayıtlardan silmek lâzım. Ayrıca son yaşananlar ışığında, darbelerin kirli tarihini yeniden okumanın da anlamı kalmamalı. 28 Şubat'ta başarıya ulaşan planlarla bu sefer tel tel dökülen ve ele geçen provokasyonları ve psikolojik harekât uygulamalarını karşılaştırmaktan vazgeçmek gibi. İkinci soru ise farklı. Bu soru, yargının hukukla var olan dünyasını konu alıyor. Somutlaştırarak soralım. Erzurum'a atanacak yeni "özel yetkili savcılar"ın, yürütülmekte olan soruşturmayı hasıraltı etmek, toplanan delilleri yok etmek gibi bir çabaları olabilir mi? İsteseler de suçlananların tamamını delillere aykırı bir şekilde aklayabilirler mi? Bu soruya da "evet, mümkün" cevabını vermek için hukuk mantığına ve usullerine çok uzak olmak lâzım. Hayır, mümkün değil. Çünkü hukuk, kişilere değil, kurallara bağlı olarak işler. "Yargılamanın aleniyeti" prensibi ile "askerî gizlilik" prensiplerini yan yana getirdiğiniz zaman, iki sorunun cevabının neden farklı olduğu ortaya çıkar. Bir hukuk skandalı ile yetkileri alınan savcıların yerine soruşturmayı devralacak yeni isimlerin, hukuku işletmek dışında yapabilecekleri bir şey yok. Soruşturma aşaması gizli, ama alenî yargılama sırasında yaptıkları bütün hatalar ortaya çıkar. Hukuka güvenmemizi sağlayan, işte bu prensiplerdir. Hukuk mantığı, işleri o kadar sağlama alır ki; sonuçta bir hata ihtimalini asgariye indirir. Erzurum'da savcıların bu aşamaya getirdikleri yargılamaya dışarıdan yapılan müdahaleler sadece gecikmeye yol açar, sonucu değiştirmez.

Bu sonucun bugüne dair somut göstergesi ise Orgeneral Saldıray Berk'in yeni savcıların huzuruna gelmesi ve iddialarla ilgili sorulara cevap vermesi olacak. Aksi mümkün mü? Hukuka göre mümkün değil. Ama siyaseten mümkün. O zaman da hükümetin devreye girip bu paşayı "resen emekliye sevk edilmiş paşa" sıfatıyla savcının karşısına oturtması gerekir. 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk, Erzincan Başsavcısı'nın tutuklanmasına sebep olan soruşturma kapsamında gelip ifade verecek mi? Evet verecek. Tutuklanması gerekirse? Evet tutuklanacak. Aksi takdirde, medenî bir toplumda, hukuk güvencesi altında yaşayan insanların ülkesi olma şansını, Türkiye kaybedecek. Bu ağır bedelin hesabını verebilecek bir babayiğit var mı?

19 Şubat 2010, Cuma

---------------------------------------------

Mustafa Ünal (Zaman) - 17 Şubat darbesi : Yargının intiharı

---------------------------------------------


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=953170


Mustafa Ünal , Zaman


17 Şubat darbesi: Yargının intiharı


Önce bir test sorusu... Zor bir soru: 'Adalet Bakanı kurulmuş bir zemberek gibi konuştu.' Bu sözü aşağıdakilerden hangisi söylemiştir: a) CHP lideri Deniz Baykal, b) MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, c) BDP lideri Selahattin Demirtaş, d) HSYK Başkan Vekili Kadir Özbek.
Eğer son gelişmelerini dikkatli takip etmiyorsanız doğru şıkkı bulmanız kolay değil. Sakın 'Bunu ancak bir siyasetçi söylemiş olabilir' düşüncesiyle liderler arasında seçim yapmaya kalkmayın, yanılırsınız. Ben çevremde denedim, doğru şıkkı bilen çok az çıktı. Sallayanların tutturma şansı hiç yok.

Evet, bu cümle HSYK Başkan Vekili Kadir Özbek'e ait. Dün güne başlarken Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nda, vekili sıfatıyla Başkanı'na Adalet Bakanı Sadullah Ergin'e söyledi. Bu ancak siyasi bir polemikte farklı politikacılar arasında kullanılabilecek bir söz. Kadir Özbek'e hiç yakışmadı.

Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya da doğrusu hiçbir fırsatı kaçırmıyor, baksanıza hemen sahneye çıktı, kapatmayı ima ederek AK Parti hakkında inceleme başlattığını duyurdu. Bu tabloda bir o eksikti. Meslek dayanışmasının bu kadarına pes...

Yargı mensupları bir siyasetçi gibi konuşamaz. Yüksek yargı hiçbir siyasi çizginin uzantısı değil. Ve asla bir siyasetçi gibi ayaküzeri açıklama yapma lüksleri yok. Kararlarını eleştirenlere siyasetin diliyle, polemik üslubuyla cevap verme hakları da yok.

Dudaklarından dökülen her sözü tartarak, düşünerek konuşmaları gerekir. Evrensel kuraldır: Yargı, ağzıyla değil kararlarıyla konuşur. Dünyanın her yerinde yargı günlük tartışmaların parçası olmaktan kaçınır. Bizde kararlar da konuşmalar gibi sorunlu.

İşte ortamı geren son tartışma... HSYK'nın Erzurum'da dört savcının yetkilerini geri alan kararından söz ediyorum. Tıpkı 367 gibi vicdanların kabullenmekte çok zorlandığı bir karar bu. Şemdinli'den de ağır. 'Yargı darbesi' doğru bir tespit. 27 Nisan muhtırasına benzetenler de haksız değil.

Yargıtay'ın veya Danıştay'ın destek açıklamaları kararı kuvvetlendirmiyor. Adil ve hukuki karara da dönüştürmüyor. Bunların meslek dayanışmasından öte bir anlamı yok. Dün bazı Yargıtay üyelerinin HSYK'yı ziyaret etmeleri de farklı değil.

HSYK'yı bu tartışmalı kararı almaya iten sebep ne? Kurul'a dışarıdan bir baskı söz konusu oldu mu? Asıl sebep, Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'in tutuklanması mı? Yoksa Üçüncü Ordu Komutanı Saldıray Berk'in 'şüpheli sıfatıyla' ifadeye çağrılması mı? Tesadüfe bakın ki HSYK bu kararı alırken Saldıray Berk de Ankara'da idi.

Hepsinden önemlisi HSYK acaba sokakta insanın vicdanında yer eden, yürüyen bir davaya müdahale ettiği inancını nasıl silecek?

HSYK'nın hangi bilgi ve belgeye dayanarak bu kararı verdiği sorusu cevapsız. Neresinden bakılırsa bakılsın bu yargılamaya açıkça müdahale. Dışarıdan değil, bizzat yargının içinden. Yargının yargıya müdahalesi söz konusu...

Erzurum savcıları durduk yerde harekete geçmedi. İlhan Cihaner hakkındaki iddialar ciddi. Ergenekon örgütüne üye olmak duymazdan gelinir mi? Ayrıca darbenin Erzincan ayağını oluşturmakla suçlanıyor. Süreç sadece savcının inisiyatifiyle gelişmedi, hakimler de devrede. Savcı istedi, hakim tutukladı. HSYK'nın kararına rağmen Cihaner'in tutukluluğuna yapılan itiraz reddedildi.

O dosya şimdi ne olacak? Yeni görevlendirilen savcılar nasıl çalışacak? Saldıray Berk'in 10 gün içinde ifade vermesi gerekiyordu. Bu müdahaleden sonra süreç aynen işleyecek mi?

HSYK bu kararıyla hukuka, yargıya ve adalete büyük darbe vurdu. 17 Şubat sürecinden çıkışın tek yolu HSYK'nın yapısını Ankara kriterlerine göre değil evrensel standartlara göre yeniden düzenleyecek bir yargı reformu... Başka da çare görünmüyor.

19 Şubat 2010, Cuma

---------------------------------------------